Öyküşmek/ Birkan Akpınar

reklam
01 Haziran 2020 0

Öyküşmek (Öykünen, kendisine öykünülen) 

Evin küçük odası benimdi. Koridorun sağında kalan iki kapıdan biri. Diğeri mutfak. Mutfak dolabına yerleştirilen tencerelerin sesini, tencereleri yerleştirenle birlikte, ezici çoğunlukta annem olurdu, duyardım. Aradaki duvar gerçek sesi biraz boğar, koyulaştırırdı. Bununla ilgili kendi kendime oynadığım bir oyun bile buldum. Önce odamda sesi duyar, sonra numara verdiğim tencerelerin görüntüsünü aklımdan şöyle bir geçirir tahminimi yapardım.Hızla odadan çıkıp anneme sorardım. “Anne az önce hangi tencereyi yerleştirdin?”

Annem onca işin ortasında gelen bu soruyu hep anlayışla karşılar, gülümseyerek cevap verirdi. Bazı zamanlar verdiği cevapla yüzümün düştüğünü görünce kıyamayıp  şaka yaptığını söyler, ikinci bir tencereyle daha şansını denerdi. Amaç yüzümde kısa bir gülümseme ya da gülümseme olmasa bile bir gevşeme görebilmekti. Bu da annemin oyunuydu. Birbirimizin oyunlarından bazen haberdar bazen habersiz bu böyle sürüp giderdi.

Peki yüzüm neden düşerdi? Ya da neden zıplayarak sevinçle dönerdim odama? Tencere tıkırtısını duymamla başlayan bu oyunda hep aynı soru vardı kafamda. Onun gibi olabilecek miyim? 

Tencere oyununa dair tahminim tutarsa sevinç, tutmazsa hüzün duyardım. Çünkü tutturulan her tahmin hayalimin gerçekleşeceğini söyleyen bir fısıltıydı. Her iki ihtimalde de odamın perdesini aralayıp karşıdaki giriş kata uzun uzun bakardım. Bu bakış sırasında çoğu zaman evdeki sesleri duymaz olur, babamın enseme kadar gelmiş soluğunu bile hissetmezdim. Bu bakışın içinde yıllar geçer, nice bilinmeyen yollardan geçilir, türlü zamanlara türlü roller biçilir, çukurlara girilir çıkılır ve hayalin her anında biraz daha o olunurdu. Bu bakışla, gözümden bakılan yere halatlar atılır, ipler gerilirdi. Korkusuz bir cambaz gibi bu ipin üzerinde attığım her adımda o olmaya biraz daha yaklaşmış hissettiğim bir gösteriye başlardım. Onun yürüyüşünü kendime ekler, onun uykusuna kendim yatar, onun açlığını midemde duyardım. 

O. Biri küçük üç pencereli, daima tozlu, küçük balkonlu ya çekilmediğinden ya da pencereye yetmediğinden perdeleri hep yarı açık, soluk ışıklı evin tek sakini. O; yani Çetin abim. Ama o güne kadar kendimce koyduğum isimler vardı. Bilmiyordum daha Çetin’in Çetin olduğunu. 

Onu pencereden izlediğim, kendimi şanslı saydığım günlerden biriydi. Çetin abi yine o kırmızı kaplı kitabın başında otururken birden kalkmış,ceketini almıştı. Dışarı mı çıkacaktı yoksa? O sırada dış kapı açıldı. Siyah ayakkabılarını önüne bıraktı. Parmağının yardımıyla ayakkabıları giydi. Ayakkabı giymeye yardım eden parmağına bakıp parmağını ağzına götürdü. Sakin adımlarla bahçeyi geçip demir kapıyı açtı ve sokağa çıktı. Üzerindeki siyah deri ceket, omzuna gelen saçları, sanki daha azı ya da daha fazlası olamaz gibi hep aynı uzunlukta duran sakallarıyla ne kadar da yakışıklı ne kadar da esmer ve ne kadar da yalnız bir adamdı. Yalnızlık babama yakışmaz mesela üst kattaki Ekrem abiye yakışmaz. Ama Çetin abiye nasıl da yakışıyor diye düşündüm.Boyum onun kadar olabilecek mi? Ya sakallarım? Sakallarımı düşünürken ümitsizliğe kapıldım. Elimi yüzüme götürdüm. Hafifçe dokunarak ince tüyleri hissetmeye çalıştım. Bu sırada ağır yürüyüşüyle sokağı bitirmek üzereydi Çetin abi. 

