Testi Kırıldı/Öykü/Evrim Akdağ

reklam
26 Haziran 2020 0

TESTİ KIRILDI

 

Otelin önü kalabalık. Organizasyon için herkes işinin başına geçmiş de bir tek o geç kalmış sanki. Vakit kaybetmeden oturdu orgun başına. Gelin tarafından olduğunu söyleyen bir hanım teyze kadifeden nakışlı elbisesini çekiştire çekiştire tepesinde bitti.

‘Bak oğlum, bizim oralara uyasın ha’.

Simsiyah gözleri vardı kadının, iki küçük çukurun içine yuvalanan bakışları zehirliydi. Birkaç saniye öylece kaldı Rıfat, o çukura birdenbire yuvarlanıp düşeceğini tahmin edemeden. Kolunu dürtükledi kadın.

‘Hadi oğul, utandırma bizi ele güne, çal iki tıngırtı ama öyle kafamızı şişirme’

Hemencecik oğlu belledi gözünü sevdiğim. Tamam, dedi Rıfat.

‘ Sen hiç merak etme teyzem, kimlere kimlere neler çaldım, kulağım hayli iyidir.’

Şarkıları, türküleri taradı bir bir.  Kafa şişirmeyecek olanları seçecekti güya. Ama kına gecesi bu, herkes eğlenmek ister. O iyi, bu kötü, davulu, zurnası derken o esnada kapının dibinde kırmızı kaftanlı dal gibi bir kız belirdi. Gelindi bu. Minnacık yüzüne uyumsuz kırmızı, etli dudakları ilgisini çekti önce. Kalın görünsünler diye  boyanmışlardı belli ki. Dikkatle bakınca yüzünün yemyeşilliğini de fark etti. Sararmış yanaklarından dipsiz bir kuyuyu anımsatan ağız içine doğru yeşilin her tonuna çalan derisi  insandan çok  yavru  bir kediyi anımsatıyordu. Ya elini, kolunu nereye koyacağını bilmez utangaç hallerine ne demeli? Sanki eline top versen şimdi hemen oracıkta sektirecek, oyun kuracak kendine, o kadar küçük…

Küskünlükle omuzlarını kaldırdı.

‘Testi de yok, oynayasım da ‘

Kirpikleri usulca aşağı düştü, düşünce kalemle çizilmiş kaşları iki ayrı yöne bakan yollar gibi birbirinden uzaklaştı. Kurumuş ağaç dalını anımsatan kolları vardı kızın, sanırsınız o kollarda taşıdığı üç beş tane burma bilezik değildi de sanki köyünün dağları, tepeleri, kasvetli yaz geceleri, yaz gecelerinde damlara serilen yün döşekler, o döşeklerde görülen düşlerdi.

‘Madem testi yok, kına mına da istemem, çalgı, çengi de istemem.’

İncecik kollarını birbirine bağlayıp yaşlı kadının, Yade’ sinin, tam karşısındaki tabureye oturdu. Otururken yere kavuşamayan ayaklarını salladı. O, ayaklarını sallarken bir bakıma çaylarda; nehirlerde yüzdürdüğü kuru yaprakları, kağıt kayıkları da  salladı. Hatta evcilik oynarken çeşme başında, yün yıkayan ellerini de.  Kızının inatçılığı karşısında ne yapacağını bilemeden İki elini havaya kaldırdı Yade. Memleket toprağına benzeyen çatlamış dudaklarıyla mırıldandı. Fesuphanallah!  Sonra ağladı gelin kız, içli içli, ağıt yakarcasına. Sanırsınız ağladıkça sesi, minareden yayılan ezanın usulca çanlara değerek çoğaldığı, çoğaldıkça dermansızlığı da büyüttüğü hanların, konakların, hatta sadece eşeklerin araç olarak girdiği dar sokaklarda çerez niyetine bulgur atıştıran çocukların çığlıklarına dönüştü.  Çıkmam, dedi bileziklerini şıngırdatarak.

‘ Testi olmadan şuradan şuraya çıkmam. ‘

Şaşkınlıkla bakakaldı Rıfat. Böyle gecelerden alışık, bilir testinin bir gelenek ürünü olduğunu. Akşamın bu saati bu meret nerede bulunur diye düşündü, düşünürken birden aklına geldi, hani geçen yaz tatile gittiklerinde kız arkadaşının ısrarıyla zoraki aldığı, alıp da evde hiçbir yere sığdıramadığı, sığdıramayınca ayakkabılığın üstüne sıkıştırdığı topraktan o şey… O esnada nasıl olduysa rengarenk bir ışık kümesi yüksek bir gerilimle bütün bedenini sarmaladı, öyle sarmaladı ki yerinden fırladı hemen, görenler şaşkına döndü onun bu hallerine. Sonra  bir sokak ötedeki evine koşup testiyi kaptı, yine aynı ışık kümesi eşliğinde geri döndü. Nefes nefese tutuşturdu kızın eline.

