Oğuz Atay’ı Anladık Mı? / Munise Bayer

reklam
13 Aralık 2016 1

OĞUZ ATAY’I ANLADIK MI?

 

Oğuz Atay 13 Aralık 1977’de hayata veda ettiğinde, sessizce bir köşeye oturup uzun bir süre bütün dünyayı dinlemişçesine, yoğun çabalarla bütün insanları tek tek  gözlemlemiş gibi  ve biriktirdiklerini, “artık konuşma zamanı geldi” dercesine yazıya aktararak, Tutunamayanlar’la başlayan ve maalesef çok kısa olan yazarlık serüveninde bizlere bırakarak gitmişti.

Peki bize bıraktıklarında ne anlatıyordu ya da ne anlatmak istiyordu Oğuz Atay?

Pakize KUTLU ile yaptığı ve Yeni Ortam’da 30 Eylül 1972’de yayımlanan söyleşide “Tutunamayanlar’la ne yapmak, ne vermek istediniz?” sorusuna şöyle cevap veriyor Atay: “Tutunamayanlar ile çok basit bir iş yapmak istedim; insanı anlatmayı düşündüm. Kapalı dünyalar içinde yaşayan yazarların bile bu cümleye hemen isyan edeceğini, “Peki herkes ne yapıyor?” diye öfkeleneceğini bildiğim halde bu basit gerçeği söylemekten kendimi alamıyorum. Ben, kahramanlarımın iplerini istediği gibi oynatarak insanlardan kuklalar yaratan büyük romancıların yeteneklerinden yoksunum. Roman kahramanlarına uygulayacak büyük nazariyelerim, onları peşinden koşturacağım büyük ülkülerim yok. Ya da insanlara, özellikle tutunamayanlara saygım büyük olduğu için, acıyorum onlara; böyle büyük büyük meselelerin makale, inceleme, deneme gibi yazı türlerinin konusu olduğunu sanıyorum.”

Oğuz Atay yaşadığı dönemde özellikle Tutunamayanlar’ın okurlara ulaşmaya başladığı 1970’li yıllarda, anlaşılmamaktan yana büyük sıkıntılar çekti.  Türk edebiyatının o zamanki durumunun modern-postmodern eserlere hazır olmaması, Oğuz Atay’ın çağının çok ilerisinde olması ve okurların Oğuz Atay’ın gerisinde kalması onun anlaşılmasını imkânsız kılmıştı.

Yazdıkları sanki okura ulaşmayı bekleyen mektuplardı, “canım insanlar” dediği bizlere yazılmış upuzun mektuplar… Çok zaman yollarda kaldı o yazdıkları ve yazılanların yerine “gerektiği gibi ulaşması” epey sonra oldu.

1984 yılından itibaren Murat Belge öncülüğünde Oğuz Atay’ın eserlerinin İletişim Yayınları tarafından yayımlanmaya başlamasının ardından nihayet kıpırdanmalar başladı ve o günlerde başlayan kıpırdanmalar gittikçe artarak nihayet Oğuz Atay’ı okuru ile buluşturma yolunda ilerleyerek katlandı. Kuşkusuz ki onu ilk anlamaya çalışanlar ve sahiplenenler gençlerdi. Bu kırılma anını başlatan ise Murat Belge.

Okur sayısı artmaya başlamıştı fakat önemli olan rakamlar mıydı, severek okunuyordu takip ediliyordu heyecan yaratıyordu Oğuz Atay ama onun özlemini çektiği şey bu muydu, okunuyordu ama gerçekten anlaşılıyor muydu?

“Oğuz Atay’ı anlamak” konusunu yazarlarımıza soruyoruz ve verdikleri cevaplarla Oğuz Atay’a biraz daha yaklaşmayı diliyoruz.

null

 “Kimse dinlemiyorsa beni –ya da istediğim gibi dinlemiyorsa günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız? “ (Günlük 25 Nisan 1970). Derken anlıyoruz onun okurundan beklentisini ve “Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.”(Tehlikeli Oyunlar) Diyor Oğuz Atay anlaşılamama sancıları çekerken.

