Yedi Güne Bir Hikâye/Öykü/Şilan Yılmaz

reklam
16 Haziran 2020 0

Pencere yanındaki somyanın üzerine yayılmış, kolundaki bozuk saati, yelkovanın akrebe varışını boş gözlerle izliyordu. Saat kaç olmuştu, daha ne kadar beklemesi gerekiyordu? Uyandığından bu yana bir lokma bile yememişti. Annesi ne zaman gelecekti, artık bunu düşünmek istemiyordu. Karnından sesler gelmeye başlamıştı, oralı olmadı. Ayaklarını somyadan sarkıtıp eskimiş, yer yer delinmiş kahverengi; kışlık çoraplarına  uzattı. Ayak parmaklarıyla tutmaya çalıştı çorapları, nafile bir türlü beceremedi. Ne yapmak gerekiyordu, illa onları elleriyle mi tutmalıydı? Giyilmek istemiyorlarsa canına minnetti, giymezdi. Zaten onlardan hiç hoşlanmıyordu, alışkın değildi çorap giymeye. Sonunda açlığın verdiği uyuşuklukla mücadele edip ayağa kalktı, gerindi, kollarını iki yana bıraktı. Dış kapıya yürüdü;  yüzeyi siyah lekelerle kaplanmış, alt kısmını  tahta kurdunun kemirdiği kilitsiz kapıyı açtı. Dışarıdaki soğuk yüzüne çarptı. Sonra ince giysilerini hafif soğuk bir rüzgâr bedenine doğru itti. Burnundan yanaklarına doğru kırmızı kalın bir şerit belirdi. Üşümüyor gibiydi. Karşı sokaktaki sarı kedinin beton dama kaçışını seyretti. Sanki kediden başka bir canlı yoktu civarda. Sokağın kurumuş toprağına döndü bakışları. Çeltik açılmıştı, arasında büyüklü küçüklü çeşit çeşit büyüklükte  taşlar vardı. Yüzeyde kalakalmışlardı. Hangi rüzgâr getirmişti onları, sonra nereye gideceklerdi; yoksa hep orada mı duruyorlardı? Neden sonra annesi geldi aklına. Halen eve gelmemişti. Kaç gündür yoktu. Kuru bir somun ekmeği vardı, annesi en son onu getirmişti. Birden içinde kabaran bir sevinçle içeriye yürüdü. Annesiyle uyudukları somyanın karşısında birkaç bakır kap ve bardağın olduğu küçük bir tezgâh vardı. Annesi dışarıda bulabildikleriyle yemek pişirirdi. Ama ne zamandır tencerede yiyecek bir şey pişmiyordu. Birkaç eski plastik bardağın yaslandığı duvar, kerpiçtendi. Önce kirli kaşıkların olduğu tezgâhın üstüne, sonra  tencereye baktı. Yoktu. Diz çöktü belki yere düşmüştür diye, zemine dayadı başını. Bir sağına bir soluna baktı küflenmiş tezgâh altından ve ölmüş hamam böceklerinden başka bir şey göremedi. Bir umutla somyaya vardı; üstündeki şilteyi kaldırdı, silkeledi. Kuru ekmeği yoktu. Gözleri doldu, küçük bilyeler gibi hızla çenesine yaşlar yuvarlandı. Ceplerini karıştırdı, ceplerini dışarıya çıkardı ama pantolonunun sökülmüş ipinden başka bir şey bulamadı. Odada dört döndü, evdeki tek yanlarından ipleri püskül gibi dağılan kilimin üzerinde durdu. İçinde yükselen bir kor vardı, ne buza kesmiş evi görüyor ne de dondurucu havayı hissediyordu. Kor büyüdükçe büyüyor tüm vücuduna yayılıyordu. Yumruklarını sıktı, gözleri yanıyordu.Yanakları ıslanmıştı fakat farkında değildi. Olduğu yerde kaldı. Kaç dakika geçti, kaç saat geçti bilmiyordu. Neden sonra  öyle bir ses işitti ki kulaklarını kapattı, gözlerini yumdu. Ses o kadar yüksek o kadar yakıcıydı ki yere yatmak odanın içine gömülmek istedi.

 Ekmeği yoktu, belki de yemişti hatırlamıyordu. Burada bir başına, aç bir halde bekliyordu. Annesi gelecekti. Öyle söylemişti. Yoksa söylememiş miydi? Burası bir ev miydi? nereden gelmişti?Nereden gelmişti, nereye gidecekti- ? Yoksa hep burada mıydı? Bilmiyordu. 

Bir ses yükseliyordu tek katlı evden. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu bir çocuk. Sanki tüm uzuvları duvarlar arasında sıkışmış gibi. Bir yardım çığlığı dolduruyordu semayı. Kurumuş dallar sese kulak verip bükülmüş, kuşlar dilsiz kalmış ötmüyordu kederden. Başka da kimseler işitmiyordu sesi. 

“Anne!!”

“Neredesin annee?!”

Şilan Yılmaz

BENZER KONULAR
YORUM YAZ