Sesin Dağlarda Yankılandı/Öykü/Fatih Altınbeyaz

reklam
06 Temmuz 2020 0

SESİN DAĞLARDA YANKILANDI

 

Bülbüllerin şen şatır şakımaları, serçelerin şarkılarını bastırıyordu. Elektrik tellerindeki kumrular ayrı bir hüzün dalgası içinde ötüyorlardı.

 

Köyün horozları, kuşlara nazire yapar gibi, illaki kendilerini belli ediyorlar; arada güçlerini göstererek kanat çırpıyorlardı.

 

Yeni taş döşenmiş yolda, bağa bahçeye giden ineklerin, eşeklerin, katırların ve beygirlerin toynaklarından çıkan takırtılar yayılıyordu etrafa.

 

Bu seslere kulak kabartan Senem, ne kadar mesut ve hayat dolu olduğunu bir kez daha aklından geçirdi; gece boyunca yatağında dönüp durmuş, içi içine sığmadığından doğru dürüst gözünü kırpmamıştı.

 

Annesini, babasını rahatsız etmeden evin önüne çıktı; kapıyı usulca çekti. Kolundaki pembe kordonlu saate baktı, saat henüz 06.00’yı vurmamıştı.

 

Bir kardeşi olmamasına, şu an birbirlerine, uyku mahmurluğu ile şakalar yapamamalarına ve geçen gün alınan gelinliğini hiçbir zaman ona gösteremeyecek olmasına bir kez daha hayıflandı.

 

Yeni bir güne kavuştukları için sevinçli gerinmeler yapan ve kursaklarına bir şeyler gitmesi düşüncesiyle öteye beriye seğirten uyanık tavuklara gözü takıldı.

 

Evin avlusunun bir köşesinde kara bir kedi vardı, arka ayaklarıyla dışkısını örtmeye çalışıyordu; telaşlı bir hali vardı.

 

Senem, ayaklarını yere vurarak, kara kediyi olay mahallinden uzaklaştırdı.

 

Çardağa çepeçevre dolanmış, cinsi çekirdeksiz olan, filokseralı asmaya su yürümüştü, komşu evin bahçesindeki, gövdesine kırmızı örümcek üşüşmüş incir yaprakları iki yaşında bir çocuğun eli kadar olmuştu.

 

Köyün hemen çıkışında, atlarla, öküzlerle çift süren, erken davranmış rençperlerin hayvanlara verdikleri komutlar duyuluyordu.

 

“Arş oğlum, geç altına, az daha boyunduruğu kıracak, şunu yapma yavrum. De gidi de, siz akşam saman yemediniz mi? Haydi bakayım, sizi kanareler sizi, oğlum sen önündeki hereği görmüyor musun? Bak hâlâ bekliyor, seni gidi seni, şimdi övendireği yiyeceksin! Öğlen büğelek gelirse görürüm ben sizi. Yahu yürüsene…”

 

“Kara kış geldi geçti!” dedi Senem, derin bir nefes aldı.

 

“Bahar mevsimini, bu rayihaları çok seviyorum. Tabii Sami’yi de… Yarın 23 Nisan, trampet dinlemeye, birbirleriyle yarışan afacan çocuklara bakmaya gideceğim arkadaşlarımla birlikte. Hem orada Sami’yi de görürüm. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı gününde de, Samiciğim, efendim, çifte çubuğa gidecek, çalışacak değil a.”

 

“23 Nisan Kutlu Olsun. Sevinin Çocuklar. Övünün Büyükler. 23 Nisan Mutlu Olsun!” diye mırıldandı Senem, kaç yıl geçmesine rağmen bu dizeleri unutmamıştı.

 

Babası taraftar olsaydı okuyabilirdi, hanım hanımcık bir öğretmen olurdu. Ama Haşmet Bey, “Kız kısmı” ile başlayan beylik cümleler kurmuştu zamanında; evladının mektep medrese görmesine izin vermemişti.

 

“Mıhsıçtı herif, beni kıskandın, beni geri bıraktın. Benim hayatımı kararttın Haşmet Efendi, umarım sen de gün yüzü görmezsin!” diye ilendi Senem, evin önünde istikametsizce dolaştı, kendi terliklerinin hiddetli şaklamasını dinledi.

 

“Hasis düşüncelerin ve hiçbir yere varmayan hatırlamaların girdabında boğulmak yerine, bari başka konulara geçeyim,” deyip gülümsedi.

 

Sami, sabaha karşı çifte gitmiş miydi? Yoksa alışveriş yapması, gazyağı, gripin, pil gibi şeyler başta olmak üzere zerzevat alması mı gerekiyordu?