Oğuz Atay’ı anlamakta oldukça geç kaldık, önce hiç çabalamadık sonra ise bu konuda büyük uğraşlar verdik ama sanırım onun kadar derin sancılar çekmedik. Onu anlamak konusunda, başladığımız noktaya göre düşünecek olursak oldukça yol kat ettik fakat Oğuz Atay’ın anlaşılmaktan bahsettiği bu muydu dersiniz, sahiden onu anlayabildik mi?

foto 1

Murat Belge: “Roman okuru” dediğimiz ortalama insan başlangıçta Oğuz Atay’dan bir şey anlamadı, çünkü onun aldığı formasyonda olmayan bir tarzda yazıyordu.  Ne yazdığından çok yazış tarzı “yabancı”ydı.  Ama zaten o okurların çoğu okumak gereği olduğundan haberdar olmadı.  Bu bağlantıyı kurması gereken ara düzey o zaman pek yoktu, olduğu kadarıyla da iyi çalışmadı—aynı nedenlerle.  Yadırgandı.

Sonra Oğuz Atay “best-seller” oldu.

Bu “anlaşılmak” mı?

Bence sanatlarda “anlaşılacak” tek bir “anlam” yoktur.  Herkes ne anlıyorsa o kadar anlam vardır.  Bunların bazıları konuya hiç uymayan, “saçma” denebilecek şeyler de olabilir.  Bir kısmı yazarın yazarken düşünmediği şeyler de olabilir.  Böyleleri arasında yazarın “ne alakası var?” diye kestirip atacakları olduğu gibi, “Bu benim aklıma gelmemişti ama çok doğru” diyecekleri de olabilir.

Dolayısıyla çok okunuyor olması “maksat hasıl oldu” demektir. Çünkü okunduğu oranda çok anlam edinecektir. Ne kadar çok okunursa o kadar ayrı zihin o kadar fazla anlam üretecektir.

Böylesi sanırım Oğuz Atay’ın da hoşuna gidecek sonuçtur.  Ne yazık ki o bunun olabileceğinin hiç ipucunu göremeden gitti.

foto 2

 

Ayşegül Kocabıçak: Evet, Oğuz Atay günlüğünde, öykülerinde, romanlarında ve tiyatro oyununda yarattığı karakterler aracılığıyla olsun ya da direk kendi sesiyle olsun anlaşılmayı beklediğini söylemiştir. Yazma isteği de özünde anlaşılma ihtiyacını barındırmaz mı?

Oğuz Atay okuduğumda tüm yapıtlarında gördüğüm şudur. Keskin zekâsını muhteşem ironi yeteneğiyle birleştirip hemen tüm yapıtlarında bireyin toplumdaki yalnızlığını, aykırılığını ve anlaşılamazlığını işlemiştir.

Beni anlayın demiştir ama memleket meselelerini, insanın birey olabilme maceralarını, aydının toplumda edinemediği yeri ve edebiyat dünyasını öyle iyi analiz etmiştir ki, böyle bir ortamda anlaşılamayacağını bilerek yazmıştır sanki. Onun için edebiyat anlaşılma aracı olarak başlayıp anlaşılamayacağını fark ettikten sonra “bir ömür tüketme” işi olmuştur.

Yaşarken hiç anlaşılmamış bir yazar olmanın verdiği acıya rağmen yazmaya devam ederek kendini cezalandırmıştır belki.

Necip Tosun’un Öykümüzün Kırk Kapısı isimli muhteşem başucu kitabı-benim için öyle-nın Oğuz Atay’la ilgili bölümünden yola devam edecek olursak;

Oğuz Atay öyküleri yabancılaşma, toplum eleştirisi, yalnızlık, başkaldırı, intihar, aydın eleştirisi, kıstırılmışlık, karamsarlık, iletişimsizlik, hayatın anlamsızlığı konularını işler öykülerde bireyin yaşama imkânını gözetmeye çağdaş ilkelerin ve toplumsal dayatmaların, onu nasıl bir girdabın içine ittiği ve giderek de onu ezip yok ettiği ağırlıklı olarak işlenir.