Annemin odaya girdiğinin, benimle birlikte Çetin abiyi izlediğinin farkına bile varmadım.Annem“Sen de çok çalışırsan, sınavlarını geçersen Çetin abin gibi olup onun gibi üniversitede okuyabilirsin,” dedi. Bu ani çıkış ilk anda beni korkutmuş ama daha çok öfkeli bir utanç getirmişti. Kurduğum en saklı, en güzel oyun bozulmuş gibi hissetmiştim. Nerden çıktı şimdi, bana ne, kimse kim? O olmak istediğimi nerden çıkardın? Hem odaya habersiz girmelerinizden bıktım diye çıkışmıştım anneme. Sonra tuvalete gidip suyu açmış, kovadan taşan su sesiyle birlikte puslu tuvalet aynasında yüzüme onun yüzünü ekleyip Çetin, Çetin demek adı Çetinmiş, benim adımda da “i” var diye sevinmiştim. 

Dünyadaki her şeyden sıyrılıp onu izlemelerime devam ederken o, kırmızı kaplı kitabının başına oturunca ben de bir kitap açıp okumaya çalışırdım. Bir gözüm hep onda. Benim banyo diye tahmin ettiğim o küçük penceresinin ışığı yanınca ben de onun gibi suyun altına girmek isterdim. Gece yatarken Çetin, sabah kalkarken Çetin. Onun ismini tekrarlamak bile keyif veriyordu bana. Harflerin her biri bambaşka dökülüyordu dudaklarımdan. Okulda Çetin isimli birini tanımış,sırf adından dolayı engellenemez bir kıskançlıkla bakmıştım yüzüne. Bakışıma anlam verememiş olacak ki rahatsızlığını zoraki “memnun oldum”dan  hemen sonra uzaklaşarak belli etmişti. Ama Çetin abi öyle değil, o sever beni, sevecek. 

Geceleri uyumadan önce tavana bakıp onun ismini fısıldamak ve bu yaptığıma yeterince odaklanırsam beni duyacağına olan inancım günden güne gerçekle yer değiştirdi. Anladığım başka bir şey daha vardı. İsim öylesine söylenip geçilen bir şey olmamalıydı. İnsan ismiyle kaçık, bilgin, huysuz, cimri, dağınık olabilirdi. Hele ki bir ismi bir hayalle örtüştürmek insanın içine inşa ettiği bir binaydı. 

Devam eden günlerin birinde babamla birlikte evden çıkmıştık. Babam beni okula bırakacaktı. Arabanın kapısına doğru ilerlerken babamın “Merhaba Çetin, nasılsın?” deyişiyle irkildim. Çetin abi hemen yanımızdaydı. İçimde gezinen kan ya donmuş ya da hiç olmadığı kadar hızlı akıyordu. Nereye bakacağım şaşırmıştım. Çetin abi “Teşekkür ederim siz nasılsınız?” diye karşılık verdi. Bu onun sesini ilk duyuşumdu. Kulaklarımın, ses kayıt cihazı gibi bu tonu nasıl kaydettiğine sonraları kendimce şaşıracaktım. Bana yönelen Çetin abi “N’aber yakışıklı?” dedi. Babamın beni kollar gibi üzerime dikilmiş bakışı olmasa daha aklı başında bir cevap verebilirdim. Ama ağzımdan şu cevap çıktı:

Sakalsız bir yakışıklı!

