Pus/Öykü/Mezide Yılmaz

reklam
08 Temmuz 2020 0

PUS

Sabahın alaca karanlığında soluğu ormanda alıyor, puslu havada nereye saptığıma dikkat etmeden, yürümeye devam ediyorum. Havanın pusunu sever, ürkütücü bir huzur bulurum. Yeni doğan günde içime işleyen soğuk, nefes kesiyor. Yolumu bulmaya çalışırken soluk soluğa kalıyor, tam çıktım dediğim anda yeniden ormanın derinliklerinde kendimi buluyorum. Yaklaştıkça tüm heybeti ile karşımda beliren çam ağacının yaşlı gövdesine sırtımı dayıyorum. Bir yandan da karaçamın sert gövdesinde elimi gezdirerek, nefesimi düzene sokmaya çalışıyorum. Parmaklarıma bulaşan reçinesine bakıp, gülümsüyorum. “Ne mutlu sana, yaralarını kendin iyileştiriyorsun. Gözyaşlarım da, benim reçineli tomurcuklarım. Derin çatlaklı, kalın ve gri renkli kabukların ne çok bana benziyor. Kendimi korumaya çalıştıkça, kabuklarım kuruyup çatlıyor” dedikten sonra istemeden ellerim örgülü saçlarıma gidiyor.

“33 yıllık ömrümde bir kez ördün, belki bir daha örersin diye saçlarımı kestirmeye kıyamadığımı biliyor musun? Zehra annem, saçlarıma belik yapmayı öğretmişti. ‘Saçını üçe ayır, önce sağdaki tutamı ortadakinin üstünden at, sonra soldakini. Her bir hareketinle saç tutamlarının yerini değiştirerek sonuna kadar devam et.’ Dokunuşlarının izlerini silmemeye çalışarak, tutam tutam özlemime ilmek atıyor, saçlarımı örmeye devam ediyorum.

Senden aldığım iri yeşil gözlerimdeki hüznün, yüzüme yansıdığını söylüyorlar. Hayallerine gökkuşağı çizen, iki belikli o minik kız nerde? Kaybettim onu, bulamıyorum. Kimim ben? Topal Ayşe’nin kızı, Elif. Biliyor musun, yatağa girdiğimde hâlâ aynı sesi arıyorum? Katran karası gecelerin girdabında boğulurken, yürüme döngüne sımsıkı sarılıp, derin derin nefes almaya çalışıyorum. Kulağım, birbiri ile uyumsuz düzgünlükteki adımlarında. Bacağını sürükleye sürükleye yürürken, sol ayağının ağırlığını yere inen pat sesi ile duyurur, tutturduğun bu ritimle devam ederdin. Bu döngü ninni gibi gelir, huzurla kendimi uykunun kollarına bırakırdım. Pamuk yumuşaklığındaki nasırlı ellerin, saçlarımı okşarken ‘güzel kızım annenin kaderini yaşama’ dediğinde rüya mı, gerçek mi ayırdına varamazdım? Gündüz esirgediğin sevgini, rüyamda beş kelimeye sığdıracaksın diye gözlerimi kapar, hemen uykuya dalmayı dilerdim. Seni ne çok özlediğimi bir bilsen.” 

 

Güneş yükselip, pus çözüldüğünde ormandan çıkmış Güle Ayan’ın kapısına gelmiştim. ‘Hadi gülümse. Bakıma ihtiyacı olan bu insanlar sana emanet. Karanlığı, aydınlığa çevirme zamanı.’

“Elif hanım, günaydın.”

“Günaydın Emine hemşire hanım.”

“Ali amca, bu sabah çok huzursuz. Kahvaltısını yapmadığı gibi, ilaçlarını da içiremedik.”

“Şimdi yanına gidiyorum, ben ilgilenirim.”

Ali amcanın odasına girdiğimde, yüzüme tebessüm yerleştirmeyi başarıyorum. 

“Günaydın Ali amcam.”

“Elif, iyi ki Huriye teyzen bu gülleri dikmiş. Şu bahçenin güzelliğine bakar mısın? 

Sabahları bahçede kırmızı güllerin arasında dolaşmanın hazzı bir başka. Ne zaman diktiğimizi anlatmış mıydım?”