Her yapıtında bu konuları bıkmadan ve sürekli işleyen biri anlaşılmış olabilir mi? Kim kimi tam olarak anlayabiliyor ki biz sıradan okurlar normal aklımızla Oğuz Atay’ı anladığımızı iddia edebilelim…

foto 3

 

Nilüfer Altunkaya: “Meseleye Oğuz Atay’ın beklentisi açısından yaklaşırsak yine onun bize bıraktıklarından yola çıkmak dışında bir şansımız yok elbette. Edebiyatın niteliği konusunda oldukça titiz olması, nesnel bir eleştiriden yana olması okurdan beklentisinin de yüksek olduğunu gösteriyor sanırım. Aslında onun anlaşılmak ile ilgili durumunu trajikleştiren anlaşılmayı istiyor olması bence. Yakınmalarından yazdıklarının okurda bir karşılık bulması beklentisi içinde olduğunu anlıyoruz. Nasıl da insancıl bir beklentiyle ve böyle bir heyecanla, coşkuyla, bir çocukça saflıkla bekliyor okurunu…

Oysa zamanında anlaşılmamak bütün büyük yazarların başına gelen bir durum bildiğimiz gibi. Bazıları bunu daha soğuk yüreklilikle karşılayabiliyor ve edebiyatın bir cilvesi olarak göğüsleyebiliyor. Belki bir kişilik meselesidir ama Oğuz Atay ilgisizlik karşısında karamsarlaşır ve oldukça sıkıntılı dönemlerden geçer. Edebiyat konusundaki mükemmeliyetçiliğe varan titizliği ona özgü bir dürüstlükle birleşince arkadaş çevreleriyle de sorunlar yaşayıp yalnızlaşması belki de okurdan beklediği ilgiyi bulamayışından daha da trajik sonuçlar doğurur.

Onun anlaşılmaktan beklentisi, günümüzdeki piyasa işi tanınırlıktan, çok satmaktan farklı paradigmalara dayanmaktaydı elbette. Yine saf bir edebiyat aşkıyla dolup taşan bir beklentiydi. Yani bugün yaşadığımız ‘Oğuz Atay çılgınlığı’ndan oldukça uzak bir anlaşılmaktı gibi geliyor bana. Bir eğilim, içi boş bir alışkanlık ya da popüler bir çaba olarak okunmayı istemezdi sanıyorum.

Bu içi boş ilgi dışında onu gerçekten o saf edebiyat tutkusuyla anlamaya çalışmak adına yapılan akademik çalışmalar bizi onun dünyasına yaklaştırdı. Hakkında yazılmış çok ciddi incelemeler büyük emek verilmiş çalışmalar onu anlamak çabamıza katkı sundu. Bu noktada Yıldız Ecevit, Meltem Gürle, Handan İnci’ye içtenlikle teşekkür etmek isterim.

Yine de ben onun okurdan beklediği anlaşılma durumunun aracı istemeyen saf bir bağ olduğunu düşünüyorum. Bir yazarı ya seversiniz ya da sevmezsiniz. Ya anlamak istersiniz ya da istemezsiniz. Buna kimse sizi zorlayamaz. Bu tamamen gönüllü bir çabadır. Oğuz Atay’ı gerçekten sevenlerin tam da böyle bir haza dayalı bencilliği var işte. Okur onunla arasındaki köprüyü kendisi inşa etmelidir. Bunun için kendi yaralarına dokunmalı, kendi canını acıtmalı, şu ülkenin resmi acılarından damıttığı kişisel tarihini irdelemeli, delik deşik olmuş aydın kimliğini kırpıp kendine zor sorular sormalı… Bunlar tamamen bireysel çabalardır yoksa istediğiniz kadar sempozyum düzenleyin, incelemeler yazın o kapıyı aralayan okur bu çaba içinde değilse hepsi işlevsizleşir. Günlüğünde söz ettiği yazarları okumak hakkında uzun uzun konuşmaktan daha doğrudan bir çabadır belki de.

Kısaca söylemek gerekirse Oğuz Atay’ı onun edebiyat tutkusuna yakışan bir tutkuyla anlamaya çalışan bir azınlık var. Ama dışardan görünen kadar yaygın bir çaba olduğunu düşünmüyorum bu anlama uğraşının.

Zaten bir yazarı anlamak çabasını Alımlama Estetiği ve Metinlerarasılıktan yola çıkarak ele alırsak, biz onun yazdıklarında okur için bıraktığı boşlukları kendi estetik birikimimiz, kendi kişisel algımız doğrultusunda doldurarak yorumlayabiliriz. Bu okurla yazar arasında duran metnin şematik bir değişmez bütünlük taşımadığını, zamanın temaslarına açık olduğunu, göreceliğini..vs. doğurmaktadır.

Evet, bütün büyük yazarlar gibi Oğuz Atay da Eco’nun ‘Örnek Okur’uyla birlikte yeniden var olmakta. Ve bu süreç yinelenen bir döngü olarak kendini kurmaya devam edecek. Bugün bulunduğumuz nokta da işte bu yörüngenin dışında değil. Yani kendi adıma karamsar değilim.