 

Bugün Pazartesiydi ve Burhaniye’nin pazarıydı. Yok canım, bu iş güç zamanında Sami, Burhaniye’ye gitmezdi. Öyleyse öğlen muhakkak buluşurlardı.

 

Senem’in kalbi çarpmaya başladı, içinden çılgınca bir yerlere koşmak geldi. Annesi ile babasının bir an önce evi boşaltmalarını diledi.

 

Hemen günlük rutin işlerini halledecek ve Sami ile görüşmenin yolunu arayacaktı.

 

Pazartesi günleri, birçok insan pazara, bir kısmı da çifte çubuğa gittiği için köyde insan kalmazdı. Sami, görünmeden eve gelebilirdi. Çay yapardı sevdiğine. Uzun uzun sohbet ederlerdi, sonra utana sıkıla, bakışları başka taraflara kaya kaya sarılırlardı, hatta öpüşürlerdi.

 

Senem heyecanlanırdı, sonra nutku tutulur, kaskatı kesilirdi. Sami cana yakınlıktan uzak gevrek gevrek gülerdi.

 

Senem, çocukça delilenirdi, ardından siniri saman alevi gibi geçiverir, tebessüm ederdi ve Sami’ye şefkat duyardı; elleriyle sevdiği adamın yüzünü, gözlerini, kaşlarını ve yağlı saçlarını okşardı.

 

“Yok yok çay yapmam. Sıcaklar bastırmış hâlâ çay mı içilirmiş. Çocuk gönderir, Kör Bakkal’dan efe gazozu aldırır gelirim. Efe gazozu içeriz serin serin,” diye düşündü.

 

“Paranın üstünü benim için Kör Bakkal’a gidiveren çocuğa veririm. ‘Bizim oğlan, koy cebine’ derim. Çocuğu mutlu ettiğim için kendimi iyi hissederim. Babam gibi kıtipiyoz ve pinti değilim ben.”

 

Evin üst katından takırtılar ve ayak sesleri duyuldu. Kansırarak merdivenlerden inen babasının suratı asıktı, anlaşılan hâlâ öfkesi ve nefreti geçmemişti.

 

Haşmet Bey, kızının yüzüne bakmadan yüznumaraya gitti.

 

“Kalktın mı kızım?” diye sordu Ferişte Hanım, havada bir mersin kokusu, yuvadan uçacak bir kızın ardında bıraktığı hüzün belirdi.

 

“Kalktım anne, günaydın!” diye cevap verdi Senem.

 

“Kahvaltı’yı da hazırladım.”

 

“Aferin benim güzel, hünerli kızıma, on parmağında yirmi marifet maşallah!” dedi annesi ve on sekiz yaşındaki kızına sıkı sıkı sarıldı, onu defalarca ıslak ıslak öptü.

 

Senem bu aşırı sarıp sarmalamadan rahatsız olsa da ses etmedi. Ferişte Hanım, bu günlerde kızına çok düşkündü. Arada kahırlı kahırlı iç çekiyordu.

 

Senem, bunu nişanlılığına ve birkaç ay sonra Sami ile bir yuva kuracak olmalarına bağlıyordu.

 

“Evimizin saçağına konmuş baykuş da sabaha kadar çığlık attı bu gece. Uyutmadı.” dedi Ferişte Hanım.

 

Baykuş’un ötüşünü ve tıkırtılarını kendisi de duymuş olmasına rağmen Senem, herhangi bir yorum yapmadı.

 

Fazla konuşulmadan, arada öksürmeler ve nefes verişler eşliğinde kahvaltı yapıldı. Yapılacaklar, düğün hazırlıkları için sipariş verilmesi gerekenler bir kâğıda not edildi.

 

Şehir kıyafetlerini giyen, Haşmet Bey ile Ferişte Hanım kamyonete bindiler ve Burhaniye Pazarı’na doğru yola çıktılar.

 

Annesi, tam kamyonet hareket ederken, kızına bir göz attı. Fısıltı halinde, dikkat etmesini, babasının hâlâ ona bozuk olduğunu, etrafa gözcü koyabileceğini, onun deliliğini kızının bilemeyeceğini, bu nedenle tetikte durmasını söyledi.

 

Senem, gözleriyle “Tamam!” dedi, uzun kirpikleri yavaşça kapandı açıldı. Fakat umursamadığı, bildiğini okuyacağı az çok belli oluyordu.

 

Küçüklüğünden beri, hayatta kendi değerli şahsiyetinden, zeytin ağacı yetiştirmekten, kilosu çok pahalı çam fıstığından, sıraya dikilmiş üzüm bağından ve daha çok dana besleyip keş para yapmaktan başka bir amacı olmayan babasını hiç sevmemişti.

