İkna Barbarlığı/ Josef Hasek Kılçıksız

reklam
01 Mayıs 2020 0

Liberal demokrasinin popülist bir otoriterlik ile yer değiştirdiği dünya kapsamında bir gerileme çağından söz etmek mümkün. Bu fetret ve belirsizlik çağında yakın gelecek için bir öngörüde bulunmak neredeyse olanaksız görünüyor.

Modern insanın davranışlarında belirli bir öngörülebilirlik ve düzen yok. İnançlar hayatı anlamlandırmada başarısız kalmış. Ardıllık zincirinin kırıldığı, sanki neden-sonuç ilişkisinin ortadan kalktığı bir ara dönemden geçiyoruz. Bildik konvansiyonel çerçevenin dışına taşan ve hiç beklenmedik tehlikeli gelişmelerin ortaya çıkabileceği bir çağ bu.

Birçok din ve inanç öğretisi, özgün bir şey sunmak yerine pek çok farklı ve keyfi yorumun çapraz kesişmesi olarak hibrid özellikler taşıyor. Münafık, yalancı peygamberlerin saygınlık gördüğü bir çağda yaşıyoruz.

Bir yandan turuncu renkli elbiseleri içinde devrimler, karşıdevrimler, kara beyaz bilumum ütopyalar, öte yandan kaotik bir düzeni yayma savında olan küreselleşme.

Gerçekliğin söylemsel olarak inşa edildiği bir post-gerçeklik çağının tam da içinden geçiyoruz. Ya da gerçeklik hologramlara dönüşmüş olanların içinden geçiyor. Pek çok insanın yaşamındaki pek çok şey bir simülasyondan ibaret. Gerçeklik daha önce ne idiyse, onca felsefe ve düşünsel gelişmeye rağmen, ekonomik paradigmaya fena halde maruz bir nosyon olarak kalmaya devam ediyor.

Küreselleşme dünyanın sakinlerine bir ölümsüzlük deneyimi sunmak iddiasında. Bu yanılsamanın arkasında aslında bir rüyanın karabasana dönüşme ihtimalinin öyküsü var.

Küreselleşme, öznenin tüm özerk alanlarını, birbirleriyle iletişim içinde olan ve içerikleri sürekli birbirine akan su yataklarına dönüştürdü.

Geçişken bir süzgeç ve sıvılar toplumundan söz etmek mümkün. Fakat bu süzgeç toplumunun küresel kültür akışkanlığının hangi boyutlarda gerçekleştiğine dair çok kesin bir fikrim yok.

Eski dünyada çoğu insan hâlâ coğrafi sınırlarla belirlenmiş topluluklar halinde yaşarken, kültürel akışkanlığın olduğu sıvılar toplumunda coğrafi sınırlar giderek anlamsızlaşıyor.

Kültürel heterojeni hızlı bir vitesle kentsel bir arada yaşama modasının (fashion) nihaî karakteristik özelliğine dönüşmek üzere.

Tüm bu koşulların bir semptomu olarak mülteci paniği bir salgın gibi yayılıyor.

Büyük göç karşısında yurttaşların geleneğe ya da alt kimliklere bağlanma eğilimleri, hayat şeklini koruma isteği ve belirsiz meçhul olanın korkusu nedeniyle şiddetli bir aidiyet talebine dönüştü. Bu haklı talep seçkinciler tarafından komünitaryanizm (cemaatçilik, mahallecilik) denilip küçümsenmektedir.

Oysa göçmen kişi yer değiştirmez. Sadece yeryüzündeki yerini yitirir. Vatanından olmuştur ama yeni bir vatan da bulamamıştır.

Doku uyuşmazlığı içinde birbirini tanımayan yabancıların yanyanalığından oluşan modern toplumu bize dayanışma, empati ve çok kültürlülük toplumu olarak kakalamaya çalışıyorlar. Oysa bazı sıvılar birbirine karışmazlar.

