Öncesiz/ Tüge Dağaşan

reklam
01 Mayıs 2020 0

“Huzur, birilerinin hayatına tanıklık ettikçe kaybolan bir kavramdı” diye düşündü, gözleri masanın üzerinde duran kitaba dokunurken usulca…

Bazı insanlar önce kitabın sayfalarını koklar, sonra okumaya başlarmış diye duyardı. O öyle yapmadı. Önce uzunca bir süre etrafına bakındı, sonra kitaba. Kitabın ismine baktıkça hep farklı yerlere daldı gözleri; ağaçlara, çimlere, sandalyelere, anılarına, masaların ayaklarına…

Düşünceden düşünceye dalarken, elleri zihninden bağımsız hareket edermişcesine uzandı kitaba ve çevirmeye başladı sayfaları parmakları. Uzun, uzun olduğu kadar ince parmaklara sahipti. Işıldayan gözleri, okuduğu her kitapla biraz daha parlaklık kazanıyor ya da parlaklığından bir ışıltı kaybediyordu. Önce duymadı garsonun “ne alırsınız” sorusunu. Başını çevirip baktı, işaret ve başparmağı ile kitapta okumakta olduğu sayfayı tutuyordu.

“İnsan, hangi soruyu sorması gerektiğini bilmeli yaşarken; iyi bir cevap almak isterse kendinden” diye devam etti okumaya. Kahvesini az sütlü içerdi. Özellikle de sabahları içmezse; eksikliği gün boyu hissedilen bir yaşantı şekli haline gelmişti bir fincan kahve. Rutin yaptığı şeylerden biri de buydu. Yan masada yüksek sesle konuşan çifti duydukça okuduklarına daha çok anlam yüklüyordu.

Her şeyin sırası vardır, zamanı gelince olması gereken olur diye duyardı. Ne doğru sözmüş, o gün anladı. Bu kitap ne zamandan beridir çantasının bir köşesinde duruyordu, belki de önceden bilinçsizce okumuştu. Hatırlayamadı. Okumaya devam ederken, sanki de çıplak ayaklarla çevreyi geziyordu; tabanlarında yaz sıcağı, yüzünde hafiften bir kış.

“Ve insan susar kimi zaman da. Çünkü yaşadıkları ona, konuşmanın gereksiz olduğunu öğretir o anlar için. Konuşsanız da boşunadır, bilirsiniz ve susarsınız.” Ne kadar da doğru geliyordu kulağına, onca yaşadığı-gördüğü şeyden sonra bu cümleyi okumak. Hep kendi olarak kalabilmeye çalışmıştı oysa. Bunun bedeli ise kendinden boş yere giden yıllar olmuştu. Beden özgürlüğünün anlamını çok iyi biliyordu bu yüzden. Kitaplarla tanışmasına aracılık mı etmişti o tek kişilik odalar, yoksa önceden de kitaplara aşina mıydı, susup kalsa gerçekler ortaya çıkar mıydı, sessiz kalmamak daha da hızlandırmaz mıydı gerçeklerin ortaya çıkmasını?

Yavaşça eğildi yerde duran çantasına, içinden küçük bir not defteri çıkardı. Gözlüklerini alnına doğru kaldırdı ve sayfaları çevirmeye başladı. Cep telefonunu eline alıp tuşladı numarayı, aradığı kişiye yine ulaşamadı. Kitabını okumayı sürdürdü.

“Aradığımız kişi en çok da kendimiz değil miyiz, zamanın boş sayfalarını doldururken cümle cümle.” Dönebildiği en güvenli yerdi bir kitabın sayfaları. Kahvesini bitirince artık gitme vaktinin  geldiğini anladı. Önce kitabını koydu çantasına, sonra not defteri ile telefonunu, ardından da özenle çıkarıp gözlük kabına koyduğu gözlüklerini. Çantasını eline alıp yavaş yavaş yürüdü. Güneş hep böyle ısıtır mıydı yüzünü çocukken de hatırlayamadı. Yürüdü. İçinden ayakkabılarını çıkarıp çıplak ayaklarla yürümek geçiyordu. Yapmadı.

“Yapamadığımızdan değil sınır koymamız kendimize, isteksiz oluşumuzdan. Bundandır çoğu kez kaybederiz zamanımızın değerli zerrelerini.”