 

Kanaviçe işlediği arkadaşlarının yanında ondan ‘Haşmet Efendi’ diye bahseder, gönlünce paskallıkta bulunurdu. Babasının hayat karşısındaki duruşuyla alay eder, hakkında kinayeli kinayeli konuşur, kimi zaman da (yaylanarak yürüyüşünün) taklidini yapardı.

 

Kamyonet sallana takırdaya dönemeçten aştıktan sonra Senem, derhal evi havalandırdı, kalın yorganları topladı, ortaları çökmüş döşekleri pataklayıp yüklüğe koydu.

 

Çingene süpürgesiyle tüm odaları süpürdü. Suyunu iyice köpürte köpürte bulaşıkları yıkadı.

 

Evin önlerini süpürürken tozumasın diye suladı. Yalnız, bu çalı süpürgesi vadesini doldurmuştu, müsait bir zamanda sapını ve çalısını elden geçirmek gerekiyordu.

 

Ziraide kullanılmak için bir kenarda bekletilen kükürt torbalarını, gübre çuvallarını yerine yerleştirmek için, ter içinde tekmeledi, ağzı mıh gibi kapalı plastik Rogor şişelerini, cam ambalajlı Dursban 4’leri tahta raflara gelişigüzel koydu, bazılarını çoluk çocuğun erişemeyeceği ve tavukların didiklemeyeceği karanlık damlara götürdü.

 

Ortalığa saçılan, babasının yapıp sattığı çapa, balta saplarını bir kenara topladı. Küreği güzelce kavradı, kedi pisliğini toprağıyla birlikte alıp çöpe attı.

 

Beklentiyle etrafında dolanan tavukları yemledi, onların buğdayları yiyişine seyre daldı; baş horoz, yeni yetme erkekleri, yetişme çağındaki bülüçleri sürekli azarlayıp yemden uzaklaştırıyordu, fırsatını bulduğunda da gagalıyordu. Senem, horoza çalı süpürgesiyle haddini bildirdi.

 

Köyde kalmış birkaç genç kızın evinden müzikler yükseliyordu. O gün evde işlenenlerin sanki tamamı müzik setlerinde Ferdi Tayfur dinliyordu.

 

“Gurbetin kahrını sen çekemezsin!”, “Huzurum kalmadı fani dünyada!” ve “Senin bu yaptıklarına çok içerledim,” dizelerine karışıyordu.

 

Bir taraftan “Çeşmenin başına bir güzel inmiş,” çalarken, diğer yanda “Sorma tek kelime anla halimden, atma karanlığa tut ellerimden, sensiz bu dünyada söyle neylerim, bir gün bir köşede çürür giderim.” nakaratı ortalığı inletiyordu.

 

Öğlen olmuştu, Ferdi Tayfur’a dalmışken vakit nasıl da geçmişti. Sami, hâlâ ortalıkta görünmemişti, haber de yollamamıştı, hiç olmazsa cama taş atmamış veya evin altındaki yabani incir ağaçlarının içinde, aralarında şifre olan homurtuları da çıkarmamıştı.

 

Senem’in içi sıkıldı, olumsuz bir şey mi olmuştu, Sami kendisinden habersiz Burhaniye’ye mi gitmişti, yoksa bir şehir hanımefendisine mi tutulmuştu? Sami düğüne yakın nişanı atarsa, hafazanallah Senem o zaman ne yapardı.

 

Briket duvarın üstüne oturup boynu bükük beklemeye başladı. Aradan çok seneler, zemheriler, hamsinler ve çocuk bayramları geçti.

 

Senem kendine geldiğinde, demir kapının önünde bir 250 Jawa motosiklet durdu.

 

Tedirgin ve terlemiş bir Genç, “Kolağası mevkiinde çift süren Sami’nin, çifti tam öğrenememiş ve biraz da huysuz olan öküzlerin başında beklemesi gerekiyormuş,” diye fısıldadı.

 

Etrafını kollayıp motosiklet çevirmek için hamle yapan Genç, büğelek ısırığıyla sabandan, boyunduruktan kurtulup zarara girmemeleri için, Sami’nin öküzleri bırakıp gelemediğini, Senem’i muhakkak kolağasındaki bahçede beklediğini heyecanla ekledi.

 

Gözleri parlamış Senem, çok teşekkür etti. Briket duvardan atlayıp tavukları ürküttü, merdivenleri koşarak çıktı. Yüklük’ün yanındaki girintide, kıt imkânlarla banyo yaptı. Temiz elbiselerini giydi, al yazmasını çattı.

 

Evden çıktı, biraz ana yoldan yürüdü, evin işlerini hallettikten sonra yayladan gelecek bir arabaya binip pazara gidiyor numarası yaptı.

 

Çevresini kolaçan ettikten sonra Tırışka Deresi’ne saptı ve koşturdu, eğrelti otlarının arasında üç köpek bir olmuş, sıska bir köpeği parçalıyorlardı.

