Zekiye/Öykü/Tülin Acar

reklam
07 Temmuz 2020 0

ZEKİYE

 

Boynu incecik, o kadar ince ki, kemikli başını omuzlarının ortasında nasıl sabit tutabiliyor?   Çelimsiz bir kuşa benziyor Zekiye. Omuzlarında dünyanın tüm yükünü, aynı anda kemikli başını nasıl taşıyor? Bana öyle geliyor ki birazdan, çıt, diye bir ses çıkararak kırılıverecek boynu, tıpkı bir kalem gibi. Annem benim tabağıma dört köfte koyuyorsa Zekiye’nin tabağına beş tane koyuyor. İçerliyorum bu duruma. Zaten matematik sınavlarında Zekiye benden hep daha yüksek notlar alıyor; üstelik o kardeşine bakıyor, üstelik onun annesi yok, üstelik onun babası içip içip Zekiye’yi dövüyor, üstelik o parası olmayan öğrencilerin dudaklarını musluğuna dayayarak su içtikleri pis su deposuna ağzını dayayınca ince dudakları garip bir kırmızı oluyor, üstelik onun kemikli başını omuzlarının ortasında sabit tutan boynu incecik, damarları soğuk mavi.

Tuhaf bir kokusu var Zekiye’nin, küf ve ter karışımı, biraz da bisküvi gibi. Erkek kardeşi, burnundan dudağının çukuruna akıp birikmiş yeşil sümüğü sildirmek için teneffüslerde yanına koşuyor. Zekiye, kıpraşma düzgün silemiyorum, diyor. Mahir Zekiye’nin bacağına tekme atıyor, Zekiye mahcup gülümsüyor. Utanarak etrafına bakıyor ve ezilen çocuk gururunu kurtarmak istercesine Mahir’in kafasını işaret ve orta parmağını bükerek dürtüyor. Mahir başına dolanan bir örümcek ağından kurtulmak ister gibi kollarını havada savurup bahçeye koşuyor, mavi önlüğünün altında kadife pantolonu, büyüyünce de giyer, diyerek bileklerinde kat kat toplanmış, vişne çürüğü renginde, koştukça hışırdıyor. Zekiye kardeşinin arkasından bakarken, kafasını yan yatırarak gülümsüyor. Kocaman bir kadın gibi, çocuğuna laf geçirememekten şikayetçi, elini kaldırıp, dinlemiyor, diyor. Zekiye’nin saçları incecik, hep kendisi topluyor okula gelirken. Cart pembe bir lastiği var, at kuyruğu yapmaya çalışırken yandan garip bir biçimde toplayıveriyor soba kokan saçlarını. Nazardan korusun diye buzağıların boynuna takılan mavi boncuklardan bir kolyesi var boynunda, hiç çıkartmadığı, bir de yüzüne büyük gelen kirpikleri.

Bize yakın oturuyor, evimizin yanında başlayan ormanın içinde faytoncu gecekondularından oluşan yıkık dökük bir sokağın sonunda. Beyaz, tek katlı, dışı kerpiç bir gecekondu. Bahçesi ağaç dallarıyla sınırlandırılmış. Dört tane büyük dut ağacı var evinin yanında. Çamların altında, nemli, yosunlu ve daima serin. Haziran gelip, toprağın altını ısıtmadıkça Zekiye’nin kuş pençesine benzeyen elleri ve her zaman açıkta kalan incecik ayak bilekleri ısınmaz. Hain oluyor çocuklar, haindim. Onun tabağına fazladan konan bir tane köfteyi, çatalıyla dörde böldükçe tabağa yayılan yağın donuşunu izlerdim. Zekiye’yi, elinde köz dolu kovayla kırık camlı evinden ormana doğru yürürken, zavallı bir halde görünce garip bir ılıklık hissederdim içimde. Zayıf olanı yok gibi gören, merhamet edemeyen, aslında sadece çocuk olan, ben.