Oğuzcuğum Atay hakkında böyle kendimi tutamayıp konuşma acizliğini gösterdiğimde boğazım düğümlenir. Yine öyle bir hal içinde büyük laflar ettiysem tüm okurlarının affına sığınırım.”

foto 4

Fuat Sevimay: Yazarı, daha doğrusu eseri anlamanın farklı yolları vardır. İlk akla gelen şekliyle “anlama” eserin didaktik öğretisiyle ilgilidir ve klasik edebiyata has bir tutumdur. Modern eserin anlaşılması ise bir açıklamadan, anafikirden ve hatta anlamın kendisinden çok daha öte bir olgudur.

Modern çağın yazarı eseriyle okura ancak bir ufuk açar ve zihnini kurcalar. Farklı düşünsel yöntemlerle okurun kendi algısını oluşturmasıdır beklenen. Bir mutabakat değil.

Oğuz Atay özelinde düşünecek olursak, hayattayken ilgi görmemiş olması, erken yaşta ölümü ve seksenlerin ardından da bu sefer neredeyse kült haline gelmesi başlı başına ilginç bir hikayedir. Oğuz Atay muhtemelen her yazar gibi hatta her insan gibi hayattayken daha çok anlaşılmayı isterdi. Bunu ıskalamışsak edebiyat sektörünün aymazlığından kaynaklanmıştır ve artık elimizden bir şey gelmez. Bari çağdaşları ıskalamasa sektör.

Öte yandan eserin modern anlamda anlaşılması ise derdimiz, yani farklı okur algıları yaratması, tartışılması, akademik boyutta incelenmesi ve sairse, o zaman da Oğuz Atay’ın çok şanslı bir yazar olduğunu söyleyebiliriz.

Ben kendi adıma her Oğuz Atay okumasında yeni şeyler keşfediyor, bundan da müthiş haz alıyorum. Başka okurlar da başka tatlar buluyordur kesinlikle. Yani Oğuz Atay edebiyatı, modern anlamda yerini bulmuş. O zaman sorun yok bence. Yapayalnız gitti adam diye yazıklanmaya gerek yok. Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar, Korkuyu Beklerken hiç de yalnız değiller artık. Belki de önemli olan bu. Demiryolu Hikayecisi okurla zamanında buluşmadı belki ama hikayesi okuru sarıp sarmaladı.

foto 5

Ayşe Akaltun: Oğuz Atay adını duyduğumda 14 ya da 15 yaşındaydım. Çok bahsedilen “Tutunamayanlar”ı almış, merakla okumaya başlamıştım. Ama olmadı, yarım bıraktım. 18 yaşıma gelip tekrar denediğimde bitirdim kitabı. Anlatmak istediğini anladığımı düşünmüştüm gençliğin ukalalığıyla. Sonraki yıllarda çeşitli sebeplerle tekrar tekrar okudum kitabı. Başka yaşlarda, başka duygularla her okuduğumda onu anlamaktan uzaklaştım ama kendimi anlamaya yaklaştım. Bu arada diğer kitaplarını keşfedip, öykülerine âşık oldum. Yazdıklarında hissettiğim kırılganlığını hep üstüme alındım. “Canım insanlar” derken bana sesleniyormuş, onu anlamayan kalabalın içinde yaşadığım için ben de suçluymuşum gibi.

Üstünden bunca yıl geçtikten sonra onu anlayabildim mi kısmına gelirsek, bence bahsettiği sadece yazdıklarının anlaşılması değildi. Sanırım o yazarken kendini anlamaya çalışıyordu, pek çoğumuzun yaptığı gibi. Oturup saatlerce sohbet etme fırsatım olsaydı, o sohbet birbirimizi değil kendimizi anlamaya çalışarak son bulurdu bence.

Tutunamayanlar’da dediği gibi…

“Anlıyor musun Olric?
Anlıyorum efendimiz.
Anlamasan da olur. Kimse anlamasa da olur. Gerçek hürriyet budur Olric. Ben anlıyorum. Anlatamasam da olur.”