 

Taşların üstünden sekerek geçti Senem, yüreği ağzında, kale içi denilen mevkiden kolağasına, palas pandıras indi.

 

Sami, onu her zaman ki gibi sırıtarak bekliyordu. Ağzının kenarında yamulmuş bir Maltepe sigarası vardı.

 

“Aceleden Kör Bakkal’a uğramayı unuttum, efe gazoz, ezgi gofreti, piknik bisküvi falan, bomboş geldim,” dedi Senem, yüzünde utangaç ama samimi bir ifade vardı.

 

Sami “Olsun geldin ya, bu bana yeter,” dedi.

 

“Tırışka Deresi’nde, köpekler birbirlerini yiyorlardı, bana da saldırırlar diye ödüm koptu!” dedi Senem, oturacak bir yer aradı.

 

“Boş ver köpekleri şimdi, gel bakalım buraya, kaç gündür burnumda tüttün.”

 

İki sevgili, geniş bir pırnal çalısının arkasına çöktü. Oturabilmek için, ak kayır denen toprağı eşelemek gerekti.

 

Senem, geçen gün Hacıhüseyinler Köyü’ndeki düğüne gelmediği için yavuklusuna surat yaptı, tatlı tatlı çemkirdi. Sami, kızın gönlünü ustaca almasını bildi. Birbirlerine sarılıp tabiatı seyre koyuldular.

 

Bahar; tüm canlılığıyla insana hayat aşılıyor, nefis kokuların, papatyaların, lalelerin, gelinciklerin, sağır kulakların, deve güllerinin, erguvanların, katırtırnaklarının, ayı kulaklarının ve badem çiçeklerinin içinde yer almanın, alacalı bulutların altında nefes alıp vermenin ne kadar güzel, bahşedilmiş ve ayrıcalıklı olduğunu fısıldıyordu.

 

Her yanı işgal etmiş arıların hiç aceleleri yoktu. Nasıl olsa dünya kadar malzeme vardı ellerinde. Bir çiçeğin üstünden kalkıp diğerine konuyorlardı.

 

Ortalık renk cümbüşü içinde, beyaz çiçek polenlerinin oradan oraya gezmesiyle renkleniyordu.

 

Badem ağaçlarının boyunlarını bükmüş tomurcuklarında, çamların, incirlerin ve zeytinlerin dallarında dikkat etmezsen fark edilmeyecek bir esinti vardı.

 

Uzaklarda, bir sisin içinde Edremit Körfezi, aydınlık rüyalar gibiydi.

 

Senem, sevdiğine bir daha sıkı sıkı sarıldı, heyecanla, korkuyla karışık nefes verdi; düğün günlerinin gelmesini, bir an önce mutlu yuvalarını kurmalarını temenni etti.

 

Senem, Sami’ye, Hasan Boğuldu Hikâyesi’ni ve Sarıkız Efsanesi’ni bir kez daha, hüzünlenerek ve dalıp giderek anlattı.

 

İkisinde de bir uyku hali belirdi. O vaziyette otururlarken ne kadar zaman geçtiğini unuttular.

 

Birden köy tarafından, küflü künklerin içinden geçen kirli sular gibi boğuk bir homurtu duyuldu.

 

“Eyvah babam geri gelmiş,” diye inledi Senem, karnını tuttu, gayri ihtiyarı al yazmasını başından çekti.

 

Haşmet Efendi, kızının kolağasında, Sami’nin yanında olduğunu nasıl da anlamıştı? Takip mi etmişti? Kızını eliyle koymuş gibi bulmuştu. Yoksa birisi müzevirlemiş miydi?

 

Haşmet Bey “Çabuk eve dolaş şırfıntı, beni indirme oraya, gelirsem ikinizi de öldürürüm, siz beni ele güne rezil rüsva ettiniz, erdiniz yettiniz gayri, ben sizde gördüm böyle mendebur şeyleri, azgın, kanare köpekler!” diye haykırıyordu.

 

“Sami, babam, ne yapacağız şimdi? Sami, sana diyorum yalvarırım, bir şeyler yap!”

 

“Senin böyle bir halt karıştıracağını hıyallıyordum, ben sana düğüne kadar görüşmeyeceksiniz demedim mi? Ben, ellerde olmayan, kimsenin yapmadığı işleri sizde gördüm. Elden günden, duymadığım müstehzi, ağır, küçültücü laf kalmadı. Sen benim izzeti nefsimi ayaklar altına aldın musibet… Sen gel bakalım eve, ben sana dünyanın kaç bucak olduğunu gösterivereyim. Eve dolaş çabuk!”

