Tendeki Acı/ Sema Kahraman Vurucu

reklam
03 Mart 2020 2

Cenaze müziğinin ağır bedbin havası ruhlarına işlemiyordu. Her zamanki gibi kol kola yürüyordu Katina ve Kostas. Oysa o gün sonsuz ayrılığın eşiğindeydiler. Aya Dimitri Kilisesi’nin üç asırdır ölü bedenlerin matem kokusunu taşıyan ahşap bölmeli dua alanı Kostas’ın Tatavlalı dostlarıyla doluydu. Katina, siyahlar içinde ince uzun bedeni hafif kambur, sağ kolu yere paralel şekilde belinde, mum ışığıyla aydınlanan köşede duruyordu.

Papazın duaya başlamasıyla birlikte kömür karası gözlerini kaldırdı, ağır adımlarla yürümeye başladı. Tabutun içindeydi Kostas, o karanlık gecenin sabahında kendi elleriyle koymuştu. Gölge gibi yanında yürüyen de Kostas’tı. Boynunda esintiler yaratan nefesinden tanıyordu. “Üzülme Katinam, ben hep yanındayım. Hiçbir yere gitmiyorum.” diyen sesinden.   Ahşap oymalı vaaz kürsüsünün önüne gelince Kostas’ın gölgesini görmelerinden ürkerek, tabuta sıkıca tutundu…

Tatavla, Baysungur Sokak üç gündür matem havasına bürünmüştü. Katina’nın evi, taziyeye uğrayan komşularla dolup taşıyordu. Yunanistan’dan gelen oğlu Hristo’nun omzunda saatlerdir derin bir uykudaydı. Salonda komşu kadınlar Katina’yı uyandırmaktan korkarcasına fısıltıyla konuşuyorlardı.

Kale, Mpaa! Gözünden bir damla yaş akmadı.

-Aman vre sert kadındır Katina

-Mathiamu çok severdi kocasını. 

Katina günlerce süren ağır bir uykudan uyanır gibi güçlükle açtı gözlerini. Kilisede kalmıştı zihni, evdeki kalabalığı görünce şaşırdı. Theomu! Pedimu Hristo, ne zaman geldik kiliseden  eve. Kaç saat geçti? Soruları ardı ardına sıralıyordu. Omzuna bir el dokundu. Kostas’tı. Katina’m çırağa anahtarı vermeyi unuttum. Stüdyoya gidiyorum. Kostas’ı gözleriyle uğurladı. Hristo’nun cevabını dinleyemeden kapandı gözleri.  

Kardiayamu Kostasım. Theomu! Theomu! Theomu!   Neler oluyor? Bu koltuktaydık o gece. Aynı böyle, oturuyorduk.  Omzundaydı başım. Hadi Kostas, uyku vakti geldi dedim, gözlerini açmadı. Hadi ağapiyumu aç gözlerini dedim, yalvardım, yalvardım, yalvardım… Sabaha kadar başında bekledim. Bembeyazdı yüzü, dokundum, buz kesmişti elleri. Cenaze görevlisi gelene kadar da bırakmadım ellerini. Ölümün soğukluğu bedenime sızıyordu. Kapı çalındığında zangır zangır titriyordum. Kiliseden yaşı geçkince memuru göndermişlerdi. Yaşamın perdesini indirmekten ölgünleşmiş gözleri, beni görünce korkudan sokak feneri gibi açıldı. Kostas’ın ağırlaşan bedenini güçlükle kaldırdık,  tabuta koyup götürdü. Ellerim kapıda asılı kaldı. Oracıkta yığılıp kaldım. Gözlerimi açtığımda Kostas, başucumdaydı. Ellerinin sıcaklığıyla kendime gelmiş olmalıyım.

 Theomu! Ölüm yeniden diriliş mi? Hayalle gerçek arasında sıkıştım kaldım. Kostas’ın acısını tenimden geçiremiyorum bir türlü. Hep yanı başımda, kimse göremese de ben görüyorum. Agapimu çıktı evden. Yarın tanışma yıldönümümüz . Yine bana sürpriz mi yapacak? 

