Şeyma Yol Kara: “Anlatacak Başka da Hikâye Bilmiyorduk.”

reklam
01 Haziran 2020 0

Anlatacak başka hikâyesi olmayan çocukları, Ölü Serçelerin Bahçesi’nde Şeyma Yol Kara ile söyleştik:

Bayram Sarı: Yazar Şeyma Yol Kara’yı tanıyabilir miyiz?

Şeyma Yol Kara: Hem anne hem baba tarafımdan Balkan göçmeniyim. Doğma büyüme Balıkesirliyim. Yazları deniz kenarında, bağda bahçede gezerek, kışları soba başında kitap okuyarak, atari oynayarak geçirilen bir çocukluğum oldu. Hiç yalnız kalmadım, yalnızlık hissetmedim. Demokratik bir ailede büyüdüm. Babam iktisat mezunu bir esnaftı. Öz güvenimiz gelişsin diye beni ve kız kardeşlerimi vergi dairesine gönderir, işle ilgili telefonlara cevap vermemizi isterdi. Bize yüzmeyi, araba kullanmayı hatta av tüfeği kullanmayı öğretmiştir. Bir ayakkabı ya da herhangi başka bir şey istediğimizde önce onu hak etmemiz gerekirdi. Annem ders çalıştığımız ya da kitap okuduğumuz anlarda bizi asla rahatsız etmezdi. Saygı ve sevgi çerçevesinde aile büyüklerinin de yakınımızda olduğu mutlu bir ailede büyüdüm. Her zaman başının çaresine bakabilen biri oldum. Bunu büyük ölçüde aileme borçlu olduğumu düşünüyorum. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezunum. Uzun bir süre çeşitli dergilerde editör, metin yazarı ve yazı işleri sorumlusu olarak çalıştım. TV kanallarında tanıtım, program metinleri ile mini dizi ve çizgi film senaryoları yazdım. Taşlar ve Küller adında ilk romanım var. Evliyim, iki melek annesiyim. İstanbul’da yaşıyorum. Freelance metin yazarlığına aralıklarla da olsa devam ediyorum. Yazı çalışmalarımı ise aralıksız sürdürüyorum. Çünkü benim için yazmak yaşamakla eşdeğer. 

Bayram Sarı: Metafor olarak neden “Rüzgar Gülü” ve “Ölü Serçeler”?

Şeyma Yol Kara: İlk olarak şunu açıklamak istiyorum: “Rüzgar Gülü” romanın ilk ismiydi. Rüzgar gülü, roman kahramanları için birer hayal, bir masal kahramanı konumunda. İsim, kitabın bir bölümüne ismini veren “Ölü Serçelerin Bahçesi” olarak son anda değiştirildi. Metafor konusuna gelecek olursak rüzgar güllerini hikâyede de geçtiği gibi yalnız ve güçlü kadınlara benzetiyorum. Ama en çok yalnızlığı çağrıştırıyor bana. Serçe, küçük narin ama inatçı bir kuş olarak bilinir. Çocukların ruhları da bir serçe gibi saf ve kırılgan. Biz büyükler yaptığımız hatalar ve kötülüklerle onların ruhlarını bir kere de olmasa da yavaş yavaş öldürüyoruz ne yazık ki.   

Bayram Sarı: “Bazen yangın o kadar büyüktür ki yaklaşmasanız da yanarsınız,” diyorsunuz metninizde. Pedofili gibi ağır bir yarayı ele almışsınız; olayın birinci dereceden mağdurları bile suskunluğu seçerken, siz romanınızla bir “farkındalık” oluşturarak yangını başlatabileceğinize inanıyor musunuz?

Şeyma Yol Kara: Aslında bu hikâyeyi yazma serüvenimde beni motive eden şey kendi arzularımdan tatmin, duygularımdan daha çok bir yaraya odaklanılmasını sağlamaktı. Bu alelade bir yara değil. Geçmişle değil tamamen gelecekle ilgili kanayarak büyüyen bir yara. Yazım sürecinde birçok sivil toplum kuruluşuyla, bu konuda sürekli hassasiyetini dile getiren medya yüzleriyle ve kurumlarla iletişim kurmaya çalıştım. Bir beklentim olmadan “Ne yapabiliriz?” ile ilgili fikir alışverişi yapmaktı amacım. Bir kurum dışında herhangi bir olumlu cevap alamadım diğerlerinden. Sizin de dediğiniz gibi elini taşın altına koymak isteyen kimse çıkmadı. Bu durum beni konuyla ilgili yazmaktan alıkoymadı, aksine kamçıladı diyebilirim. Yangını başlatmak benim için büyük bir sürpriz olurdu. Çok da güzel olurdu. Ama çaktığım kibritin kıvılcımı sadece bir kişiyi bile aydınlatsa kendimi, emeğimin karşılığını almış sayarım.  

Bayram Sarı: Çocuklara bu nefret neden? Gerek fiziksel, gerekse cinsel şiddet açısından yanıtlayabilir misiniz?