 

Senem, tirfil çiçeklerinin, çakırdikenlerin, hardalların ve pamukçukların arasında oraya buraya koşuyor, ak kayırları lastik ayakkabıları ile eziyor, çatal donunun kurumuş kalmış kazıklara takılmasına aldırmıyordu.

 

Sami’nin bir çare bulmasını, babasıyla konuşmak için kendisiyle birlikte eve gelmesini veya ‘ben çağırdım’ diyerek heybetle babasının karşısına dikilmesini bekliyordu.

 

Aslolan bu değil miydi? Hakaret veya dayak yiyeceklerse bile, bir ve beraber olmaları lazım gelmiyor muydu?

 

Edremit’in ova mahallelerinden olan Hasan, çok sevdiği Emine’ye, kendisini ispatlamak için, sırtına bir tuz çuvalı alıp Emine’nin dağ köyüne doğru yola çıkmamış mıydı?

 

Koyakları aştıkça çuval giderek ağırlaştığı ve tuz da sırtını yaktığı için, kızgın bedenini hararetle attığı bir derede boğulmamış mıydı, zavallı? Bu nedenle o bölgeye Hasanboğuldu denmemiş miydi?

 

Kazlara ve Edremit’in mor dağlarına hükmeden Sarıkız, hacca giden babasına verdiği sözde inançla durmamış mıydı, kendisine iftira atanların karşısında haklı çıkmamış mıydı ve sonunda erenlere karışmamış mıydı?

 

Senem, Sami’nin kesinlikle kendisini bırakmamasını istiyor, telli duvaklı olmasa da mecburen, o an, kolağasından bir yerlere (hep anlattığı Çanakkale’deki bonkör ve üst sınıftan akrabalarının yanına) kaçırıp gitmelerini temenni ediyordu.

 

Fakat Sami, ‘tembele iş buyur sana akıl öğretsin’ hesabı Senem’e, yol gösteriyor, ‘şuradan gidersin, Haşmet Baba’ya şöyle şöyle dersin’ diyordu.

 

Genç kız, boynunu büktü, inanamadı, tanıyamadı, bıçkıyla biçildikten sonra dereye devrilen bir meşe ağacı gibi kırıldı, biraz önce koşarak geldiği yokuşu kan ter içinde çıktı.

 

Son tümseği aşmadan önce,  bir umutla, bir kez daha aşağıya baktı, Sami Efendi, bir Maltepe sigarası yakmak için uğraşıyor, etrafında dolanan savsaklı bir arıyı kovmak için öfkeli hamleler yapıyordu.

 

Tırışka Deresi’nde, eğrelti otlarının arasında, bir köpek boylu boyunca yatıyordu; sarı dili ağzından dışarıya çıkmıştı.

 

Senem, kokmaya başlamış, kara sineklerin başına üşüştüğü leşe bakmamaya gayret etti.

 

Ferdi Tayfur, “Ananın babanın eli yüzünde. Ümit verenlerin durmaz sözünde. Sakız oldun el âlemin ağzında. Bırak şu gurbeti garip sevdiğim.” diyerek, sanki kötü şeylere engel olmak istercesine bağırıyordu.

 

Senem, evlerinin etrafında birkaç tur attı, en sonunda eve yöneldi. Haşmet Bey, Senem daha bahçe kapısından girmeden, çapa sapıyla kızına saldırdı.

 

Kızının ne orospuluğu, ne utanıp arlanmazlığı, ne de babasının şerefini iki paralık ettiği kalıyordu.

 

Senem’in, o an, kolağasında Sami’yi hiç öpmediğini ve koklamadığını düşündüğünü bilmiyordu tabii; kızının neresine denk gelirse vuruyordu.

 

Zavallının kıyafetleri yırtılmış, her tarafı kara çürük içinde kalmıştı. Ağzından burnundan pıhtılı kanlar geliyordu.

 

Hiç “Yapma baba, kurbanın olayım vurma!” dememişti Senem, engel olmaya da çalışmamıştı babasına. Yalnız, gücü, gayreti tükenmişti; çentilmiş bir dal gibi kendini bırakıverdi.

 

Evladının evsilmiş halini görmesine rağmen kılı kıpırdamayan Haşmet Bey, bahçe kapısını sertçe çekti, kamyonetine atladı, Burhaniye Pazarı’na gitti.

***

Yarım saat kırk beş dakika sonra, Senem’in bugün müzik setini açmadığını, Ferdi Tayfur dinlemediğini anlayan ve biraz önce evden bir takım sesler geldiğini de az çok işiten kız arkadaşları, ona bakmaya geldi.

 

Yaşananı; her ailede olan, arada varlığını hatırlatmak isteyen bir babanın sövüp sayması gibi bir mesele sanan kızlar, bahçe kapısını açar açmaz, ürpertici manzarayı gördüler.