“Ne zaman diktiniz, anlatırsan dinlerim.” 

“Yeni evliydik. Soğuk bir Mart sabahıydı. Huriye’mi akşam Arena tiyatrosuna, Zeki Müren’in Çay ve Sempati oyununa götürecektim. Tiyatroya ilk kez gidecek olmanın heyecanı ile yerinde duramıyordu. Elinde bir deste gül fidesi, ‘bunları bahçeye dikerken çabucak akşam olur’ demişti. Sonra da, hadi dercesine başını yana eğip, ılık kahve gözlerini süzerek benden onay beklemişti. Ona hayır demek mümkün müydü? Şimdi de, onun elleri ile diktiği güllerin toprağını havalandırıp, kuruyan yapraklarını temizleyerek yokluğuna alışmaya çalışıyorum. Bahçe çok emek istiyor kızım. Huriye’min emanetini diri tutmak lâzım.”

  “Canım Huriye teyzem, ne güzel anılar bırakmış. Şu saksıları azıcık kenara alacağım, pencereyi kapatıyorum artık, içerisi çok soğumuş. Güller yerini sevdi, iyi ki büyük saksılara almışız. Hırkanı da giymemişsin. Uzat kolunu. Bu tamam, şimdi de diğer kolunu uzat. Dur acele etme, düğmelerini de ilikleyeyim. Of, ellerin buz gibi olmuş. Hasta olmasan bari. Ali amcam sen bu sabah kahvaltı yapmamışsın, ilaçlarını da içmemişsin Emine hemşire çok üzülmüş.”

“Huriye’mi çok özledim.”

“Biliyorum, ne çok özlediğini. Ben de özledim. Ali amcam, avucunda ne var öyle sımsıkı tutuyorsun?”

“Baksana gül yapraklarına. Kurumuş.”

  “Sen kuruyan yaprağa mı üzüldün? Gel bak, şuradan tomurcuklanmış. Üst yaprakları yemyeşil, sabah güneşine nasıl da göz kırpıyor. Goncalar açtığında, buralar şenlenecek. Üzülme sen, hiç bir şey olmaz.”

“Elif kızım, Can ne zaman gelecek.”

“Can, yazın geleceğim dedi ya. İstersen telefon açarız, konuşursun.”

“Orada okuyacağım diye tutturdu. Okulu seneye bitiyor. Annesi de çok özledi, dört gözle bekliyor. Can, kalmaz oralarda. Kıyamaz annesine, okul bitince gelir.”

  “Ali amca unuttun mu, Can okulu bitireli çok oldu. Evlendi. Bir de kızı var.”

“Oğlum burnumda tütüyor, çok özledim.”

  “İzin verirsen şimdi sana sımsıkı sarılmak istiyorum. Senin şu hüzünlü gözlerine, mutluluğu getirmeyi ne çok isterim. Ruhuna çocuksu neşeyi, kahkahaları yerleştirmeyi. Siz olmasaydınız Gülyazı’dan kurtulabilir miydim? Huriye teyzem, kadınlara okuma yazma öğreteceğim diye köy yollarına düşmeseydi; bırak üniversite okumayı, ortaokula bile gidemezdim. Kim bilir, şimdi kimin kumasıydım?”

‘Ah canım Ali amcam, sana bir şey olursa ne yaparım ben. Bana bu acıyı sakın yaşatma. Saksıdaki gül bahçeni, Huriye teyzemin anılarını bana emanet edip, gideyim deme sakın. Onları yeşertememekten korkarım. Kalbime çok ağır gelir, taşıyamam. Senden başka kimim kaldı.’

 

***

“Elif hanım, Ali amcanın gerginliği sürüyor. Resim atölyesinden geldiğinden beri albümü elinden bırakmadı. Fotoğraflara bakıp, kendi kendine konuşuyor.”

“Bugün kafası çok karışık. En iyisi üstelemeyelim.”

  “Kızı gibisiniz, Ali amcayı uzun zamandır tanıyorsunuz herhalde?”