Çevreyi o kadar da takmamak lazımdı kafaya fakat çevre değildi bunu yapmamasının sebebi. Bedenini bile zor taşırken, bir de çıkardığı ayakkabıların ağırlığını hissetmek istemedi ellerinde. Küçük çantası zaten yeterliydi ona. Yürümeye devam ederken rüzgâr da ona eşlik ediyordu. Yanından geçen kedilere ilişti gözleri sıkça. Yürüdü, güneşin tüm sıcaklığını hissederek bedeninde. Yürürken ısındı içi, gözleri. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı, kuşlar uçup gidiyordu yüreğinden. Maviyi tanımlamak istercesine baktı gökyüzüne. Mavi: Alabildiğine derin gökyüzünün rengi. Öncesini düşündü, en son ne zaman izlemişti gökyüzünü. Yürümeye devam ediyordu, ne kadar yürümüştü, hangi sokaklardan geçmişti bilmiyordu. Hava kararmaya başladığında yeniden telefonunu çıkarmak istedi çantasından fakat çıkarmadı. Geceyi geçirmek için karşısına çıkan ilk otelin kapısından içeriye girdi.

Kimliğini isteyen resepsiyon görevlisinin yüzüne anlamsızca bakarken düşünceleri yıllar öncesine gitmişti. “Kimliğinizi alabilirsiniz, işleminiz tamam” cümlesi, işe girdiği zaman duyduğu ilk cümleydi. “Kimliğiniz?” diye yineledi resepsiyon görevlisi. Kimliğini çantasından çıkarıp uzatırken “sabah erkenden çıkıp iş aramalıyım” diye düşündü. İşlemler bitince ona gösterilen odaya girdi. Burası da tek kişilik bir odaydı. Ruhu bedenini tırmalıyordu sanki çıkmak için. Gözlerini kapalı tuttu uzunca bir süre ve derin bir nefes aldı. Beyazın hâkim olduğu odaya baktıkça sakinleşti ruhu, yüreği gülümser gibi oldu yüzüne inat bir şekilde. Dudakları kıvrılacak gibiydi, derken aynaya yansıyan yüzünü görmesi onu yine asık suratlı biri haline getirmeye yetmişti. Masanın üzerinde duran su şişesini bir eline, boş su bardağını ise diğer eline aldı ve yarım bardak su doldurdu kendine. Balkona doğru adımlar atıyordu, balkon ona yetecek küçüklükteydi. Oturdu ve suyunu yudumlarken etrafına bakmaya başladı. Yavaş yavaş kararan geceyle denk yanan ışıklar hâkimdi şehirde. İçindeki ışıkları söndürdüğü günleri anımsadı. Müziklerin birbirine karıştığı, dip dibe olan restoranları izliyordu yukarıdan. İçindeki sesi, balkonun ahşap parmaklıklarından yukarıya bırakmak istedi yerçekimine inat. Yerçekiminde ikiz çocukları olan bir aile vardı, yavaş adımlarla yürüyen, derken gökyüzünde süzülen iki kuş gözlerini aldı. Denize vuran ışıklara baktı hemen ardından, sihirli gibiydi her şey. Odadaki lamba gözünü alıyordu, kalkıp kapatacak gücü bulamamıştı kendinde. Simetrik masalara ilişti gözleri. Gitgide azalan insanlar, doğacak yeni güne çoğalıyordu. Kahkaha atan bir adamın sesiyle dağıldı tüm düşünceleri. Gece, yaşadığı en uzun geceydi sanki de. Sanki hiç sabah olmayacakmış gibi düşünürken uyuyakalmıştı. Hafif bir üşüme hissi ile aralandı gözleri. Güneş, gözlerine girmek istercesine inatçı. Tebessümü, güneşe günaydın demenin bir simgesiydi. Kolundaki saate baktı, vakit henüz erkendi. İçeriye, odaya, girdi ve banyoya doğru ilerleyip bir duş aldı. Hazırlandı ve kahvaltıya indi. Tekrar saatine baktı kahvaltısı bitince ve dışarıya çıkıp yola koyuldu. Uzun uzun yürüdü. Soluklanmak için durduğunda, gözüne “eleman aranıyor” yazısı ilişmişti.

“Uzun bir yol yürüdükten sonra durmak istersiniz, soluklanmak. ‘Merhaba, hoş geldiniz oturmak ister misiniz’ diyen bir ses duymaktır biraz da yaşamak ve biraz da takvim yapraklarında ilerleyen sayılara takılmamak.”

İçeriye girdi ve işveren ile görüşmek istediğini, iş başvurusunda bulunacağını söyledi. Deneyimli olmak için önce bir işe başlamak gerekliydi. Görüşmeden sonra yüzünde anlamlı bir gülümseme vardı.