 

Vakit yitirmeden, yoldan geçen, henüz elden ayaktan düşmemiş bir Nine’ye haber verdiler ama şahit tutulmak istemediklerinden veya korktuklarından evlerine dağıldılar; kapılarını kapattılar, perdeleri çektiler.

 

Senem’in, evin önünde kıpırdamadan yattığını gören Nine, ak bürgüsünü savurarak yanına geldi. Durumunun vahametini anladı. Ardından nefes nefese Köy Kahvehânesi’ne koştu.

 

Kahvehânenin önünde birkaç ihtiyar ve tuzu kuru orta yaşlı vardı; kimisi bastonuna dayanmış, kimisi tahta sandalyesine kaykılmış, Senem ile Sami’nin dedikodusunu yapıyorlardı.

 

Haşmet’in bu işe bir türlü dur diyemediğini, yumruk kadar kızına söz geçiremediğini hiç yakıştıramıyorlar; onu esefle kınıyorlardı.

 

Netice itibariyle bunlar hep âhir zamanın desiseleriydi ve böyle giderse güneşin batıdan doğmasına ramak kalmıştı.

 

Olur muydu? Nerede görülmüştü? Fevkalade kötü örnek demekti? Böylelerini derhal köyden defetmek gerekti.

 

Dikip yetiştirmekten, çam kozalaklarından, zeytinlerden, bağdan bahçeden daha iyi ürün/verim almaktan bahseden, her mecliste kendisini ön plana çıkarmaya çalışan, hodbehot Haşmet’in kalıbına ve duruşuna yazıktı.

 

Oturanların arasında Senem’in öz amcası, Fikri de vardı; hafif kırarmış kasketini önüne eğmiş, elinde siyah saplı bir aşı çakısı, dişbudak ağacından kesilme sapan çatalı sivriltiyordu.

 

Nine, biraz utanarak Fikri’ye seslendi, “Oğlum buraya kadar gelir misin?” dedi.

 

“Fikri oğlum, aklım çıkacak, Köy Odası’nın önüne zor geldim, Allahtan olacak, seni buldum. Sizin Senem’i, Haşmet Efendi beter dövmüş, sebep ne bilmiyorum, her yanını mosmor edip bırakmış, kızı acilen doktora götürmemiz lazım, senin şu jeepi getir de gidelim, maazallah iç kanaması bile olabilir kızın,” dedi.

 

Pek şaşırmayan Fikri, umursamazca ellerini cebine soktu. Başka taraflara bakarak “Ayşe Nine, biliyorsun ağabeyim ile aram iyi değil benim. Haşmet ters adam, kalkar bana yanlış bir şey der, kaldıramam, başkasını bul veya bir şekerli şerbet yap içir kıza. Benden sana tavsiye, sen de karışma bu işlere!” dedi.

 

“Oğlum ne olacak, neden böyle yapıyorsun, bugün Pazartesi köyde kimse yok, ben kime gideyim, nerden vesait bulayım, o senin biricik yeğenin, kızın kafası gözü yarılmış, kaybedecek zaman yok diyorum sana, neden anlamıyorsun?” dedi Ayşe Nine, bir zaman karşısındakinin merhamete gelmesini bekledi.

 

Aklı, küçük oğluna yaptığı sapan çatallığında olan kara damak Fikri, hâlâ Kör Bakkal’dan tentürdiyot ve pamuk almaktan, Senem’i çıkarıp evine yatırmaktan bahsediyordu.

 

Fikri’nin yeğenini hastaneye götürmeyeceğine emin olan Ayşe Nine, doğrudan kahvenin içine daldı.

 

“Burhaniye’ye gidecek bir vesait lazım, yitirecek vakit yok!” diye bağırdı.

 

Birkaç ihtiyar ve tuzu kuru orta yaşlı, utanmadan kahvehânenin içine kadar girmiş bunak kadın ile ilgilenmedi, hepsi duymamış gibi yaptı ve Turgut Özal’dan, Süleyman Demirel’den konuşmaya geçti.

 

“Sizin erkekliğinize tüküreyim ben,” diyen Ayşe Nine, sunturlu küfürler ede ede Senem’in yanına seğirtti.

 

Senem, sanki biraz yattığı yeri değiştirmişti, ama hâlâ kıpırdayamıyordu. Kızın kesik soluk alış verişleri duyuluyor, arada ağzından “Iııh!” diye bir hırıltı çıkıyordu.

 

Ayşe Nine, “Kızım sen kalkmaya mı çalıştın, buraya yuvarlandın mı yoksa? Gel bakalım, senin bir elini yüzünü yıkayalım,” dedi, kızı zorla tuttu kaldırdı, çeşmenin başına götürdü.

 

Senem, şimdi de safra hastalığı çekenler gibi büyük büyük öğürüyordu.