Geriye doğru büyük bir kalkışma ile karşı karşıyayız.

Evrenselci seçkinciler tarafından soğukkanlılıkla, defalarca ihanete uğramış “avamın” rövanş saati gelmek üzere.

İlerlemenin bireyci liberal tasarımı, eşitlik ve emansipasyon düşüncesinin yerini almakta.

Oysa mesela Hilary Clinton’un cisimlendirip somutluk kazandırdığı feminizm ile Wall Street denen şey bence aynı şeydir.

Feminizm katılımcı demokrasi ve sosyal dayanışma idealinden koparak neo liberalizme yancı ve ona katkı sunan bir oluşum haline geldi.

İddia ediyorum, Brexit ile İşid aynı öfkeden besleniyorlar. Demokrat liberallerin, hayatı sadece ekonomik yasalarla açıklayan söylemleri küreselleştikçe hınç ve kin duygusu da büyüyor.

Bu evrenselci seçkinciler içinde, büyük paradigma kırılmalarından sonra, çok kolay ekonomik liberalizme uyum sağlamış “kültürel bir sol” da var.

Kültürel sol, seçmende bir çeşit demokrasi yorgunluğu oluşturdu.

Değişik ülkelerde otoriter yöneticilerin seçilmesini, ekonomik neo liberalizme karşı yorgun ve bıkkın seçmenin başkaldırısı olarak okumak mümkün. Bu otoriter popülist liderler radikal söylemlerle bu yorgunluğu seçmenin üzerinden silkelemek istiyorlar.

Otoriter yöneticiler de aslında, yabancı yatırımcıların, küresel anlaşmaların, uluslararası finansın, ucuz işgücü hareketliliğinin ve sermayenin esiri olmuş ulusal ekonomilerini tam olarak kontrol edemeyeceklerinin farkındalar.

Seçmene, ülkelerinin ancak ‘kültürel arınma’ yoluyla küresel anlamda siyasi bir güce dönüşeceği vaadinde bulunuyorlar.

İşte bu yüzden iktidarsızlıklarını kültürel arınma savının arkasına gizlemeye çalışıyorlar. Kültürel arınma, saplantılı bir büyüklük nostaljisiyle el ele, büyük hayal kırıklıklarına uğramışlar arasında karşılığı olan bir anlatıya dönüşmüştür.

Sağcı, popülist, otoriterlik yanlısı liderler, ülkeleri dışındaki, siyasi, sosyal ve ekonomik anlamda diğer dinci muhafazakârlar ve faşistlerle söylem olarak zımni, mübadelece küresel ilişkilerle birbirlerine bağlıdırlar.

Batıyı refah devleti anlayışına götüren aslında biraz da Stalin korkusuydu. Acaba diyorum, sağcı popülistlerin yaydığı korku, Sol’u derin uykusundan uyandırıp bir anıklık ve silkelenme yaratır mı? Bu korkular, İkinci Dünya Savaşı ertesine benzer yeni bir şeyler inşa etmeye sürükler mi?

Herkesin birbirini bağırarak susturmaya ya da ikna etmeye çalıştığı bir çağda yaşıyoruz. İknânın ruhumuza uyguladığı, farkında olmadığımız yumuşak bir şiddeti var.

Tanıtımla, reklamla, cazip çekici modalarla mutluluğu daha iyi ve kesintisiz bir dizi memnuniyetler bütünü olarak düşünmeye iten ‘ikna cumhuriyeti’, hayatı, sınırsız haz veren maddelerle dolu bir kaptan seçilen hediyeler yığını olarak algılamamızı sağlıyor.

Korona virüs salgını ile birlikte giderek ivme kazanan bir distopya kendini ifşa etmekte. Bütün bunlar, yüzyıllardır birbirimize anlattığımız kötücül büyük hikâyeye uyuyor. William Golding’in “Sineklerin Tanrısı” adlı romanını anımsayınız.

