Oyun / Yasemin Yücetürk

reklam
01 Haziran 2016 1

 

Küçüktüm. Apartman görevlisinin eve getirdiği boş kolileri görünce sevinmiştim. Annem kesin yeni bir oyun için getirtmişti bu kadar koliyi eve. Üst üste koyup büyük apartmanlar mı yapacaktık? Üzerlerine resim çizip hayal mi kuracaktık? Yoksa içlerine bir şeyler doldurup boşaltacak mıydık? Hepsinin içine tek tek baktım. Bazılarının içine girip kapaklarını kapattım. Yuvarlandım. Koridorda bir baştan bir başa sürükledim. Bir yandan kahkahalar atıyor, bir yandan da “Hadi ama anne, ne oynayacaksak oynayalım artık!” diyen gözlerle bakıyordum.Kartonların o kesif toz kokusu ile hapşırdım. Annem pencereyi araladı. Hafif bir rüzgar perdeyi kıpırdattı.  Gözündeki tek damla yaşı sildi. Bir koli alıp yatak odasına doğru yürüdü. Gardırobun sürgü kapısını gıcırdatarak itti. Dizlerinin üzerine çöküp en alt çekmeceyi açtı. Özenle ütülenip, katlanmış kıyafetlerini tek hamlede kucaklayıp kolinin içine koydu. Oyun başlamıştı.

     Kıyafetleri oyuncaklar, kitaplar, tabaklar, bardaklar izledi. Kolileri dolduruyorduk ama annem geri boşaltmama izin vermiyordu. Hepsinin üzerini bantlıyor, sonrasında kalemle bir şeyler yazıyordu. İyi ama, doldur boşalt oyunu böyle oynanmazdı ki, önce dolduracaktık, sonra boşaltacaktık. İşin eğlencesi buydu.  Tüm ısrarlarıma, ağlamalarıma rağmen bantları açmadı. “Şimdi sırası değil, sonrasında zamanı geldiğinde bantları açmana izin vereceğim, doldurduğumuz gibi boşaltacağız merak etme” diye sıkıca sarıldı. Öyle sıkı sarıldı ki, beni geldiğim yere,  ana rahmine sokmak ister gibiydi. Gözyaşlarımı elleri ile sildi, burnunu çekti.  Elime bir kalem verdi ve kolileri istediğim gibi boyamamı istedi. Doldur boşalt oyunundan,  boyama oyununa geçmiştik.

Ertesi gün dayım kocaman kırmızı bir kamyon ile geldi. Tıpkı benim kamyonuma benziyordu. Ben kamyonumun kasasına hayvanlarımı doldurup salondan mutfağa, mutfaktan arka odalara dolaştırırdım. Bazen ben otururdum kasaya annem çekerdi koridorda bir uçtan bir uca. “Daha hızlı anne, daha hızlı” diye bağırdıkça annem hızlanır, kahkahalarımız birbirine karışır, o uzun koridorda yankılanırdı.

Hazırladığımız kolileri asansörle indirip kamyona yüklediler. Bazı eşyaları geride bıraktığımızı fark ettiğimde anneme sordum: “Anne neden bunları götürmüyoruz yanımızda?” Annem vereceği cevabı önce kalbinde, sonra aklında tartıp derin bir nefes alarak gözlerimin içine baktı. “Çünkü gittiğimiz yerde o eşyalara ihtiyacımız olmayacak.” Gözyaşları orada kirpiklerinin arasında yer çekimine direniyordu. Babamın yatağı, masası, kitapları, kahve makinası o evde kaldı.

    Kolileri açtığımız ev, kapattığımız evden çok farklıydı. Ben basamakların en geniş yerinden duvarları tutunarak çıkıyordum. Duvarların boyası kalkmış kısımlarını elimle koparıp,benzetmece oynuyordum. “Anne bak bu bir dinozor, bu da bir kelebek,” Dinozor ve kelebeği renklendirmek isteyip de kalemi dokundurduğum an parçalara ayrılıyorlardı. Ben de daha da küçük parçalara ayırıp tencere içine koyup yemekçilik oyununa geçiyordum. Bir oyundan bir oyuna geçmek bu kadar kolaydı. Bir evden başka bir eve geçmek de bir oyun olabilirdi.

