Kukla/ Serap Üstün

reklam
01 Mayıs 2020 1

Arabayı bir hışımla yokuş aşağı saldığımda, buram buram incir kokusu havalandırmadan içeri doluyor. O bahar yapmak isteyip de yapamadığımız her şey sanki arkamda kalan sık ağaçlıklı tepeden yuvarlanıp çığ gibi büyüyerek peşimden kovalıyor. Umutsuzum. Kaçarcasına ayrıldığım mahallede bugün farklı olan sadece benim ruh halim değil, aynı zamanda onun yenilgiyi kabullenmiş bal rengi gözleri. Bakamıyorum, öyle olduklarını şuramda hissediyorum. Kaskatı, katran karası, ağır, beklemiş balık çöplerini andıran pisliğiyle hüzün işliyor iliklerime. Çöktükçe çöken, yerleştikçe kalan, kaldıkça yer yapan bir yalnızlığa kucak açıyorum. Gece; sessiz, umursamaz, vakur, taşıdığı yüke gebe, düşüremeyeceği kadar büyümüş içindeki korku. Ben tüm korkuların alayına ana avrat söversem duyulacak gibi geride martı çığlıkları. Patiska örtülü minderlerin renk renk çiçekleri uçuştukça rayihaları tozlu yola yayılıyor.  

Babamı son görüşüm.

Bunu bilseydim yine kısa keser miydim ziyaretimi, dinler gibi yaptığım cümlelerini can kulağıyla dinler miydim, ellerini tutar mıydım ya da, ne bileyim güzel bir çift laf eder miydim, bilemiyorum.

Beni görünce kapıda,

“Altan,” demişti, “İyi ki geldin bugün. İçime doğmuş bak, rüyamda görmüştüm seni, sıkıntılı gibi.”

O bana sormuştu da ben ondan nasıl olduğunu sormayı bile esirgemiştim.

“Menemen pişirdim bol soğanlı, acısı da yerinde olmuş ha, yer misin?”

“Yok baba sen göm hadi, ben aç değilim,” dedim, halbuki sabah kahvaltısıyla duruyordum.

Nedense bir tiksinti uyanmıştı içimde. Annem on seneye yakındır, bahçedeki karaağacın dibinden onu mutfakta izlerken iyi dayandı. Menemeni yapması en aşağı bir saatini almış olmalı. O da kim bilir nasıl.

“Melahat geldi dün, Mustafa da vardı yanında.”

            Halam eniştemi de getirmişti. Babamın durumunun ağırlaştığını öğrenmiş olacak ki, son bir görmeye gelmiş. En son dedemden kalan bir bahçenin tapusu yüzünden küsüp görüşmemeye ant içmişlerdi.

“Mustafa çökmüş iyice. Bakmamış kendine hiç. Ama Melahat’i iyi gördüm.”

“Kadınlar yaşlandırıyor hepimizi işte, ondandır,” derken gözlerimi kaçıramadım. O da golü attı.

“Aysel nasıl? Çocukları da görmedim ne zamandır, büyümüşlerdir.”

Dilimin ucuna kadar gelmişti “İyi Aysel nasıl olsun, çocuklar da iyi,” demek. Yapmadım.

“Biz boşanıyoruz baba,” dedim pat diye. Şu halinde söylenecek şey değildi ama söyledim. Acıtmak için söyledim. Severdi Aysel’i. Hiç şaşırmadı.

“Annenle çok konuşmazdık. Ben ona şöyle bir gözlerimi devirirdim, kalkardı yerinden, çay koy bakışı o, bilirdi, o bazen kısardı gözlerini, canı sıkkın demekti, hiç ses etmeden kalkar yatardım. Mutluyken gözlerinin zeytin yeşili yakuta çalardı, öfkelendiğimde benimkiler kömür karası, parasızken ikimizinki de toprak rengi. Demem o ki, Aysel’i hiç senin gözlerine bakarken gördüğümü hatırlamıyorum. Senin de ona baktığını görmedim.”

“Amma yaptın haaa,” hafifletmek istemiştim içime çöreklenen tüm sızıyı belki.

“Çocukları da getir bir dahaki sefere,” iş olsun diye yan yana getirilmiş kelimeler gibiydi.

İkimiz de gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz bir olasılığa iş birliği içinde kafa salladık.

Uzun uzun askerlik günlerini anlatmak istiyordu. İsimler sürekli birbirine girse de kafamda hayal meyal bir resim oluşuyordu anlattıklarından. Sarıkamış’ın soğuğu tüm anılarının can damarıydı. Acıklı bir gülümseme kalmıştı dudaklarımda. Ne kadarının gerçekten yaşanmış, ne kadarının hayal ürünü olduğunu bilmediğim hikayelerin cesur kahramanını kara kuru, bükülmüş, yorgun bedeninde seyre dalmıştım. 

Çok geçmeden kalkmak için bir bahane bulup dar attım kendimi sokağa. Çıkınca, nefessiz kalmış da oksijen maskesi takıp yeniden ciğerlerime hava göndermiş gibi hissetmiştim. Bir yabancı gibi uzağında durduğu, zaman zaman kuklaymışım gibi iplerini çektiği hayatımı acemice heybeme katıp arkama bakmadım.

Karaağaç, incir kokusu, beklemiş balık çöpleri, patiska, soğan, tapu, toprak rengi, soğuk, sızı, oksijen…

Babamı son görüşüm.

Fotoğraf

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

Avatar
Arzu Armağan Akkanatlı

İçime işledi…Sanki okumadım sadece gördûm de.