Ertesi günün sabahını beklerken, yorgun yüzü biraz olsun dinlenmiş gibiydi. Yatağına uzanıp okumaya devam etti kitabını.

“Denizi ilk kez gören bir babanın, çocuğuna “Deniz” ismini vermesidir biraz da umut. Yaşadığı tüm tatsızlıklara rağmen hayatın tatlı yönlerini fark edip gülümseyebilmek kendimize, çünkü önce kendimize gülümsemeyi başarırsak karşımızdakilere de bunu yansıtabiliriz.”  Okumaya devam etmek istese de göz kapaklarına söz geçiremiyordu, kapandı gözleri.

Kiralık bir evin karşısında duruyordu; hızlıca ilerleyip kapıya dokundu, dokunduğu gibi gıcırtılı bir sesle açıldı kapısı evin. Pencereye doğru ilerleyip “kiralık” yazısını söktü ve buruşturup yere attı. Kiralık evin birbiriyle uyumsuz eşyalarına dokunmaya başladı elleri. Duvarlara baktığında, bomboş olduğunu fark etti duvarların. Tek bir çivi izi bile yoktu, yasak mıydı çivi çakmak yoksa o duvarlara asacak bir aile fotoğrafı dahi yok muydu ellerinde. Odaları gezmeye başladı, odalar ne kadar da çoktu bu evde. Mutfağa geldiğinde kendini daha iyi hissetmeye başladı, dolapların üzerinde kuş resmi çıkartmaları vardı, bu resimler mutfağı öyle harika gösteriyordu ki… Dolapları açıp bakmaya başladı; tabaklar bardaklar birbirinden tamamen farklıydı, ne kadar da uyumsuz diye düşündü. Tezgâhın alt çekmecesini açtığında bir sarmaşık dışarıya doğru uzamaya başladı, sarmaşık ellerine dokunduğu gibi çekti ellerini kendine doğru ve mutfaktan çıktı, sarmaşık hala uzamaya devam ediyordu. Ansızın sesler gelmeye başladı kulağına, önce gülüşmeler sonra ağlaşmalar, çocuk çığlıkları, patırtılar. Salona yöneldi, içinde bir ürperti. Hiç tanımadığı kişilerle doluydu salon büyüklü-küçüklü. Onu gördükleri zaman, hepsi birden ellerini ona doğru uzatmaya çalışıyordu büyük bir bağırtıyla. Kan ter içinde uyandı. Baya terlemişti. Hemen yarım bardak su koydu kendine ve yudumlamaya başladı. Hazırlanırken bir yandan da rüyayı yorumlamaya çalışıyordu. Hava sıcaktı fakat içinde garip bir üşüme hissi vardı. Kahvaltı etmek içinden gelmedi, hemen işin yolunu tuttu. Kalabalıklaşan caddede insan adımları birbiri ile yarışır gibiydi. Kimsesizliğin sesi doldu kulaklarına, hala gördüğü rüyanın etkisindeydi ki dönüp dönüp arkasına bakıyordu yürürken. Kim bilir, her gün yanından geçip giden insanlar arasında ailesinden birileri vardı belki de. Durup tek tek de soramazdı ki herkese. Yürümeye devam etti.

İş yerine geldiğinde yine nefes nefese kalmıştı. Bir bardak su içti, sonra ona gösterilen işleri yapmaya koyuldu. Gün yoğun bir gündü, yüksek tempoda çalışmak ona iyi geliyordu. Bulaşıkları yıkarken elinden kayan tabağı tutamadı, kahvaltı yapmadığı için miydi bu el titremesi bilmiyordu. Yemekleri yapan kadın ona sandalyeye oturmasını söyleyip önüne atıştırmalık bir şeyler koyarken “ne kadar da düşünceli bir kadın” diye düşündü. Yudumladığı çayın sıcaklığı bedenindeki her hücreyi yakıyordu adeta.

İşten çıkış saati gelmişti, ayakkabı bağlarının çözüldüğünü fark edince bir köşede durup eğildi bağlamak için. Önünde, yolcusunu indirmek için bir minibüs durdu. İnen yolcu yerine kendi binmişti. Nereye gideceğini düşünmedi, son durağın neresi olacağını da. Kaybolmak isteyen bir hali vardı. Boş koltuklardan birine oturdu, elden ele minibüs ücretini uzatırken bu küçücük şehirde nasıl kaybolabileceğini düşünmeye başladı. Camdan dışarıyı izlerken ara ara kitabını okuyordu. Sarıya yeşil ne güzel yakışıyordu, bulutlar dağlara bu kadar yakın mıydı gerçekten. Kocaman kayalarla, eğimli dağlarla onu bir cam ayırıyordu sadece. Küçük dağlar gibiydi yanlarından geçtikleri kayalar, kayalardaki çizgilere takılmıştı gözleri; yüzündeki izler kadar tedirgin ve derindi bu çizgiler.