  “Yıllar önce saçları iki örgülü, gözü yaşlı küçücük kızın elini sımsıkı tuttular, bir daha da bırakmadılar. Kurdukları vakfın burslarıyla okudum. Yöneticisi olarak vakfa minnet borcumu öderken, şimdi ben Ali amcamın elini sımsıkı tutuyorum. Sizin beklemenize gerek yok, buradayım nasılsa. Baksanıza, varlığımızdan bihaber. Albümde her açtığı sayfaya uzun uzun bakıp, okşuyor. Kim bilir, gene hangi anılarında yaşıyor.”

  “Ah Huriye’m beni bir başıma bırakmayacaktın. Gül bahçem de, beni avutmuyor artık. Sensiz hiçbir şeyin tadı yok. Elif’i her gördüğümde o korkunç geceyi yeniden yaşıyorum. Ayşe kızım, o yemini verdirmeseydi keşke. Gerçeğin aynasına kapkara örtüyü çektik, yokmuş gibi davranıyoruz. O örtüyü kaldırarak, aynaya bakıp yüzleşememek ağır geliyor bana.  Kuzum benim, nasıl güzeldi. Oval yüzüne kocaman gelen, derin yeşil gözleri ile ürkek bakar, duruşundaki tedirginliği hissederdin. Koyu kestane saçları da, gözlerini belirlemeye yarayan çerçeveydi sanki. Bizim Can’dan beş yaş mı büyüktü? Yok, yok altı. 

Sabaha karşı karakola haber gelmişti. Çobanlar, dağda vahşi hayvan saldırısına uğrayan kız çocuğu bulmuşlar. O görüntü yıllar var ki, gözlerimin önünden gitmedi. Yavrucağın her tarafı kan içindeydi. Parçalamıştı çocuğu. Çobanlar korkup, dokunmamış bizi beklemişti. Oraya gittiğimizde, cenin pozisyonuna girmiş anasının rahmindeymişçesine ağaç köklerinin şifasına sığınmıştı. Küçücük bedeni yaprak gibi titriyordu. Titremeyle karışık sessiz iniltisi, kulakları sağır ediyordu. Raporumuzu tuttuktan sonra ilçeye hastaneye götürmüştük. Soldurmuşlar çiçeğimi. Çok berelenmişti. En çok da yüreği. 

Ailesinin sahip çıkacağını düşünürken, minicik çocuğa namussuz yaftasını yapıştırmışlardı. Babasının ve abilerinin bağırışları arasında, minik Ayşe korku dolu, ürkek, kocaman açılmış çağla yeşili gözlerini kırpmadan, gözlerimin içine bakıyordu. Çaresizliğin yakarışlarını yüreğimde hissetmiştim. Ayşe’min sessiz haykırışına bütün köy sağır olunca ne yapsın, o da kaderine boyun eğdi. On dördünde celep Osman’ın imam nikâhlı karısı, çocuklarının oyun arkadaşıyken Zehra’nın kuması oldu. Kendi gibi derin yeşil gözlere sahip kızıyla, topal Ayşe adı da yavrucağa o kâbus gecesinin yadigârı kaldı. Ah bahtsız Ayşe’m. Güzel kızım.” 

Gerçekliğin ağırlığı ile gözyaşlarım, hıçkırığa dönüşüyor. ‘Senin kaderini yaşamayayım diye minicik ellerimi, Huriye teyzemin avuçlarının içine neden koyduğunu yıllar sonra mı öğrenecektim?’

Nefes almak için ormana koşuyorum. Kendimi ağaçların iyileştirici gücüne bırakıp, tüm yüklerimden kurtulmak istercesine örgülerimi hızla açıyor, saçlarımı rüzgâra bırakıyorum.
Eğilip yavaşça ayakkabılarımın bağını çözüyor, önce ayakkabımı, ardından çoraplarımı çıkarıyorum. Bıçak gibi kesen soğuğa aldırış etmeden, çıplak ayaklarım ile özgürlüğüme koşuyorum. Kollarımı açıp, yüzümü güneşin kızıllığına dönüp, gözlerimi kapatıyorum. Yanaklarımdan bir damla gözyaşı süzülürken, dudaklarımda tatlı bir tebessüm beliriyor. Kendi etrafımda dönüyor ve “hayata kayıtsız gülümseme zamanı” diye haykırıyorum.

Mezide YILMAZ  

BENZER KONULAR
YORUM YAZ