Cevabım onu ve babamı güldürdü. Kendi aralarında birkaç cümle daha konuşup ayrıldılar. Arabaya nasıl bindim, okula nasıl geldik hatırlamıyorum. Okuldaki bitmeyen uğultu bir şekilde birleşiyor ve onun sesine dönüşüyordu. İsmiyle yaşadığım hayallere şimdi sesi de eklenmişti. Onun sesiyle kendime günaydın dedim, en sevdiğim şarkıları onun sesinden dinledim. Tüm bunların sebebi ne mi? İster merak deyin ister sıkıntı. Belki de hayranlık. Bilmiyorum. Tek bildiğim O olma binasında bir kat daha çıktığım. 

Kendisine öykünülen (Öykünen) 

Oturduğum yerde bir kaya gibi günlerce kalabilirim. İçimde yaşattığım hayatların hiçbiri, anıma denk düşmüyor. Korkularım yok, sıyrıldım. Farkına varmadan, bilmeden yaptım bunu. Gözlerim dikiliyor bazen. Bir çivi gibi çakılıyor. Tek bir noktaya. Masa başına oturup iki saatlik mutsuz heykelciği oynadıktan sonra kalkıp başka bir yere oturuyor masa başı heykelciğinin boşluğuna bakıyorum. Bu böyle sürüp gidiyor. Gerçek bir bakış da değil gerçek bir oturuş da. Gün doldurma telaşsızlığı. Bazen üstüme bir duman gibi çöküyor gelecek. Bu yaşım kadar daha yaşayacağımı düşünüp sürtünmesiz bir düşüşe kendimi bırakıyorum. Sonra midem kazınıyor. Açlığa veriyorum dünyamın bulanıklığını. Ekmek, peynir yeter mi berraklaşmasına dünyamın ya da dünya saydığım zihnimin. 

Şu karşıdaki çocuk. Ali sanırım adı. Öyle sesleniyordu annesi. “Ali oğlum hadi yemek hazır. “ Böyle bir hatıram olmaması ilginç. Acı verici mi? Hayır. Eksik mi? Evet. Acı verici bir eksiklik mi? Artık değil. Annemi hatırlıyorum. Yorgun, renksiz bir yüzü vardı. Dumanlar içinde. Ağzında, varoluşunda tutturulmuş bir sigara, hiç sönmeyen. Bu yönüyle bana benziyor ya da ben ona. Erken yaşlanmış bu yüzü hiçbir haber şaşırtamazdı. Öyle donuk, hissiz. Belirsiz saatlerde gelirdi. Hiç ummadığın bir anda önce dumanı girerdi odalara. Elinde bol plastik kokulu birkaç poşet. Ne yemek ne de açlık vakti belli değildi bizim evde. Midemin buna halen alışmamış olması onun beceriksizliği. Midemin yani. 

Sahi şu çocuk, Ali mi ne? Sanırım onları izlediğimi fark etti. Perde arasından buraya bakıyor. Kaçtır görüyorum. Ben aslında başlarda sıkıntımı gidermek için bakıyordum biraz da merakımdan. Bilmiyorum çünkü aile nasıl olur? Nasıl yaşar? Işıklar açıkken neler yapılır? Kaçta kapanır ışıklar? Ali nasıl büyür? 

Bu soruların cevapları olmasa da cevabın ucunda kıyısında dolaşmak, düşünemediğim olasılıkların yansımalarını görmek tatlı bir sıcaklık oluyor, ısıtıyordu içimi. O evin ışıkları altında kendimi görürdüm bazen. Ortalıkta gezinen, onların yaşantısına onlardan habersiz iliştirilmiş bir hayalet. Yavaş yavaş Alinin tepesinde bana göz kırpan o tacı istediğimi fark ettim. Alinin evlatlık tacını. Hadi istemek demeyelim de adına, hissetme ihtiyacı diyelim. Evlat olmayı hissetmek. Koşulsuz sevmesi birilerinin seni. 