Pek çok kez yazarken anlatmasam da olur diye düşünüp, belki bir anlayan çıkar umuduyla devam ediyorum yazmaya. Oğuz Atay’ın büyük laneti, bizim büyük lanetimiz, anlaşılabilmeyi umut etmek.

foto 6

 

Mehmet Fırat Pürselim: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” diyen bir yazarı ne kadar anladığımızı iddia edebiliriz ki? Yaşarken dinlemediğimiz için ‘derdini’ günlüklere dökmekten başka çare bırakmadığımız bir yazarı bugün anlasak ya da anladığımızı iddia etsek neye yarar ki? Ölümünden sonra hakkında doktora tezleri yazılan, eserlerini tahlil eden kitaplar basılan, kitapları yüzbinler satan Atay’ı anladık mı? Yukarıyla çelişme pahasına evet anladık. Fakat onun istediği gibi anladık mı? Hayır. Çünkü bir yazar, yaşarken anlaşılmak ister, yaşarken anlatmak ister, yaşarken yazmak ister. Ama yaşarken onu yalnızlığın ve anlaşılmamanın kuyularında merdivensiz bırakırsak hem yazma gücünü tüketiriz ve üretebileceğinin azıyla yetiniriz hem de sadece yazarın bildiği kimi ayrıntıları asla öğrenemeyiz. Zaten Oğuz Ağbi, kitap gibi okunarak anlaşılmasının mümkün olmadığını söylemiyor mu? “Biz buradayız sevgili yazarım, sen neredesin acaba?” diye sormakta sanırım biraz geciktik. Artık oturup karşılıklı çay içemeyiz ama çay içerken okuduğumuz kitaplarından, altını çizdiğimiz satırlardan bize kimi sırlarını fısıldamasını umabiliriz.

foto7

Mustafa Çiftçi: Oğuz Atay’ı anlamak konusunda büyük uğraşalar verdiğimiz fikrine katılmıyorum. Biz herhangi bir meselede büyük uğraşlar vermek konusunda mahir değiliz. Zihnen ir mesai harcamakmış, anlamak ,anlatmak gayretinde olmakmış bize mahsus şeyler değil. Zihin konforumuz bozulmasın isteriz. Bize biri özetlesin, anlatsın isteriz. İşin açıkçası şöhretli tembelliğimiz sebebiyle bizim kimseyle ilgili büyük hayretlerimiz, meraklarımız yok. Oğuz Atay da arada kaynayıp gitti işte.

Yukarıda söylediklerim yanı sıra bir başka hastalığımız da şudur. Oğuz Atay’ı anlamayanların karşısına onu çok yüceltenler çıkar. Bu işin ortası yoktur. Ya anlamaz, umursamazsınız ya da onu anlamıyoruz diye kıvranırsınız. Belki de sadece birçok kadar merak duymamız sonunda bize anahtarlar verilecekti. Dedim ya bu hastalık hali. İkisi de yani yüceltmek de umursamamak da sıkıntılı durumlar. Büyük büyük laflarla anlatmaya gerek yok. Okuyalım yeter. Bakalım, ilgilenelim, soru soralım, merak edelim yeter.

Ve bırakalım herkes anladığı neyse, ne kadarsa söylesin. Denizden herkes elindeki kap kadar istifade eder. Herkes nasibi kadar yani…. Ve belki de Oğuz Atay’ın söyledikleri Türkiye’dekilerin, bizlerin o kadar da görmek istediğimiz bir şey değildir. Onun içindir, bu körlük bu inat.

15555180_10154658162281832_617473564_o

Aysel Karaca: Oğuz Atay’ ı anlamak da anlatmak da hiçbir okur için kolay değildir. Kimi zaman tekinsiz sokaklarında korkarak yürümek,  kimi zaman karanlık, ölü diller koridorlarında kaybolma ihtimali vardır.

Üzerinde en çok kafa yorduğum Oğuz Atay eseri, Tehlikeli Oyunlar romanıdır. Bu nedenle en çok ondan söz açmak isterim.