Şeyma Yol Kara: Sadece çocuklara mı? İnsanoğlu tabiata, hayvanlara, birbirine hatta eşyaya karşı bile çok kolay öfkelenip nefret taşıyabiliyor. Bence bu da çözümsüz gibi görünen bir başka sorun. Yalın bir tabirle ifade edersek herkes kendisinden güçsüz olanı yıkmak ister. Kendisinden daha güçlü birine kafa tutmak, zarar vermek ciddi anlamda cesaret ister. Bu soru aslında zarar veren kişilerin de bir zamanlar çocuk olduğu unutulmadan cevaplanmalı. Bir kısır döngü, bir zincirin halkaları gibi. Zincir kırılmadıkça çocuklar şiddete uğramaya devam edecek. Sonra o çocuklar büyüyecek ve yeni çocuklar dünyaya gelecek. 

Bayram Sarı: Çocuklara fiziksel-cinsel şiddet uygulayanlar kim, neden bunu yapma güdüsünün önüne geçemiyorlar?

Şeyma Yol Kara: Çocuklara şiddet uygulayan da bir zamanlar çocuk olan bir insan. Hem akademik çalışmamı sürdürürken hem roman için yaptığım birtakım araştırmalarda bu kişilerin güdülerini kontrol etmeleri veya edememeleri ile ilgili farklı görüşlere rastladım. Bununla ilgili gelişmiş olarak nitelendirilen ülkelerde çok ufuk açıcı filmler yapıldı, makaleler yazıldı, inceleme laboratuvarları kuruldu. Ama gelin görün ki net bir sonuç, net bir yargı çıkmadı. 

Bayram Sarı: “Bazen böyle oluyordum densiz insanlara karşı. Midem bulanıyor, omuzlarım çöküyor ve zihnimin kuytu bir köşesinde şiddet sahneleri yazıyordum. Her şeye soktuğu koca burnu kırmak, gözlerini oyup ellerine vermek, saçlarını cımbızla tek tek yolmak istediğim insanlar geçiyordu gözlerimin önünden.” Romanınızın 11.sayfasında, gazeteci kimliği taşıyan Leyla karakterinizin ruh halini bu şekilde betimliyorsunuz. Çocukluğunda fiziksel/cinsel şiddete uğrayan insanlar, Leyla gibi hep bir savunma ve saldırı halinde mi bulunmaktadır?

Şeyma Yol Kara: İnsan çok karmaşık bir yapı, bolca ayrıntı içeren bir varlık. Hiçbir insan bedenen aynı olmadığı gibi ruhen de aynı değil. Acı eşiği denen bir olgu var mesela. Şöyle örnek vereyim; yoğurt mayalarken serçe parmağımı sütün içine batırdığımda benim parmağım yanmıyor. Bu sebeple yıllardır mayaladığım yoğurtlar tutmadı. Sonra bir gün eşime dedim. Benim hissetmediğim sütün sıcaklığını o fazlasıyla hissetmiş ve tepki vermişti. Ben buna benzetiyorum. Olaylara, yaşadıklarımıza, karşımızdaki kişilere verdiğimiz tepkiler aynı değil. Acı eşiği durumu, fiziksel olduğu kadar ruhi bir durum da aynı zamanda.  

Bayram Sarı: Pedofili karşısında; öz anneler, saldırıya uğrayan çocuklar, komşular, üstlerine çocuk gelin getirilen kadınlar, medya sizce neden büyük bir suskunluğa gömülmektedir her zaman?

Şeyma Yol Kara: Gerçekten bu sorunun cevabını seyrettiğim birçok haberden, okuduğum yaşanmış olaylardan sonra ben de çok düşündüm. Maalesef verebileceğim bir cevabım yok. Üç maymunu oynamak daha çok işlerine geliyor olabilir. Ya da tek tip medya anlayışıyla ya da sürü psikolojisiyle hareket ediliyor olabilir. Bilemiyorum. 

Bayram Sarı:  Cinsel- fiziksel şiddete uğrayan çocuklar için, belli bir “ekonomi ve kültür düzeyi”ne aittirler sınıflandırması yapılabilir mi? 

Şeyma Yol Kara: Ben hikâyemde yetimhanedeki çocukların uğradığı şiddetin yankılarını anlatıyorum okuyucuya. Yetimhanedeki çocuklar için kültürel ve ekonomik bir sınıf belirlemek olanaksız. Fakat romanın bir bölümünde de olduğu gibi belli bir ekonomik ve kültür düzeyinde olan kişinin çocuğu istismara uğramaktan son anda kurtuluyor. Bu ailenin bilinçli, ilgili olmasıyla alakalı olduğu kadar istismarcıyla da alakalı. Şöyle ki eğer istismar eden kişi belli bir kesime aitse o kesimden çocuklarla yakınlaşması daha kolay olacaktır. Yok sıradan veya ekonomik düzeyi düşükse kurbanlarını da oradan seçecektir. Olay örgüsü çoğunlukla bu şekilde işliyor diye düşünüyorum. 

Bayram Sarı: Pedofili olan Müdür Babalar, Müdüre Anneler, Öğretmenler, Komşular, Din Adamları, Bakkal Amcalar, Komşular, Birinci dereceden akrabalar…sanki tüm sistem, bu hasta insanları koruyormuş gibi toplum üzerinde bir algı var. Sizce bu algının oluşmasının nedeni nedir ve yapılabilirse nasıl kırılır?