‘Al hadi al. ’

Gelin kız testiyi, evirdi, çevirdi, dudağını büzerek Rıfat’a geri verdi.

‘Üzerinde hiçbir şey yok ki bunun,  ne bir renk ne bir süs’

Bahane üstüne bahane üreten kızına Yade’nin gözleri büyüdü, tıpkı dağların, yamaçların üstüne dökülen bir karanlık  biçiminde yüzüne çarptı.

‘Testi de testi, kafanda kırıla inşallah ‘

Rıfat, testi yerine tutup bir elma şekeri getirseydi kızın daha çok sevineceğini düşündü nedense. Hatta saçını okşayıp sevesi, yanağından makas alası geldi. Çantasından hesap kitap için taşıdığı  birkaç gazlı kalemi çıkarıp kıza uzattı.

‘Madem renksiz, öyleyse istediğin gibi al boya’

Kız yine aynı memnuniyetsiz tavırla aldı kalemleri. Testiyi çizerken kalemlerin her biri tek renk oldu.  Gökyüzü büyükçe bir karartıya, ağaçlar üst üste yığılmış ölülere, damlar anaların ölgün bakışlarına döndü. Parmakları çoğaldıkça yeğin bir karanlığa akan dereler, çaylar biteviye kurudu. Kuruyan yerde Yade’nin sesi, sesin hiç resmi olur mu? Olur. Evlerin önüne ipleri, iplerin üstüne bez parçaları çizdi sonra, dantelleri sökük örtüleri, uçları delik yün patikleri ve bir de körpecik kınalı elleri…

Rıfat şaşkınlıkla yapacağını bilemediğinden bir yandan kızın usulca çizdiği resme bakakalırken bir yandan da hangi şarkıyla başlayacağını düşündü.

Salondaki bir grup insan sandalyelere oturup köy meydanını anımsatan bir yuvarlak çizdiler. Işıklar sönüp ortalık yarı  karanlığa evirildiğinde ilk şarkıyı çalmak üzere parmağıyla tuşa dokundu Rıfat. Huzurlarınızda ‘gelin ve damat’ dedi mikrofondaki. Oysa damat piyasada yok. Kubura mı düştü ne? Yuvarlak alana silik bir suret düştü usulca. Şarkının tınısıyla olduğu yerde ipe asılmış çamaşır gibi iki yana salındı. Sonra alanın yuvarlaklığına denk adımlarla tek başına yürüdü. O yürürken bu kez Rıfat başka bir şarkıya geçti. Halayın sesi hoparlörden çıkıp gümbürtüyle tavanda sarkan rengarenk lambaları titretmekle kalmadı, omuzları da titretti. Omuzlar birbirine yapışık, kollar kenetli, ama ne bir adım geri ne de bir adım ileri, olduğu yerde tepinir gibi. Gelin kız bu kez sandalyeye oturup yüzünü örten pullu örtüyü ısırdı. Salondaki bütün kadınlar o pullu örtünün altına girdi de sanki o koca alan omuz sallayan adamlara kaldı.

Rıfat sıkıntıdan listesindeki sıraya uymayarak şarkıları ikişer üçer atladı, içlerinde en hareketlisini de çaldı, ama yok, salondakilerde en ufak bir kıpırdanma yok, en sonunda dayanamayıp kalktı, dışarı çıktı, sigara üfledi karanlığa. Ne tuhaf, insanlar ne tuhaf, sen gel bir ton para dök sonra sadece tepin. Nedendir bilinmez gözünün önüne gelin kızın sureti iniverdi, inmekle kalmayıp bedenini giyer gibi giyindi baş aşağı. Öyle nazenin, yumuşacıktı mini mini elleri. O ellerle ne taşlar atılmıştı sapandan ne çamurlar yoğurulmuştu hamur niyetine.

Nasıl olduysa gözlerine koyu kıvamda kan doldu birdenbire, sonra gökyüzünden kan parçaları, kan rengi elbiseler, kan lekeli çeyiz sandığı, kan desenli perdeler, kandan mobilyalı yatak düştü patır patır ve Yade’nin buyurgan sesi ağacın dalına takıldı, düşmedi.

