Tuba/ Zeynep Küpeli

reklam
01 Mayıs 2020 0

“Kazanabilecek miyim bu savaşı?” diye sordu delikanlı.

 Yaşlı gözleriyle süzdü onu ihtiyar:  “Savaştan kastın nedir?”

Nefes bile almadan döküldü dudaklarından yanıt “Yaşamak”

“Sence yaşamak bir savaş mıdır?”

“Bunu onaylamıştım az önce.” Bilmiş tavrı cümlelerinde vuku buluyordu.

       Karşılıklı oturan iki adamın diyalogları es vermeden devam etti. Aralarındaki uyuşmazlığın bir nedeni vardı. Sonu belli olan bir diyalogdu bu. Amacı belli, cümleler önceden seçilmiş. Yine de devam ettiler oyunlarına.Sonu belli dahi olsa kazanmak için çırpınıyordu ikisi de, ne boş bir gaye diye düşünmediler bile; gayeleri önemliydi çünkü.

“Yine de emin olmak istedim.”

“Neden?”

“Düşünme payın var mı merak ettim. Oysaki hiç duraksamadan söyledin. “

“Buradan çıkardığın sonuç nedir peki?”

“Toyluk. Her fikrin bir düşünme payı olmalı. Körü körüne savunduğun her şey ezbere kaçar ve sana ait değildir.”

“Belki de bir ezbere kapıldım, yine de bir önemi var mı? Demek ki bir tek ben değilmişim böyle düşünen, hisseden. Benim duygularıma tercüme olanlara karşı bir minnet borcum yok mu? “

“Tabi ki olmalı ama içerikte sen de yer almalısın. Kopyalayıp yapıştırmakla kendini doğru anlatamazsın sadece özet geçmiş olursun. Bu sana yeterli mi?”

“Bir nebze. Kısa bir özet işimi kolaylaştırır aslında.”

      Asırlardır süregelen bir kuşak çatışmasıydı bu. Çiğ ile pişmiş arasında. Hangisi çiğ hangisi pişmiş bilmek mümkün müydü? Kaz ayakları söyleyebilir miydi bunu ya da ak düşmemiş saçlar?

“O halde hiç tutmayayım seni genç dostum. Okyanusun ortasında boşa kürek çekiyormuş gibi görünen bir kayıkçının alnından akan terler gibi etkisiz gelebilir bu ihtiyarın sözleri sana, ama o kayıkçının emeği güven bana önemsiz değildir. Şimdi git istediğin gibi davran, daha sonra dön yamacıma; ama büyümeden de gelme. Elinde bir dersin olsun taşın altından çıkardığın. İşte o ders yüzde yüz sana ait olacak. Ben ne dersem diyeyim şuan hepsi nafile… Git kendin öğren dostum.”

“Ah ihtiyar ah belki de ben çok gencim; yanılmaya, öğrenmeye açığım ama en sonunda doğruyu yanlışı ayırt edebilecek gücüm var. Oysa sen oturup kaldığın o sandalyede paslandın artık, kendi kendine konuşur oldun çatlaklarla dolu aynanda. Ne kadar çok öykün var değil mi şu anda, ne kadar çok öğüdün var verecek? Hepsi bir anda mı çıkageldi sanıyorsun.”

İster istemez güldü ihtiyar şahlandı dudaklarının köşeleri “Ah delikanlı ah, az mı uğraştım seninle…” sitem doluydu cümlesinin öğeleri.

Bacak bacak üstüne attı delikanlı bilmiş tavrı iyice coşmuş kendi gölgesini devirmişti.

 “Çok uğraştın ihtiyar çok, ama kırklarına gelince de çok işine yaradı bu uğraşların. Kapı gibi deneyimlerin oldu, her zaman söyleyecek bir sözün. Farz et ki hiç düşmedin nasıl başa çıkacaktın o kadar çelmeyle? Ben savaştım hayatla, böyle görebildim birçok şeyi. Kolay değildi tabi hiçbir şey bir rüzgâra kapıldım ve o rüzgâr beynimin içine doldu sürükledi beni bambaşka yerlere, açtı ufkumu, değişti beynimin kıvrımları. Gençken hayat zordur ihtiyar. Rahat sandalyende oturmaya benzemez.”

“Ah genç dostum keşke dediğin gibi kolay olsa her gün bu sandalyede oturmak aynadaki aksinle konuşmak. Dediğin gibi oturduğum yerde kalakaldım bir adım atamaz oldum ne güzel zamanlarım vardı. Belki dediğin üzere hep bir mücadele ama hayat daha güzeldi yine de. Heyecanlıydık, umutlu, hırslıydık, korku dolu. Her bir duygunun alyuvarları gezerdi damarlarımın içinde. Şimdiyse o mücadelelerin hepsiyle barış içindeyim. Tek bir duygu galip geldi aralarından ‘sakinlik’ “

Elindeki tokayla oynadı biraz ihtiyar. Elinden düşürmediği plastik tokayı sanki İlk defa görmüş gibi inceledi. Yarım yamalak güldü bu kez. Acele etmedi konuşmak için, postürünü düzeltti.

“Şimdi kabullenmiş, huzurlu, hayatın tüm gizemini çözmüş sakin bir ihtiyarım. Düşük çenemi mahzur görmene gerek yok. Söylediklerim altın değerinde ama o duyguların da çok gerisinde. Sen en iyisi git kendin öğren. Giderken de bu tokayı götür ona,” dedi, tokayı gence uzattı sonra kulaç attı maziye.

“Gençken dalgalı koyu saçları omuzlarına dökülürdü ne güzel. Çok yakışırdı ona bu toka, dizginlerdi asi saçlarını. Git şimdi ver bu tokayı ona sonrasında ne de olsa bana yine gelecek.”

“Merak etme veririm ihtiyar,” dedi genç

“Ona, onu sevdiğini de söyle. Tutma sakın ha içinde. Sevildiğini bilse de yine de duymak ister kadınlar.”

Ayaklandı genç oturduğu sandalyesinden. Elindeki şeye baktı, sonra yüzünü ihtiyara çevirdi.

“E, Söyledim ya ihtiyar! Kırk yedi yıl önce unuttun mu yoksa sen de ordaydın.”

İhtiyarın gözleri parladı. Sakinliğinin içene birkaç damla mutluluk düşmüştü.

Bu sonu belli olan bir savaştı. Kazananı belliydi çünkü bir mağlubu yoktu.

Fotoğraf

BENZER KONULAR
YORUM YAZ