Şeyma Yol Kara: Evet, dışarıdan bakıldığında gerçekten öyle görünüyor. Bu gerçekten çok can sıkıcı hatta kahredici bir durum. Eğer öyleyse hasta insanları koruyan bir sistemin sağlıklı olduğunu düşünemeyiz. Bununla ilgili çalışmalar yapılır ve yasalar çıkarılsa dahi caydırıcı olur mu ondan da emin değilim. Çünkü sistem dediğimiz şey kemikleşmiş bir yapıdır. Ama insan etten kemikten bir varlıktır. Değişime, tekamüle, iyileşmeye açıktır. Önce insan değişmeli, önce insanı değiştirmeliyiz.  

Bayram Sarı: “Bizim varlığımız, değerimiz, kimliğimiz, ismimiz buydu: İstediğiniz ismi koyun, istediğiniz yerine dokunun, istediğinizi söyleyin, istediğinizi yapın…” Bu cümlenizin altında büyük bir başkaldırı var ve samimi çözüm önerileri getirecek olanların da bu cümlenin isyan ruhundan başlaması gerekiyor, yanılıyor muyum?

Şeyma Yol Kara: Sonuçta bir yerden başlamak gerekiyor. Kahramanımız Leyla bunu gerçekten başarıyor. Bunları yaşamış, bu cümleleri kurabilmiş birinin ayakta, hayatta kalabilmesi tahmin edersiniz ki çok zordur. Leyla başlı başına bir başkaldırı, bir haykırış ve bir savaşçı. 

Bayram Sarı: Geçmişi ile baş edemeyecek kadar yoğun olan mağdurların, yaşadıkları travmayla hayatlarına devam etmeleri kişisel bir çözüm olabilir mi? Özlem ve Engin Eroğlu karakterleri üzerinden yanıtlayabilir misiniz?

Şeyma Yol Kara: Özlem ve Engin büyük fırtınalardan sağ çıkabilmiş, birbirine sığınan iki insan. İkisi de farkında olmasalar da iyileşebilmek ümidiyle yaklaşıyor karşısındakine. Fakat birbirlerinin travmaları, buhranları ve yaraları içinde yitip gidiyorlar. Özellikle Özlem, Engin’in travmalarının kurbanı oluyor diyebiliriz. Böyle bir durum ayyuka çıktığında emin olun iki insanı birbirine bağlayan bütün bağlar görünmeyen bir makasla birden kesiliverir. Bazı mecburiyetler dışında eğer devam ediyorlarsa kendi hayatlarından çalıyorlar demektir ki bunu Özlem Eroğlu örneğinde görüyoruz zaten. 

Bayram Sarı: “Çocukluğumuzdan, masumluğumuzdan her gün bir şeyler çalınıyordu. O kocaman gri duvarların arasında. Korkularımız, korkaklığımız ve ümitsizliğimiz gittikçe çoğalıyordu.” Çocuklara masumiyetleri ve ümitleri sizce tekrar nasıl kazandırılır? 

Şeyma Yol Kara: Güven duygusu çok önemli. Çocuk küçükken güvendiği herkesle ilgili bir sorun yaşamışsa büyüdükçe kimseye güvenilemeyeceği algısına kapılır. Korkularının üstesinden gelmesi, güven duygusunu tekrar kazanabilmesi için bir uzman yardımı alması gerekebilir. Ama bu çoğu çocuk için uzun ve zorlu bir süreç olabilir. O yüzden ailelere fazlasıyla iş düşüyor. Çocuklarımızın seyrettiği çizgi filmlerden, okuduğu kitaplardan, oynadığı arkadaşlarına kadar her şeyi kontrol edebilmeliyiz, etmeliyiz. Ben bunu çok önemsiyorum. Sadece bilinçli olmak yetmiyor. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki gözümüzü ve elimizi üstlerinden ayırmadan güvenle büyümelerine izin vermeliyiz. Distopya üretmek ya da korku çığırtkanlığı yapmak istemiyorum elbette. Romanı yazma sürecinde öğrendiklerim, okuduklarım ve duyduklarımdan sonra ne yazık ki böyle düşünmeye başladım. 

Ölü Şerçelerin Bahçesi:

“Geceleri bize masal anlatacak kimse olmadığı için sırayla masallar uyduruyorduk. En çok sevdiğimiz masal rüzgargülü masalıydı. Odamızın penceresinden görünen karşı tepedeki rüzgargülünün hikayesini hepimiz farklı farklı anlatıyorduk. Ondan başka anlatacak hikaye de bilmiyorduk zaten.” (S,75)

“Gözlerimden akan yaşlara aldırmadan ödülümü havaya kaldırırken onu kendime, Sevgi’ye, Gamze’ye, Özge’ye, Irmak’a, Nergis’e ve adını sayamadığım, sesi hiç kimse tarafından duyulmayan onlarca çocuğa adamıştım.” (S, 222)

BENZER KONULAR
YORUM YAZ