Soğan Tarlası/ Serap Üstün

reklam
01 Haziran 2020 0

Ruhu cılız bedeninde infilak etmiş. Çünkü tuttukça acıtan kan kokulu bir an parçasını inatla ellerinden bırakmıyor. Umutlarının arasından kayıveren iki mevsimdir, beklediği haberin kabaran sancısından yorgun. Beyazı seçilmeyen küçücük gözlerinden dokunaklı mısralar geçiyor. Bulutumsu, hayal meyal, yumuşacık, fırtınalı deniz grisi…

Öyle bir bakıyor ki, bakmak böyle olmaz. Değişik bir şey bu. Kendinden yeni birini doğururken tepetaklak betona düşürmek, dağılan ılık organ parçalarını kayıtsızca seyre dalmak gibi… Sıradan her olayın gerçekleşme ihtimali kadar masum. 

“Senem,” diye avaz avaz fısıldayabiliyorum ona ulaşsın diye sesim. Yine duymuyor beni. Ya da duymamış gibi yapmayı tercih ediyor, kocaman yüzünde eğreti duran minnacık kulakları. Morarmış dudakları seğiriyor, konuşmakla konuşmamak arasındaki gelgitte. Bekliyorum.

“Bir bardak su versene bana,” diyor. Oysa ben ne afili cümleler umuyorum bu dağ gibi sessizliğin arkasından. Gelmiyor. Titreyen elinde tutmaya çalıştığı bardağa su dolduruyorum. 

“Çok sıkma kıracaksın,” demesem bardak tuz buz olup aramızdaki boşluğu kanatacak. Nefesi, gereğinden fazla bekletilmiş umutlar kokuyor, nefesi soğan tarlası… 

“Çocuk önüne fırlamış, senin suçun değil.”

Bir çırpıda çıkıyor ağzımdan. Biraz daha sussam hiç konuşamamaktan korkuyorum. Sanki bunu da duymuyor ama dudakları daha hızlı seğirmeye başlıyor şimdi. Dişlerini geçiriyor etine durdurmak için. İşe yaramıyor. Hiç ağlamıyor. Gözyaşlarıyla atıp kurtulabileceği kortizol, içine 

kaçıyor. İçi bulanık, dışından sıyrık ve bakımsız. Kıvrımlarında yıllanmış tortuların hepsi dışa vuruyor. Bugün herhangi bir gün değil çünkü. Bugünden sonra içindeki kurtlar dışını kırt kırt kemirecek. İlmek ilmek olacak teni, acıyı hissetmeyene dek incelecek. O, yok olamama talihsizliğiyle kıvranırken, kimseler kara deliklerini fark edemeyecek. 

“Ben birazdan çıkacağım, mutfakta dünden kalan şehriye çorbası var, acıkınca ısıtırsın oldu mu?”

“Çık sen. Başımın çaresine bakarım,” derken bile kendinden emin değil. Erkeklik egosu der şimdi ne desem, onun karşısında güçle ilgili kelimeleri yan yana getirmeyeli uzun yıllar oldu.  

“Buradan pek öyle görünmüyor ama haberin olsun,” diyebiliyorum belli belirsiz. 

“Oradan nasıl göründüğü umurumda bile değil.”

Kazadan sonra geçen aylar boyunca durmadan kırıp geçiriyor ve fark etmiyor bile. Bana ne yaptığı da umurunda değil. 

“Peki. Madem öyle. Hoşça kal,” sitemse sitem diyorum artık.

Onu son görüşüm, evinin kum beji koridorlarında pötikareli pijamaları içinde, bir heykel donukluğuyla yere bakarken oluyor. Bu sahneyi silinmemecesine beynime kazıyorum. Ölsem, yenilgiye mahkûm edildiğim o savaş meydanındaki yapışkan çaresizliğimi unutmuyorum.   

BENZER KONULAR
YORUM YAZ