Roman, 1970-1973 yılları arasında yazılmış, post modern özellikler taşıyan, sıra dışı romandır. Yayımlandığı yılların toplumsal gerçekçi yazın anlayışı yerine, bireyi konu edinen, absürd bir metin olması, yoğun eleştiriler almasına neden olsa da o, zamanının çok ötesinde bir yazardır. Atay; Dostoyevski’i ve Kafka’nın ardılıdır.  Roman Dostoyeski’nin kahramanı gibi yeraltında; gecekondunun en alt katında ve Kafka’nın böceği gibi,  bir rüyadan uyanarak ya da bir rüyada dönüşerek başlar…

Oğuz Atay’ın Sevin Seydi ile ayrılığından sonra kaleme aldığı ve ona ithaf ettiği bu kitap, her şeyden önce bir katarsis metin, bir ağıt romandır. Kitap en çok, Sevin Seydi onu anlasın, acısını duysun diye yazılmıştır. Kitabın yazım dönemini aynı evi paylaştığı arkadaşı Uğur Ünel şöyle anlatır, “Sabahlara kadar daktilo sesi geliyordu odadan. Gündüzleri akademideki işine gidiyordu, ikinci iş olarak da Meydan Larousse’da çalışıyordu, akşam meyhane, içki faslı oluyordu. Gece ise yazmaya oturuyordu. Her sabah hasta kalkıyordu, bitkin, hırpalanmış.”

Kitabın 274. Sayfasında Oğuz Atay Tarihin Sesi sıfatıyla şöyle der, “Başka insanlara duydukları tepkiden yararlanarak başarıya ulaşmayı yalnız sanatçılar becerebilmiştir.”

Romanda; insanın kendini gerçekleştirme/ kendini bulma çabasını, oyun metaforu aracılığıyla metnine taşımasına esin olan Dr Eric Berne’in Hayat Denen Oyun isimli kitabıdır. Bu oyunlar Hikmet’in ben olmasını sağlayacak oyunlardır. Hikmet’in geçmişiyle bağlarını koparıp, bir gecekonduya çekilmesi de Berne’ün önerilerine uygun olarak atılmış bir adımdır.

Tüm roman boyu yaşanan, Albay Hüsamettin Tanbay ve anti kahraman Hikmet Benol arasında yaşanan çatışmalar, sıradan insanın bilinçaltı ve bilinci arasında yaşadığı çatışmaların absürdizme uyarlanmış halidir ve çok başarılıdır. Sonuçta bilinçaltı/ Hikmet Benol, balkondan atlayarak ölmeyi/ uyanmayı seçer…

Tehlikeli Oyunlar; Türk edebiyatının, Dünya edebiyatına kavuştuğu ırmağın en önemli koludur.

 

 

 

Bize zaman ayırıp soruma büyük içtenlikle cevap veren ve Oğuz Atay’ı anmamıza destek olan yazarlarımıza teşekkür ederiz.

 

 

 

Ve son olarak Oğuz Atay okurundan bahsetmek istiyorum çünkü Oğuz Atay okurunun farklı olduğu ve onlardan da bahsedilmesi gerektiği fikrindeyim. Farkın ilk nedeni Oğuz Atay’ın zor bir yazar olması ve eserlerinin büyük dikkat ve titizlikle okunmak istemesi. “Gerçek” Oğuz Atay okuru çabalıyor ve onu anlamak uğruna, onun gösterdiği bütün yollara giriyor. Eserlerini inceliyor, onun sevdiği yazarları okuyor, her yoldan her cümleden bir ayrıntı yakalamaya çalışıyor. Çoğu oranda bunu başarıyor. Gerçek okur onunla bir düzlemde buluşabiliyor ve dünyadan uzaklaşıp onun zihninde dolanabiliyor. Yazdıklarındaki boşlukları kendi tamamlayabiliyor, en önemlisi çocuk saflığı ile onu sahipleniyor, hatta belki de kıskanıyor. “En iyi Oğuz Atay okuru” olmak istiyor hepsi. Bu yola girenlerin hiçbiri artık kötü okur olamaz o yüzden çaba artık en iyi olmak. Çünkü biliyorlar ki farklı bakış açıları kazanmak, dünyalarına yeni anlamlar katmak, hayatı en tepeden görebilmek için Oğuz Atay yaşam yolunun tam ortasındadır. Umdukları ise onu “anlamak”tır. Yoldan çıkmanın faydası yok.

 

Oğuz Atay’ı sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.

 

“Sen yanılmışsın babacığım. Beni de yanılttın. Sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor.” (Günlük/20 Ocak 1974)

 

Oğuz Atay/Günlük/İletişim Yayınları

Oğuz Atay/ Tehlikeli Oyunlar/İletişim Yayınları

Yıldız Ecevit/ “Ben Buradayım”/ İletişim Yayınları

 

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

Avatar
İLHAN

TEBRİKLER ÇOK BAŞARILI