Yol, Yolcu ve İzler/Deneme/ Sena Topaloğlu

reklam
30 Haziran 2020 0

YOL, YOLCU VE İZLER

Adına “hayat” dediğimiz uzun bir yolda ilerleyen yolcularız hepimiz. Doğuyoruz, büyüyoruz, yürümeyi öğreniyoruz ve başlıyor yolculuk. Yaşadığımız her an, hissettiğimiz her duygu, deneyimlerimiz, tecrübelerimiz yavaş yavaş birikiyor heybemize. Tüm bunlar ışığında bu yolda ilerlerken bir de bakıyoruz ki hiç beklemediğimiz bir anda, daha yapacak çok fazla işimiz de varken yolun sonuna gelmişiz. İşte tüm bu hikâyede bu yolculuğun anlamını yüklenen iki şey bırakıyoruz ardımızda: Yoldaşımız ve izlerimiz.

Daha hayata ilk gözlerimizi açtığımızda hayat yolculuğumuzun esaslarını öğreten, ona bir şekil kazandıran daimî yoldaşlarımız annelerimiz karşılıyor bizleri. Yaşama, sevgiye ve merhamete dair her şeyi onlardan öğreniyoruz. Onlar sevdikçe heybemiz o kadar büyüyor, genişliyor. Öyle ki bir ömürlük birikimimizi sığdıracağımız bu heybe onların elleriyle şekilleniyor. Sonra atılmayı, yaparak ve yaşayarak öğrenmeyi diğer daimî yoldaşlarımız olan babalarımızla keşfediyoruz. Sokağın başından yepyeni bir bisikletle gelmenin sevincini, ellerinde taşıdığı bayramlık pırıl pırıl ayakkabının heyecanını onlardan öğreniyoruz. Öyle derin izler bırakıyor ki bunlar o heybede, çocukluğumuzda hissettiğimiz bu duyguları tekrar hissedebilme arzusu kavuruyor içimizi bir ömür boyunca.

Bedenen büyüdükçe yolumuz da genişliyor ve şekilleniyor. Daha çok yol arkadaşıyla karşılaşıyoruz. Öğrenmeye başladıkça hayatı, daha çok umut ediyor ve daha çok hayal kuruyoruz. “Ben büyüyünce” ile başlayan cümleler daha çok meşgul ediyor zihnimizi. Hayaller kuruyor ve onlara tutunuyoruz. Belki de dünyayı değiştirebileceğimize dair minik ama tesirli umutlar filizleniyor yüreğimizde. Tam bu noktada o filizleri besleyen, yeşerten ya da bir daha hiç açmamak üzere soldurabilen yoldaşlarımız çıkıyor yolumuza. Öğretmenlerimiz. Yolumuzun onlarla yürüdüğümüz kısmı kısa olsa da etkilerini bir ömür taşıyabiliyoruz.

Büyüyen bedenlerimize büyüyen fikirlerimiz ve düşüncelerimiz eşlik ediyor. Yaş aldıkça çocukluğun umarsız neşesinden sıyrılıp, yetişkinliğin getirdiği sorumlulukların puslu atmosferine doğru seyrediyor yolumuz. Belki de en çok taş ve diken bu dönemde takılıyor ayaklarımıza. Takıldığımız taşların kocaman kayalar, ayaklarımıza batan dikenlerin keskin bıçaklar olduğunu varsayıyoruz. Birçok kez düşüyoruz. Düşmenin ve düştükten sonra kalkmak zorunda olmanın hayat yolculuğunun temel kuralı olduğunu bu dönem bize yaşantılarımızla öğretiyor. Düştüğümüzde ve kalkacak gücümüz olmadığında hayat bize bir perde aralıyor gerçekliği görebilmemiz için. Düşüşlerimiz ne kadar sertte olsa her koşulda yanımızda olan, bizi cesaretlendiren, sevgisiyle yüreğimizi kuşatan insanlar, dostlarımız, sevdiklerimiz, yolculuğumuzun en kadim yol arkadaşları oluyor. Bir gün gelip yollarımız ayrılsa bile desteklerini, bize kattıklarını minnetle ve tebessümle hatırlıyoruz.