“Herkesin taşıdığı bir yara, her yaranın belirgin bir izi vardır. Yüzümüzdeki izler yetmez mi bizi kendimize çıkarmaya.”

Koltuğa yasladı başını, gözlerini kapatır kapatmaz bir silah patladı kulağının dibinde, çığlıklar, ağlama sesleri, her yerde kaçarcasına koşan insan kalabalığı, yerlerde yatan insanlar, yaralı olanların bağırışı, yangınlar… Korktu. Hem de öyle çok korktu ki, gözlerini hemen açmak istedi, istedi ama açamadı. Anladı ki nereye giderse gitsin kaçamayacaktı. Yine de bir bilinmeze doğru yol almıştı.

“Son olsaydı ya her savaş, her felaket, her ölüm… Olmaz. Olamaz ki. Biraz da acılara alışmaktır yaşamak.”

“Son durak” diye bağıran şoförün sesiyle açtı gözlerini, minibüsten indi ve bilmediği şehrin yollarında dolaşmaya başladı. Yürüdü yürüdü yürüdü… Duvar dibinde beliren gölgesiyle denkti adımları. Denizi, havuza değişmeyen bir insanın sessizliği hâkimdi duvara yansıyan gölgesinde.

Ne sessiz bir şehirdi bu şehir. Ne güzel; ne onu tanıyan birileri vardı ne de onun tanıdığı birileri. Yıllardır orada yaşıyormuş gibi hissetti birden. Elinde çantası, yürüdü durdu. Sokak sokak gezdi, bir kafeye oturdu; şehir gibi sessiz, sokaklar kadar sakin bir kafeydi bu kafe. Her zamanki gibi kahve istedi ve kitabını aldı eline.

“Yavru bir kuşu evde besleyemezsin der gibidir zaman.”

Kolundaki saate baktı, artık dönmeliydi. Evi yoktu henüz, evi olsa evde bekleyeni olmayacaktı zaten. Fakat sabah erken saatte onu bekleyen bir işi vardı. Not defterine ilişti gözü, telefonunu aldı ve not defterindeki numarayı yeniden tuşlamaya başladı. Telefon çalıyordu, kalbi yerinden çıkacaktı neredeyse, telefonu açan olmadı. Buna sevinmiş gibiydi, telefonu açan olsa konuşabilecek miydi…

Rüzgâr sırtına vurdukça ilerleyip gitti geçmişin o anına.

“Etrafımızdaki insanlara takılır gözlerimiz. Düşünür müyüz hiç;  bunca insan arasında ne kadar suçlu vardır, suçsuzlarla aynı yolda yürüyen ve suçsuz görünen.”

Önündeki masada bir anne ve kızı vardı, kızı olduğunu tahmin ediyordu. Biraz onları izledi. Yanındaki masada sohbet eden adamlara kaydı gözleri sonra. Bakışları ile rahatsız edeceğinden korkuyordu. Kafedeki insanlar arttıkça tedirginliği de artıyordu.

Kimsesizliğin sesi doldu kulaklarına yeniden, belki de yanından geçip giden insanlar arasında ailesinden birileri vardı.

“İlerleyen zamanı durduramaz ki insan, geri de alamaz. Öyleyse nedendir dövünmemiz, nedendir anların kıymetini bilmememiz?”

Dönmek istemedi kaldığı şehre fakat yapabileceği bir şey de yoktu, mecbur döndü. Yol boyu düşünerek döndü. Başı öyle çok ağrıyordu ki otel önüne geldiğinde.

Odasına doğru ilerlerken, bazı odalardan hafif bir bağırtı yükseliyordu. Başı öne eğik yürümeye devam etti hızla. Odası, bir kaplumbağanın sırtındaki evi gibiydi; orada ona kimse zarar veremezdi. Yatağına uzanıp yumdu gözlerini, ayak tabanları öyle çok sızlıyordu ki.