 

“Sen beni bekle burada kızım, biraz daha dayan. Ben hemen geliyorum.”

 

Ayşe Nine, Madra Yaylası’ndan gelen bir arabayı durdurmak için yol sapağında bekledi.

 

Kayalar kadar ağır, ısıran, yakan, üşüten, acı veren ve eziyet eden zaman geçti.

 

Burhaniye Belediyesi’nin bir kamyoneti göründü. Ayşe Nine, el kaldırıp kamyoneti durdurdu, durumu taşıtın içindekilere anlattı. Görevliler duyarlılık gösterdiler, direksiyonu o tarafa kırdılar.

 

Senem kamyonete alındı, yola çıkıldı.

 

Düdüklü adında, bütün Burhaniye’ye dağıtımı yapılan ‘iyi su’ deposundaki arızayı onarmaktan gelen bir işçi, kıza ne olduğunu sordu.

 

Ayşe Nine “Hayırsız babası dövmüş!” diye cevap verdi.

 

“Vay yavrum pek de güzelmiş, insan kızına nasıl kıyar, nasıl el kaldırır yahu? Koklayacak bir evladı olmadığı için ömrünü özlemle geçiren insanlar var be!”

 

“Kimin hasreti, ötekinin nefreti demişler oğlum.”

 

İtdirseği’nden aşağıya inilirken arabayı kullanan görevli, ağır bir ufunet hissetti, tedirgin oldu. Arkadaşlarından birisine, kızın ağzını, üstünü başını koklamalarını söyledi.

 

Zirai ilaçlardan anlayan diğer görevli “Arkadaş bu kızın ağzı Rogor veya Dursban 4 gibi bir madde kokuyor,” dedi, öngörü sahibi insanların ketumluğuyla.

 

Ayşe Nine “Rogor, Dursban 4 ne demek oğlum?” diye afallayarak sordu.

 

“İkisi de tarım ilacı, zehir zehir… Hem de çok kuvvetli…”

 

“Vay başımıza gelenler… Rogor mu? Dursban 4 mü? Senem zehir mi içmiş? Aç gözlerini güzel yavrum!” diye bağırdı Ayşe Nine.

 

Kamyonet, gacır gucur yaparak var gücüyle hızlandı. Edremit Devlet Hastanesi’ne gidildi. Koşuşturmalar ve metalik gıcırtı içinde, Senem yoğun bakıma alındı.

 

“Kızın midesi yıkanacak,” dediler. “Bu kızın ailesi nerede?” diye ruhtan uzak bir heyecanla sordular. Yine telaş içinde oraya buraya koşturdular.

 

Kapılar kapandı, kapılar açıldı. Kaygan zeminlerde kunduralar kaydı. İç odalarda gölgeler uzadı.

 

Burhaniye Pazarı’na haber saldılar. Burhaniye Belediyesi’nin görevlileri ifade vermek için alıkonuldu.

 

Ayşe Nine nereye gideceğini, ne yapacağını şaşırdı, yüksek tavanlı soğuk koridorlarda umutsuzca bekledi, ak bürgüsünü ağzının içine alarak hıçkırdı.

***

22 Nisan Pazartesi akşamüstü, Burhaniye Pazarı’ndan, Anadolu pikaplar, massey ferguson traktörler, willys jeepler, dodge kamyonetler, fiat 50 NC kamyonlar, ağır ağır ve kederle köye dönüyorlardı.

 

Evlerde, kahvelerde müzik setlerinden, teyplerden çalan Ferdi Tayfur şarkıları kapatılmış, tünemek için kendilerine bir yer bulmuş serçeler, kumrular sus pus olmuş, bülbüller de uzak diyarlara kaçıp gitmişlerdi.

 

Duyar duymaz, göstermelik hareketlerle ve hesaplı bir içine kapanmayla, Edremit Devlet Hastanesi’ne koşmuş, Amca Fikri’nin jeepinin içinden Ferişte Hanım’ın yürek yakan haykırtısı duyuluyordu.

 

Kadın adeta tüm köyü yıkıyordu.

 

“Ben ona çok söyledim. Ben kızıma neler neler dedim. Bunlara lüzum yok, şunun şurasında düğününüze ne kaldı dedim. Sami denen lanet, bir türlü kızıma rahat vermedi. Sami denen Allah’ın belası, kızımı yedi, gitti kızım, gitti gencecik… Allahım ben bu acıya nasıl dayanırım? Ben sana ne yaptım da sen bu ateşli acıyı bana reva gördün? Ah benim kara gözlü Senem’im, gelinlik giydiğin günleri göremedim. Ben yavruma çok söyledim. Ben kızıma neler neler dedim. İçim yanıyor…”

 

Ferişte Hanım, arada kocasına da ileniyor, galiz sövgülerde bulunuyordu fakat bunlar fazla duyulmuyor veya anlaşılmıyordu.