Bu akşam yine üşüyorum. Eve ses olsun diye televizyon aldım. Bir miktar kalabalık olsun içerisi diye. Bazen seslere yol veririm, koridorda çarpışırız, bazı sabahlar uyandırır beni diye. Haberler açık kalıyor genelde. Benzer yalanları farklı makyajlarla söyleyen insansı topluluk sesleri doluyor eve. Bir arkadaşım şöyle demişti. “Evin içinde haber sunucularının seslerinin yankılanması babamı hatırlatıyor. Babamlı günleri. Sanki ölmemiş, bir köşede haber izliyor.” Bana mı? Hatırlatmıyor. Benim hiç anım yok babamı hatırlatacak. Bir tıraş bıçağı, gürültülü bir öksürük, pos bıyıklar, tok bir ses… Hiçbiri. 

Şimdi tekrardan aileme bakıyorum. Davetsiz dahil olduğum aileme. Sohbetlerini izliyorum. Öğlen annesinin köşedeki manavdan aldığı pırasalar şu an tabakta. Ali’nin memnuniyetsiz yüzüne bakacak olursak bunu anlıyorum. Tabaklara değen kaşık sesleri. Bu sesler eşlik eden birkaç cümle. Boş dördüncü sandalyeye oturuyorum. Babaya tuzluğu uzatıyorum. Ali’nin omzuna hafifçe vuruyorum…

Yüzümde aynı tebessüm var. Farkındayım. Kendi evime, gerçeğe dönüyorum. Çocukken resim kağıdını dörde bölüp mevsimleri çizdiğimiz çalışmalar geliyor aklıma. O ev ve bu ev. İki ayrı resim aynı kağıtta. Mevsim sayım ikiye düşmüş. Büyüdükçe azalır mı mevsimler? 

Ayağa kalkıyorum. Yarın kamyonet gelecek. Eşyaları toplamalıyım. 

Ertesi sabah yağmurlu ve serin bir hava. Çetin’in zaten üç beş parça olan eşyaları bitmek üzere. Ali pencerede. Her şeyi tek tek izledi. Yüklenen her eşyada içinden bir şeyler koptu. Her eşyada biraz daha yalnızlaştı. Çetin göz ucuyla bu saatlerde kurulması gereken kahvaltı masasını yokladı. Ali yoktu masada. Ali’nin odasına baktı. Perdenin kıpırtısını ve Ali’yi fark etti. El salladı üzüntüyü belli eden o yavaşlıkla. Ali karşılık verdi üzüntüyü belli eden aynı yavaşlıkla. Dayanamadı Ali. Aşağı inip vedalaşmak istedi. Az sonra aşağıdaydı. “Gidiyorsun,” dedi Ali. “Gidiyorum,” dedi Çetin. “Nereye,” dedi Ali. “Büyük boşlukları doldurmaya,” dedi Çetin. Büyük boşlukları anlayamayacak kadar küçüktü bedeni. Ama sormadı daha fazla. “Çetin Abi,” dedi, “Bana o kırmızı kaplı kitabı hatıra bırakır mısın? Hani o hep masanda duran. Her akşam başında oturduğun.” Çetin gülümsedi. Sormadı nereden bildiğini. Sormak sahtelik olurdu. Kırmızı kaplı kitabı koliden çıkarıp verdi. Eğilip ona sarıldı. Kamyonetin kasasındaki tekli koltuğuna oturdu. Nedense bu koltuk sahiplenebildiği tek eşyasıydı. Diğerleri olmasa da olurdu. Koltuğun yönü gidiş yönünün tersineydi. 

Ali hiç yabancı olmadığı bu görüntüye bakarken Çetin’in bir gözü çocukta bir gözü kahvaltı masasındaydı. Çetin yavaş yavaş sokakta kayboldu. Bu sırada elinde tuttuğu kitabı yere düşürdü Ali. Eğildi. Bu bir kitap değil defterdi. Üstelik boş bir defter. Yalnızca ilk yaprağında küçük bir not gözüne ilişti. 

“Bazı kitaplar da bir zamanlar defterdi.”

BENZER KONULAR
YORUM YAZ