Yanılma, Yanılsama ve Yüzleşme/ Serap Kanay

reklam
01 Haziran 2020 0

Bir eylül sabahı penceremden kendisini odama davet eden cemile çiçeğinin güzelliğine uyanıp onu fotoğraflamak için kalktım. Sabah güneşinin pembeler arasında kırılmasının yumuşaklığında cama yansıyan çıplak bedenimi gördüm, hoşuma giden tezatlı bir uyum içindeki bu görüntüyü telefonumla yakalayabilir miyim düşüncesi ile çektim. Bu begonvilli ilk fotoğrafı İnstagram’da yayınlamam ve o paylaşımın aldığı beğeni ve çağrıştırdığı yorumlarla başladı her şey.

Yıllardır ışığın varoluşunun habercisi olarak düşündüğüm gölgeleri fotoğraflamaya olan ilgim ve de uzun yıllar önce Kıbrıs’a ilk döndüğüm sıralarda yapabilir miyim diye düşünüp de konuyu açtığım bir sanatçı arkadaşın “Çok yapıldı,” diyerek geçiştirdiği nü fotoğraf fikrimi birleştiren deneysel bir proje doğdu.

Başta ışığın içinden doğan gölge ve cama vuran yansımalarla denemeler yaptım. Her geçen gün yatak, pencere ve çok çabuk yükselen sabah güneşi üçgeninde kısıtlı zamanla yarışırken yeni bir şeyler keşfetmenin heyecanı ile birçok fotoğraf çektim. Ben fotoğrafçı değilim. Bir sanatçı, bir fikir emekçisiyim -ödeneksiz- fakat gerek kendi çektiğim gerekse ödünç aldığım fotoğrafları birçok çalışmamda kullanmışımdır.

Derdim, ister geçmişten kalan ister şimdi de süregelen toplumsal hallerimizden gözüme batan, beni bir şekilde rahatsız eden meseleleri irdeleyip su yüzüne çıkarmak, ses getirmesini, tartışmaya açılmasını sağlamak. İçinde yaşadığımız bu kalabalıkta çığlığımı kaç kişi duyar, kaç kişi yanıt verir bilemem.

İlk etapta kadın bedeninin özne olarak çekildiği kusursuz nü fotoğrafların yayınlandığı takvimlere bir gönderme olarak 30 gün diye düşünerek yola çıktım. Bu fikir her gün paylaştığım görüntülere genelde özelden yapılan yorumların verdiği mesajın aslında “izleyicilerimin” beni gördüğü değil bana “bakma/sı/ydı” da. Esasta erkek bakışı olan bu bakış, modelleri fotoğrafçının kadın bedenini kendi fantezilerindeki gibi görüntüleyebilmelerini sağlayacak imajı yakalamak isterken onları hapseden, o süre içinde sahiplenen bakıştır. Yani “çıplak” olarak fotoğraflanan kadın ve bedeni daha “görücüye” çıkmadan her yönden kısıtlanmış durumdadır.

Toplumumuzda evlilik sözde kutsal fakat birçok evlilikte eşlerden en az birinin cinsel doyumu evlilik dışında aradığı riyakar bir toplumuz. Erkekler eğitim ve sosyal konum farkı gözetmeksizin etraflarındaki yalnız kadınlara fiziki görüntüleri ile ilgili yorum yapmayı kendilerinde hak görür, bu konuda uyarılırlarsa da şaka yaptım veya sen yanlış anladın diyerek inkar edip kadının hissettiğini de küçümseyebiliyorlar. Kadınlar da içselleştirilmiş cinsiyetçiliğin kıskacında “norm” dışına çıkan, “farklı” yaşayan kadını dedikodu ile daha da bir ötekileştirebiliyorlar.

Peki neden ben çıplak fotoğraflarımı İnstagram’da paylaşmayı seçtim.
Her birey yaşadığı toplumun aynasıdır. Aynayı tutan bir sanatçının yaptığı sorgulama da gerek çevresel gerek içsel ama kendinden başlar diye düşünür ve bir kadın sanatçı olarak ilk feminist akımın temelinde yatan “Kişisel Olan Politiktir” kuramı doğrultusunda kendimden yola çıkarak çalışırım.