Şimdiye kadar böylesine sıkıcı bir geceye tanık olmadı Rıfat. Sırf bunun için iş yerinden izin alıp erkenden hazırlığa koyulmasını, düğün sahiplerini memnun etmek için sağa sola koşturmasını vakit kaybı saydı. Yanı başına ince, uzun bir gölge düştü bir anda. Kına yakılacak çalgıcı bey, seni bekliyor bu millet. Sigara izmaritini ayağıyla iyice ezip gölgeye doğru yöneldi. Tamam dayı, şimdi geliyorum. Gölge uzaklaşırken incelip uzadı, kapıya vardığında içerden sızan ışıkla aydınlandı. Rıfat işte o esnada tam da karşısında takım elbiseli bir adam buldu, üstelik kambur. Adamın peşi sıra içeri girdi. Salonun ışıkları açılmış, pullu örtüyle kadınlar yok olmuş, erkeklerse bir köşeye çekilip muhabbete koyulmuşlardı. Son parçayı çalalım da bitsin gitsin. Nedense sabahı düşündü, iş yerindeki kargaşayı, bitmeyen telefonları, şefinin kuşkulu bakışlarını. Ek iş yaptığını gizlemeseydi içi rahat ederdi etmesine de bu durum üst makamlarca uygun görülmeyebilir, gündüz muhasebeci akşam çalgıcı olmak şirketin prestijini olumsuz etkileyebilirdi. Işıklar söndü, alana  o küfreden  loşluk yerleşti. Son şarkıya geldi, müzik sesiyle zılgıtlar yükseldi. Sonra zılgıtlarla gene o pullu örtü doldu içeri. Sanırsınız örtüyle köyün dağları, tepeleri, kasvetli yaz geceleri, yaz gecelerinde damlara serilen yün döşekler, o döşeklerde görülen düşler de geldi. Şarkının hüznüyle kımıldandıktan bir süre sonra havalanıp uçup gittiler. Soluyuşlarıyla iç içe geçmiş kadınların arasında mini minnacık avuç içleri göründü gelin kızın. Usulca eğildiği yerden testiyi kucaklayarak süzgün bakışlarla etrafına bakındı. Bakınca sanki her yerde, herkeste Yade’sinin zifiri karanlıkta süzülen gözlerini gördü.

‘ Kır’  diyordu o gözler karanlığından sıyrılıp. Testiyi iki elinde sıkıca kavradı gelin kız. Birkaç adım atıp etrafında dönerek yuvarlak çizdi. Az sonra omzunda kırmızı örtüyle damat girdi o yuvarlaktan içeri. Çömeldi, kamburu  ve kırçıl uzun sakalıyla tabureye oturdu. Rıfat adamı öylece karşısında görünce şaşkına döndü.  Kambur dayıya bak sen, vay be meğer damatmış. Birkaç tur döndü gelin kız damadın etrafında, dönerken testiyi havaya kaldırdı. Oynar gibi değil de sanki dağları, tepeleri yerinden kaldırıp bir hışım fırlatacakmış gibi. Rıfat şarkıdan şarkıya geçtikçe müzik daha da hızlandı. Gelin kız testiyi bu kez parmak uçlarında çevirdi, çevirdi. Şarkı bitince testiyi birdenbire yere devirse, devirince testiden yığınla nar taneleri saçılsa; öyle bir saçılsa ki kesiden sızan kan gibi fışkırarak salondakilerin yüzüne, gözüne çarpsa. Hatta bununla kalmayıp masaların üstü, ışıklı tavan, kaygan zeminli oyun alanı, elektrik kablolarına kadar ne varsa her yer, her şey kırmızıya bulansa.

Dönüp Rıfat’a baktı gelin. Karanlık esti yüzüne, öyle bir esti ki bir kaçışı müjdelemek, hatta belki saklamak için. Usulca parmak şaklatanların, kalçalarını savura savura kıvıranların arasından sokuldu Rıfat’a. Rıfat kendini yitirmişçesine kızın elini sımsıkı tuttu. Hızla dışarıya çıktılar. Kız gülümseyerek elini çekti birden. Karanlığa doğru koşup kayboldu. Rıfat boşluğa baktı uzun uzun, gülümsedi. O gülümserken sanki yüzünde bir yerden dağlara, tepelere, kasvetli yaz gecelerine, yaz gecelerinde damlara serilen yün döşeklere, o döşeklerde görülen düşlere umutla sevinç de doldu.

Ben bir şey yapmadım, dedi. Tek suç testinin.

 

Evrim Akdağ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BENZER KONULAR
YORUM YAZ