Kemikli başını omuzlarının ortasında sabit tutan ince boynu ile bağırarak andımızı okuyor Zekiye. Bağırdıkça mavi damarlar çıkıyor güneş görmeyi haram bilen, şeffaf, beyaz teninde. Zekiye küf kokuyor nefesimi tutuyorum, benimle arkadaş olmak istiyor, kelimelerin sonunu bir şarkı gibi uzatmasına sinir oluyorum. Zekiye yine ön tarafı açılmış ayakkabısıyla geldi sınıfa. Ayakları ıslanmış, öğretmen çoraplarını çıkarttırıp kaloriferin üzerine koydu. Altı kirden siyahlanmış iki pembe çoraptı bunlar. Montu da yoktu, yünlü hırkası diğer kalorifer peteğinin üzerine serildi. Sınıf, soba borusundan beyaz duvara akan is koktu. Çürümüş hayatların kokusudur bu. Babası annelerimizden para toplayarak alınan botu ve montu satmış. Mahalle kadınlarının üslubuyla babasının dedikodusunu yapıyor Zekiye. Hayatta biçare, yalnız; ama her şey aslında iyiymiş gibi davranırken daha da çok uzatıyor kelimelerin sonunu, sesi titriyor, boynundaki mavi damar çıkıyor.

Elimde ondan geriye kalan tek bir fotoğraf var. 23 Nisan’da doktor olmuştu. Okul Aile Birliği herhalde beyaz doktor önlüğü ve oyuncak stetoskopun en ucuz yollu kostüm olacağını düşünmüş olacak. Fotoğraftaki mahcup gülüşüne, sivri çenesine, incecik yok gibi dudaklarına bakınca soğuk bir kan kokusu gelir hala burnuma. Süt dişlerim düşerken ağzımdan genzime yayılan kanın tadı gibi. Kollarım, bacaklarım ve karnım sıcak ama ellerim, ayaklarım ölü gibi. Soğuk.  Çam ağaçlarının bir yanı hep yosun tutmuş. Evinin yanındaki dut ağaçları yaprak dökmüş, çıplak. Mahir koşuyor, çıplak. Arnavut kaldırımlı yokuşta uçarcasına koşuyor. Ayağına kurumuş çam iğneleri, taşlar, cam parçaları batıyor. Batıyor da o hissetmiyor. Zekiye’nin burnundan kan akıyor, kıpkırmızı. Banyo leğenine damlıyor, nar çiçekleri açıyor kirli köpüklü suda. Dümdüz gerilmiş sol kolunun üzerine düşmüş sağ eli leğene dalmış. Mahir’in üstünden sular damlıyor. Koştukça, yeşili hiç solmayan sümüğü dudağının çukuruna doluyor, Mahir aldırmıyor, koşuyor. Zekiye’nin kemikli başının içindeki iki oyukta gözleri lodos sonrası durulmuş, uçsuz bucaksız bir deniz artık. İri kalçalı teyzeler sağa sola yalpalayarak, çocuğun bağırarak ağlayışına kapı önlerine çıkıyor. Dayağa ve horlanmaya alışık insanlara has bir sakinlikle çırılçıplak koşan Mahir’e bakıyorlar. Koltuktan kapı önüne kadar taşınan ağır cüsseler yüzünden dudaklarının üstünde boncuk boncuk biriken teri baş örtülerinin ucuyla silip ahlıyorlar. Tövbe, bismillah, hayırdır inşallah faslı bitmeden Sultan abla büyük oğlunu uyandırıp sokağa salıyor, git çocuğu yakala dellenmiş herhal, diyor. Mahalleli, Mahir’in gözyaşından çok cinsel organına bakadursun, annem Zekiye’nin evine koşmaya başlıyor. Mahir yakalanıyor, azgın bir köpek gibi onu kucaklamaya çalışanların elini, kolunu ısırıp feryat figan ağlıyor. Çığlıklara daha fazla dayanamayıp kulaklarımı kapatarak, annemin peşinden koşuyorum. Zekiye’nin kemikli başındaki incecik et de eriyip yok olmuş. Salt mavi damarlar kalmış. Leğenin yanında yatıyor. Minik eli, kıpkırmızı bir suda yüzen beyaz üstüne mavi çizgili bir balık. Porselen bebeğimin donmuş gözleri gibi sobanın yanında bir şeye bakıyor. Baktığı yerde bana anlamlı gelen, göz kırpmadan bakılacak bir şey göremiyorum.  Hareket etmemi engelleyen uyuşuk kollar sarmalıyor bedenimi. Aklıma dörde bölünmüş bir köfte geliyor, rahatlıyorum.

 

TÜLİN ACAR

BENZER KONULAR
YORUM YAZ