Afrika kökenim, sözde temeli evliliğin kutsallığı üzerine kurulu küçük bir toplumda yalnız yaşayan, marjinal olarak tanımlanan kadın bir sanatçı, biraz da naif olmam. Belki gençliğimin diasporada geçmesi, tek ebeveyn olarak çocuk yetiştirmenin getirdiği zorunlulukla kazandığım erkekler etrafında rahat olma halinin yanılgısı, belki karşımdaki insana en başta güvenle bakmamla bağlantılı. Netice itibarıyla farklı zaman, mekan ve ortamlarda sözel, yazılı, sessiz ve fiziksel taciz tabir edebileceğim davranışlara maruz kalmış ve duymuş olmam kendimi hep sınır duvarlarında ayakları dışta sallanırken yüzü içe dönük yaşayan biri olarak hissettirmiştir.

İlk paylaşımıma aldığım iki ciddi modellik teklifine rağmen birçok “Gelelim yardımcı olalım, yardım istersen çağır,” tekliflerini tabii ki ciddiye almayıp reddettim. Kendimi çekmek istediğimden emindim.

Susan Sontag’ın deyimiyle “İnsanları fotoğraflamak, onların özel alanını ihlal etmek, onlara tecavüz etmektir. Onları kendilerini hiçbir zaman görmedikleri bir şekilde görmek onların kendileri hakkında hiçbir zaman bilemeyeceklerini bilmek, onları sembolik olarak sahiplenilebilinecek objeler haline getirir. (S.S 1971/74/77)

Ben bu projedeki bakış için böylesi bir sahiplenilmeyi istemedim. Kendi bedenimi kendi görüş ve bakışımla çekerek bu görüşler içerisinden kendi seçtiklerimi paylaşmam bu bilinçledir.

Susan Sontag “On Photography” kitabında “Fotoğraf makinesinin Amerikan toplumunda bir silaha benzetildiğini ve bu paralel gerçek olarak algılanırsa birinin fotoğrafını çekmenin de bu düzlemde bir cinayet olarak algılanabileceğini” söyler. (S.S.15)Yani fotoğrafı çekilen çekim anında elinden hiçbir şey gelmeyen, tüm gücü elinden alınmış nerdeyse ölü bir nesnedir.

Tabii ki ben tüm gücümü fotoğrafçıya teslim edip “ölü bir nesne”de olmak istemedim.
Kaldı ki diğerinin gözünde objeleşme fotoğraflanmakla da sınırlı değil. Toplumumuzda çıplaklık hâlâ daha çok ilgi çeken bir duruş. Sunulan nü fotoğrafa bakan göz, profesyonel çekim olup olmadığına aldırmaksızın, karşısındaki bir yansıma bir yanılsama olsa bile gerçeğini tahayyül ederek hayale dalıp fantezi kurabiliyor. “Arzulanıp erişilemeyenin yarattığı erotizm uyandıran duygular.’’ (S.S. 16)

Bazı kırpmalar dışında hiç filtre kullanmadan elde ve/ya gayrimuayyen bir şekilde yerleştirilmiş akıllı telefonumla çekildikleri halleriyle 28 gün boyunca yaptığım sosyal medya paylaşımları bu bağlamda büyük ilgi uyandırmış, cevabi yorum ve davranışlarla da çalışmama veri sağlamıştır. Ekim ortasında biten bu paylaşımlarla ilgili hâlâ daha mesaj atan “izleyiciler” bir şekilde duyum almış da kendisi de dilediği gibi bakmak istediği için “private” olan İnstagram hesabıma istek gönderip beklemede olanların sayısı bu süreçte 23’den 200’e çıkmıştır, arada samimi olduklarını düşünerek kabul ettiklerimi saymadım. Bu sayı sadece erkeklerden değil beni tanıyıp da gördüğünde selamı zor veren ve samimiyetlerine inanmadığım kadınları da kapsar. Arkadaşlık isteklerinde artış Facebook için de geçerlidir.

Gözlemlediğim farklı sınıf ve eğitimden geçmiş “kendini aydın addeden” kişilerin de bu “bakmaya meraklı” kitleye dahil olduğudur.

Projenin sonunda kadın olarak doğamızın bize hem güç hem “bela” olarak bahşettiği aylık kanamanın döngüsünü birçoğumuzun 28 günde tecrübe etmesi ve bu durumu güç olarak seçenlerimizin aylık kanama halimizi 28 günlük döngüsü olan ay ile eşzamanlamayı başarmamıza ithafen 28 günlük “kadın takvimi” olarak bıraktım.

Kendim gibi toplumsal halimizi de yansıttığım buradaki çalışmam, kanımca toplum olarak toplumsal cinsiyet hem açık hem saklı hem de içselleştirilmiş cinsiyetçilik, bireyler olarak cinsiyet konusunda dürüstlük, ahlaki değerlerde ikiyüzlülük konularında samimi olarak düşünerek kendimizle yüzleşmeye çağrıdır.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