Bu evin oyunları da kendi gibi farklıydı.  Kapıları çarpmaca oynayamazdık bu evde.  Sadece bir kapı vardı, o da çiş yaptığımız yerin kapısıydı. O kadar yüksekti ki, kapı koluna ulaşmak için parmak uçlarında yükselmem gerekiyordu. Mutfak, salon, oda, koltuk, yatak, dolap hepsi aynı yerdeydi. Kamyonumu hızlandıracak bir koridor yoktu.

     Pencereler dar ve uzundu, tıpkı giriş kapısı gibi. Üstelik rüzgar estiğinde ıslık çalıyordu bu pencereler. Sandalyenin üzerine çıkıp yüzümü cama yasladığımda kulağıma doğru bir serinlik geliyor ve beni gıdıklıyordu. Kıkır kıkır gülüyordum. Pencerenin dışında az ötede kocaman gemiler vardı. Kırmızı, mavi renk renk gemiler. Gün boyunca gelip geçiyorlardı.  Gemileri saymaca oynayabilirdik bu evde. Önce büyük gemileri sayardık, sonra kırmızı olanları… Dumanı siyah olanları, beyaz olanları… Annem yanımda olduğu sürece,  bize her şey oyun olabilirdi.

    Uykusu yoktu annemin. Koltuktan bozma yeni yatağını mı garipsiyordu, banyodan gelen pis koku mu rahatsız ediyordubilmiyorum, ama çok az uyuyordu. Beni yatağıma yatırdıktan sonra çalışma masasının loş ışığında sürekli bir şeyler yazıyor, çiziyor, okuyordu. Sabahları gün doğmadan onu pencerenin önünde dışarı bakar görünce ben de yatağımda doğruluyordum. Acaba bensiz bir oyun mu oynuyor diye merakla yanına gidiyordum. Üşümeyeyim diye bana sarılıp parmağıyla denizin olduğu yeri gösteriyordu. “Bak, birazdan gökyüzü hareketlenecek, sarı, turuncu, beyaz, mavi renkler sırayla belirlenecek. Kuşlar uyanıp yeni güne doğru kanat çırpacak. Ve kırmızı bir top suyun içinden çıkıp göğe doğru yükselecek. O yükseldikçe ışığı dalgaların üzerinde yansıyacak. Ve biz önce aydınlanacağız, sonra ısınacağız.” Sesi o kadar yumuşak ve sevgi doluydu ki, kollarındaki sıcaklıkla beraber anlattıkları ile tekrar uykuya dalıyordum.

    Her sabah tekrarlıyorduk bunu yeni evde. Evimizde. Burası bizim yeni evimizdi. Annem öyle söylemişti. Sadece ikimizin eviydi. İkimiz yan yana olduktan sonra bize her yer evdi. Burada yeni komşularımız olacaktı, yeni oyunlar oynayacaktık, çok güzel vakit geçirecektik. Bütün bunları anlatırken gözleri ışıldıyordu, sesi coşkuyla çıkıyordu.  “Peki ya babam?” diye sorduğumda annemin gözlerindeki ışık söndü, yutkundu, ağzını açıp bir şey söylemek istedi ama sesi çıkmadı. O an anladım ki bu evde babama yer yoktu.

      Babam ara sıra geliyordu yeni evimize. Kapının aralığında durup beni bekliyordu. İçeri girmiyordu. Annem de gir demiyordu. O kadar küçüktü ki yeni evimiz, babam içeri girerse, annem hareket edecek yer bulamıyordu. Nefes alamıyordu. Babamın arabasına binip eski evimize doğru yola çıkıyorduk. Köprüyü geçerken yeni evimizin penceresinde gördüğüm gemileri daha yakından görüyordum. Ertesi gün dönerken babamdan ayrılmanın verdiği hüzün, anneme kavuşmanın verdiği sevince karışıp garip bir duyguya dönüşüyordu. Bu duygunun hiçbir oyunda tarifi yoktu.

     Küçüktüm. Bazı şeyleri anlayamayacak kadar küçük. Ama anladığım bir şey vardı ki,o bazı şeyler değişmişti. Kimse değişmesini istememişti, ama yine de değişmişti. Mahalle değişti, ev değişti, kapı, pencere, merdiven, kaldırım taşları, ağaçlar, parklar, manzara her şey değişti. Ama değişmeyen bir şey vardı,o da annem gibi her an yanımda olmasa da pencereden gördüğümüz denizin öte yanında babamın var olduğuydu.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

Avatar
Aynur

Çok yaralayıcı bir insanlık meselesi. Keşke birbirimizi olduğumuz gibi kabullenebilsek.
Çocuğun gözünden harika bir anlatım. Tebrikler.