Katina’nın zihninde geçmişin perdesi açıldı… Hey gidi Beyoğlu. İki gencin elli yıllık aşk hikâyesinin mekânı. Ağa camiinin kıyısındaki o güzelim Sakızağacı caddesinin Hüsnü Tabiat Lokantası. Yüreğinde hep annesizlik acısını duyan Katina, ama Terzi Hristo’nun biricik yardımcısı. İğne batırmaktan sertleşen eller, teğel yapmaktan yorulan gözler, makas tutmaktan acıyan parmaklar… Belki de bütün bunlardı yüreğini sertleştirenler… Ünlü fotoğraf stüdyosu Foto Sabah’ın yakışıklı fotoğrafçısı Kostas. Yolun karşısında gözlerine öfkenin soğukluğu, dal gibi bedeninin salınmasına izin vermeden yürüyen Katina’nın varlığından habersiz, her gün öğle yemeğine gitmek için Hüsnü Tabiat lokantasına yürüyen Kostas. Gözünü sevdiğimin 6 Kasım 1968’i. O büyük aşkın başladığı gün.  Yıllar içinde tüm ayrıntılarıyla zihnine kazınan… Lokantanın kapısından girer girmez tam karşıda duvar dibindeki masaya oturduğunda az sonra olacaklardan habersiz gözleri kapıda arkadaşını bekleyen Kostas. O gün beklediği arkadaşı yerine kapıdan kömür karası gözleriyle Katina girmişti. Kostas’ın kalbine yıldırım düşüren Katina’nın kalbi de yangın yeriydi. Kostas nasıl da yerinden fırlamış, başka bir masaya oturmasına fırsat vermemek için gözlerini gözlerinden ayırmadan sandalyeyi çekerek oturmasını beklemişti. Katina’nın gözleri Kostas’ın yüreğindeki ateşi görüyor, elleriyle dokunuyordu sanki. Meraklı bakışları görmeden, usulca oturmuştu yanına. Güzelim Hüsnü Tabiat Lokantası, iki gencin aşklarının mekânı. Yıllar içinde Sakızağacı caddesini asırlık çınar ağaçlarından dökülen güz yaprakları doldurduğunda, kasımın ilk haftasında, Hüsnü Tabiat Lokantası’nı tatlı bir telaş kaplıyordu.  Kostas’ın, her yıl birlikte çektirdikleri en güzel fotoğrafı çerçeveleyip astığı duvar, yıllar içinde onlara özel bir anı köşesi halini alıyordu.

Katina, anıların yüküyle yorulan gözlerini, omzunda uyuduğu Hristo’nun giderek ritmi artan horultusuyla açtı.  Komşular gitmiş, Hristo yanı başında uyuya kalmıştı. Uzak yoldan geldi Pedimu. Üzerini örteyim şuracıkta kıvrılıp yatsın. Battaniyeye uzandı. Yarın erken gitmeliyim lokantaya, Hristo iki gün sonra Atina’ya dönecek. Yalnız bırakmak olmaz.

Kaç saat geçtiğinin farkında değildi.  Kostas, gelmiş yatak odasına uzanmıştı. Dışarıda yağmur yağıyordu.  Saatlerce yağmurda ıslanmış gibi bedeni yorgunluktan kırılıyordu. Ruhunun yorgunluğu bedenini de sarmıştı. Cama vuran yağmur damlalarının sesini dinleyerek, Kostas’ın yanına kıvrıldı, başını kollarının arasına koydu, nefesinin ılıklığıyla o gece sabaha kadar sessizce uyudu.

Sabah uyandığında Kostas yoktu yatakta. Nereye gitti acaba? Yoksa beni lokantada mı bekleyecek? Hristo’nun kahvaltısını hazırladı. Anne oğul birlikte kahvaltı yaptılar. Saat on iki olmadan çıkmalıyım.   Gardrobunu açtı, Kostas’ın en sevdiği elbisesini giydi. Köşedeki taksi durağından bir taksiye atlayıp, inşaat nedeniyle trafiğe kapatılan Sakızağacı Caddesi’nin girişinde indi. Geceden beri dinmeyen yağmur, sert rüzgârın etkisiyle Katina’nın şemsiyesini uçuruyordu.  Kaldırım kenarından işyerlerinin brandalarını siper ederek hızlı adımlarla Hüsnü Tabiat Lokantası’na yöneldi. Dile kolay elli yıl, çocukluğundan genç kızlığına arşınladığı sokaklara yabancıydı sanki. Tanıdık yüzler giderek azalıyordu. Rüzgar Taksim tarafından esiyordu, savrulmaktan korkarak koşar adım ilerledi. Kostas çoktan gelmiş olmalı, diye düşündü. Hüsnü Tabiat Lokantası’na geldiğinde kapı duvar buldu. Artık Hüsnü Tabiat lokantası yoktu. Yerinde Arapça bir tabela asılıydı. Kafasını vitrinden uzattı, ne eski masalar yerli yerindeydi, ne anılarının asılı olduğu duvar. Tadına yabancı olduğu tatlılar tepsi tepsi diziliydi.  Anlamadığı dilde bir şeyler konuşan bir grup ellerinde tatlı paketleriyle hızlıca yanından uzaklaştı. Gözleri Kostas’ı aradı. Kostas’ta yoktu. Gelmeyecekti. Kostas, Hüsnü Tabiat lokantasıyla birlikte veda etmek istemişti Katina’sına. Islak kaldırıma yığıldı. Günlerdir gözlerinden akıtamadığı yaşlar yağmurun hızıyla yarışırcasına akıyordu. Kaybettiklerinin acısı tenini parçalıyordu.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

Avatar
önder güvel

farklı bir dil farklı bir anlatım.ve tabiki en önemlisi ben anlatıcıyla anlatmamışsınız. bu en sevdigim yanı oldu. dilinize sağlık.

    Avatar
    Anonim

    Teşekkürler Önder Bey, güzel yorumunuz ve beğeniniz için ?