 

Ayşe Nine, Ferişte Hanım’ı tutmaya çalışıyordu; zavallı anneyi zapt etmek, sakinleştirmek kolay mıydı?

***

Hısımı akrabası tarafından, gözetim altına alınıp köyden kaçırılan Sami, ilkin Burhaniye Jandarma Komutanlığı’na götürüldü.

 

Sami, Jandarma Komutanlığı’nda sakin sakin anlattı.

 

Adı geçenin nişanlısı olduğunu, bu elim olaya çok üzüldüğünü, Senem’in psikolojisinin bu kadar bozulduğunu bilmediğini, fakat yaşananın kendisiyle bir alakasının olmadığını, o gün köyde, kolağası mevkiinde çift sürdüğünü, Senem’in onun yanına gelmediğini, görüşmediklerini ve Haşmet Bey’in külhani bir adam olduğunu herkesin bildiğini, başından beri kızını kendisine vermek istemediğini, bu yüzden son zamanlarda çok saldırganlaştığını söyledi.

 

Hatta Haşmet Bey’in kızına saplantılı bir şekilde bağlı olduğu gibi şeyler de ilave etti.

 

Burhaniye Jandarma Komutanlığı’ndan çıkan Sami, alelacele Çanakkale’ye, ehemmiyetli akrabalarının yanına uğurlandı.

 

Sami’nin yanında 250 Jawa motosiklet ile Senem’e haber getiren Genç vardı, onun cebine de yüklü miktarda para konulmuştu.

***

Pazartesi gecesi köyde sadece arada anıran eşeklerin, buzağısından ayrı kaldığından veya açlıktan bağıran ineklerin, çift sürmekten yorgun düşmüş öküzlerin sesi duyuldu.

 

Kahveler kapanmış, tek tük televizyonlar ve radyolar hiç açılmamıştı. Yaşanan acı, kameriyeli evlerin üstlerine katmerli katmerli çökmüştü.

 

Yalnız, köpekler, yakınlarına kadar çakal sokulmuş gibi, hep birlikte sabaha kadar havladılar, kimi zaman da uludular.

 

Akşamdan, Hacıhüseyinler Köyü’nden çağrılan Molla Hanım’ın gelmesi beklendi. Molla Hanım ertesi gün kuşluk vakti köye giriş yaptı.

 

Senem; ağlamalar, bağırmalar, yırtınmalar eşliğinde yıkandı, paklandı.

 

Köy Camii’nin önüne getirilen tabutun üstünde Senem’in al yazması ve giymek kısmet olmayan beyaz gelinliği vardı.

 

Bir gün önce pervasızca dedikodusunu yapanların tabutunu taşıdığı Senem, bir Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda, serin kara selvilerin arasına kazılan bir mezara gömüldü.

 

Mezarın üstüne, yeşil yapraklı mersin dalları, demet demet papatyalar, laleler, gelincikler, sağır kulaklar, deve gülleri, erguvanlar, katırtırnakları, ayı kulakları konuldu.

 

İlkokul çocukları, okulun önünde trampet çalıyorlardı. Arada kesik kesik marşlar ve şiirler duyuluyordu.

 

Çok büyük bayram bu bayram,

Herkese kutlu olsun!

Çok büyük bayram bu bayram,

Herkese mutlu olsun!

 

O günden sonra, köyün ilköğretim okulunda yapılan 23 Nisan şenliklerinde, Senem’in ruhunun da orada bulunduğuna, siyah ya da mavi önlüklü öğrencilerin oynadıkları oyunlara neşeyle katıldığına, söylenen şiirleri mutlulukla tekrar ettiğine ve kimi zaman çocukların, geçmişte yaşadıklarını çoktan unutup dünya telaşına dalmış seyircilerin arasında gönlünce dolaştığına inanıldı.

 

Erenlere karışmış Senem’in, okulun önünde, beyaz gelinliğiyle, sevinçle koşmasına şahit olanlar da vardı.

 

Senem’in bu dünyadan göçtüğü gün, Ferişte Hanım’ın ağıtlarını şaşkınlıkla ve korkuyla dinleyen, sonraki zamanlarda, sorup soruşturarak Senem’in hikâyesini ayrıntısıyla öğrenen bir çocuk vardı.

 

Bu çocuk, bir Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı günü, Senem’i, ilkokulun önündeki çiçek tarhlarının arasında gördü, ama yaşadığı ürpertici olayı kimseye söylemedi ve bir gün bu satırları kaleme aldı.

 

Fatih ALTINBEYAZ

 

 

BENZER KONULAR
YORUM YAZ