Günleri, haftalarca rutin bir şekilde devam ederken bir sabah işe gitmedi. Telefonuna cevap da vermedi, ilk kez sorumsuzca davranıyordu belki de. Dünya umurunda değilmiş gibi saatlerce yatakta kaldı. Kendiyle bir tür iç yüzleşme yaşıyormuş gibi bir hali vardı. Saat nerdeyse 14:30 olmuştu. Kalkıp giyindi, dışarıya çıktı.

“İnsan, var olduğu andan itibaren yaşamak için savaş verir. Bebektir; büyüdükçe yürüme savaşı verir. Büyüktür; aç kalmamak için çalışma savaşı verir. Ne kendi ile olan savaşı biter ne de diğer insanlarla olan savaşı. Yaşamı bir savaş haline getiren de kendidir çoğu zaman. Fark ettiğinde ise değiştiremeyeceği bir sürü yaşantı biriktirmiştir geçmişine. Bir gün geçmişi ile yüzleşme savaşı da verir, verir de yine de cesaretini toplayamaz kazanmak için. Kazanmak aslında kendisiyle barışmasıdır, fakat öylesine küstür ki kendine, barışamaz. Yine de bir umut der ve çıkar aynanın önüne.”

İki katlı bir evin önünde durdu, bej tonda boyalı olan evin kapıları kahverengiydi, tıpkı rüyasında gördüğü evin kapısı ile aynı tonda. Yolun karşısına geçip evin kapısını çalabilse sanki tüm sıkıntıları bitecekti. Uzunca bir süre baktı. Elinde çantası; çantasında kitabı, telefonu ve not defteri vardı. Cesaretini topladı ve yolu bir an önce geçmek istedi.

Derin bir nefes aldı önce, sonra kapıyı çaldı. İçeriye buyur edildi. Evdeki eşyaların birbiri ile uyumlu renklerde olduğunu gördü, ne güzel mobilyalar diye düşündü. Kapıyı açan kişi, ona evin tüm odalarını gezdirdi, mutfak dolaplarında tıpkı rüyasındaki gibi kuş resmi çıkartmaları vardı. Huzur veren kanatlı kuşları izlerken gökyüzünde süzülüyordu ruhu. Tezgâhın çekmecesini uzandı eli, açmak isterken ürperdi içi, korkuyordu yine de açtı. Çatal bıçak takımlarının olduğu bir çekmeceydi bu. İçi rahatladı, artık mutfaktan korkmuyordu. Odalar az eşyalı ve ayrı renklere boyanmıştı. Salonun duvarlarında aile fotoğrafları vardı, bir bir önlerinde durup inceledi fotoğrafları. O anda kapı çaldı, yüreği ağzına gelecek gibiydi, gözlerini kapıya dikti. Evin kapısını yine evdeki temizlik görevlisi açacaktı. Temizlik görevlisi kapıya doğru ilerlerken o da gözlerini kapıdan alamıyordu. Kapı yavaşça açılmaya başladı, güneş gözbebeklerinin içine doğru ilerliyordu.

Ambulans acı acı bağırarak iki katlı evin önünde durdu, polisler de olay yerine gelmişti. Ambulans yolda yatan kişiyi sedyeye koymaya çalışırken polis de yola savrulan çantayı, not defterini poşete koyuyordu. Kırılan telefonu ise ayrı bir poşete koydular. Yol, kitap sayfaları ile dolmuştu. Ellerinden geldikçe sayfaları topluyorlardı fakat bu rüzgârlı havada sayfaların hepsini toplamak mümkün değildi yol kapatılmış olsa da. Polis yoldaki son sayfayı da eline aldığında, el yazısı ile yazılan kısa notu okumadan edemedi:

“Sevdiklerinin karşısına çıkacak gücü bulmaktır biraz da nefes almak; bulamadığın sürece nefes alamazsın. Yürüyemezsin, konuşamazsın. Kendinden çok sevdiklerinle yüzleşebilmektir aslında hayat.”

Yan apartmandaki kadının, çocuğuna çığlık atmasıyla birlikte kalemini yere düşürdü ve eğilip aldı. Sesin geldiği yöne doğru baktı, sonra önüne döndü. Suyundan bir yudum alırken son yazdığı cümleyi okuyordu: “Sevdiklerinin karşısına çıkacak gücü bulmaktır biraz da nefes almak; bulamadığın sürece nefes alamazsın. Yürüyemezsin, konuşamazsın. Kendinden çok sevdiklerinle yüzleşebilmektir aslında hayat.” Aşağıya, yola baktı; trafik akıp gidiyordu. Bu öyküyü böyle bitirdiği için sanki biraz üzgündü.

Fotoğraf

BENZER KONULAR
YORUM YAZ