Her şey daha da karmaşıklaşıp, hayat türlü sınavlarla tabii tutarken bizleri yeni sorular yankılanıyor zihnimizde. Hayallerden ziyade endişelerin hüküm sürdüğü zihin coğrafyamızda “Ne yapacağım?”, “Şimdi ne olacak?”, “Ben nereye gidiyorum?” soruları yüreğimizin sesini bastırmaya başlıyor.  “Ben büyüyünce” ile başlayan çocukluk hayallerimiz, yolculuğumuzun bizi taşıdığı noktada karşılaştığımız, yaşamak zorunda kaldığımız gerçeklikler karşısında hatırlanmamak üzere yok oluyor. Bir telaş kaplıyor içimizi. “Ben kimim ve yolculuğum tamamlandığında bu dünyadan hangi izleri bırakmış olarak ayrılacağım?” sorusu ömrümüzün mihenk taşı oluyor. Bu zamana kadar yolda bıraktığımız izleri düşünüyor ve yeni izlerimiz, yolculuğumuzun yeni evreleri için planlar yapıyoruz.

Yolculuğumuzun dönüm noktası olan bu süreç tüm sıkıntılarıyla sonunda bizi biz yapan değerleri mesleğimizi, çevremizi, gerçekleştirebildiğimiz kısmıyla hayallerimizi kazandırıyor bizlere. Tüm bu telaşenin ve kazançların yoğunluğundan sessizliğe bürünen yüreğimiz bize bir gerçeği hatırlatıyor. “Her şeye sahip olabilirsin, ama sahip olmadığın tek bir şey tüm sahip olduklarını eksik kılar.” Eskilerin dillendirdiği “önce yoldaş sonra yol” felsefesi yolumuzu tamamlamaktan önce, o yolu beraber tamamlayacak bir yoldaşın olması gerektiğini bize hatırlatıyor. O yoldaş ki; iki iken bir olmanın, düşünce beraber kalkmanın, aynı gönül dilini konuşmanın sırrına mazhar olsun.

Yolda geçirdiğimiz bir yıl bir saat gibi akmaya başladığı zaman, farkına varıyoruz yolculuğun sandığımız kadar da uzun olmadığının. Evlatlar, dostlar kazanırken bir yandan da daimî yoldaşlarımızı birer birer kaybetmeye başladığımızda anlıyoruz aslında “düze çıkmak” diye bir şey olmadığını. Şurayı da aşarsam düze çıkarım diye hızla yetişmeye çalıştığımız yolun akışında aslında hiçbir aşamanın düz olmadığını, bir şeyler kazanırken bir yandan da sürekli kaybettiğimizde hatırlatıyor hayat bize.

Tüm bu yolculuk, düşünceler, endişelerimiz, sevinçlerimiz, göz yaşlarımız bir gün hiç beklemediğimiz veya daha fazla acı çekmemek adına vakur bir bekleyişle beklediğimiz o son nefesle bitiveriyor. Tek bir anda. Bizden geriye varsa mal, mülk, para, ev kaldığını zannediyoruz. Ama göz ardı ettiğimiz en önemli gerçek hiçbir zaman asıl izlerimizin bunlar olmadığı. Çünkü yoldaşlarımızı, ailemizi, sevdiğimizi kaybettiğimizde, onları bıraktıkları eşyalar, maddi varlıklarla değil güzel anılar, hatıralar, arkalarında bıraktıkları manevi kıymeti olan şeylerle hatırlıyoruz. İşte hayat yolunda yürürken arkamızda bıraktığımız gerçek izler tam olarak bunlar. İçten bir tebessüm, sıcak bir sarılma, samimi bir göz yaşı, yazdığımız üç beş satır, zor zamanda yaptığımız yardımlar… Bizi biz yapan, arkamızda bıraktığımız izler ve onları hayırla yad edebilecek yol arkadaşları…

Ne mutlu bu gök kubbede hoş bir seda bırakıp baki kalmayı başarabilen o yüreklere!

Sena TOPALOĞLU

Haziran 2020/ İstanbul

 

 

BENZER KONULAR
YORUM YAZ