Aslında salgınla birlikte dünyanın kalbine dikilen “sinek” imgesi rastgele bir imge değildir. Kitapta geçen bu anlatının tarihi bir arketip olma olasılığı var.

Mezopotamya kadim halklarında özellikle Sümer ve Babil’de halk için kullanılan sözcüklerden biri de sinekti. Soylu olmayan, aşağılanan halka sinekler deniyordu. Salgının muazzam sonuçlarından etkilenen toplum tabakaları, yani başka bir deyişle sinekler, kapitalist modernitede proletaryaya karşılık geliyorlar.

Şiddet eyleminin hayatın neresinde akıp durduğunu, kötülüğün yuvalandığı yerin ne anlama geldiğini, iyi niyetlerle gerçeğin buluşma noktalarını, masumiyet imgesini, adaya düşen çocukların başta huzurlu bir biçimde yaşarken sonlara doğru birbirlerine düşmesini modern çağın barbarlığıyla ilişkilendirmek mümkün. Tüm bunlar, kötünün kökünün kazılabildiği bir toplumsallık yaratmak yerine yasaklar yoluyla onunla baş etmeye çalışmanın dramatik sonudur. Yasak ve yaptırım üzerine inşa edilmiş bir uygarlık paradigmasının insanın içindeki iyiyi ortaya çıkarmasındaki mutlak başarısızlığının sonucudur. Virüs bu bakımdan uygarlığa dair algı kırılmalarını açığa çıkaran bir katalizör işlevi gördü.

Ekonomik sisteminin büyük ölçüde kendi çıkarını kollayan Homo economicus modeline dayandığı bir uygarlık tasarımının, şiddetin, savaşın, sosyal eşitsizliğin ve adaletsizliğin üstesinden gelmesi beklenmemeli. Bu uygarlık tasavvurunun insanın içindeki ‘İyi’yi açığa çıkarması beklenmemeli.

Bu kara ütopya çağında hem gerçekleri görmek hem de olasılıkların ayırdına varmak mümkün değildir. Tüketim toplumunda etiğin, sosyal eşitliğin ve özgürlüğün bir şansı da yoktur.

Seçenekler mezarlığını özgürlük zanneden insanlarla birlikte yaşamak çok zor. İnce bir buz tabakası üzerinde paten kayan birinin kurtuluş şansının ancak daha çok sürat yapmaktan geçtiği öğretisiyle birlikte uyum içinde yaşamak gerçekten zor.

Borçlanarak her şeyi almanın mümkün olduğu tüketim çılgınlığını özgürlük sanmak, tüketerek özgürlüğün zafere ulaştığı yanılsamasını veren bir toplumda yaşamak, duyarlı ruhlar için dayanılmaz bir meydan okumadır.

Oysa ben ne kadar çok özgür olursam bir başkası o kadar az özgür olacak, kendi arzularımı ne kadar iyi gerçekleştirirsem bir başkasının arzularını gerçekleştirme şansı o kadar kötü olacaktır. Ne kadar çok güven o kadar az özgürlük. Bir çeşit ‘tahterevalli adaleti’ bu. Üstelik tahterevallinin dengede durduğu az rastlanmış bir şeydir.

Ayrıcalıklı insanlar azınlığının oligarşik çağı bu. Hedonist tiranların borusunun öttüğü bu çağda öznenin haz akışkanlığının kesintiye uğramaması için büyük haz gettoları oluşturulmuştur. Çoğu ülkenin haz merkezleri hacmine ulaşmış “klitoral” kentleri var.

Ekonomik savının yetersizliği çekincesini bir yana koyalım, sosyalizm kanımca, oyun, eğlence, jartiyer, ruj ve haz üretmediği için çöktü. İkna sanatını bilmediği için çöktü. Ya da iknâyı doyumsuz ruhlarımıza sürekli yeni oyuncaklar üreten bir paradigmayla değil de salt politikanın asık yüzlü enstrümanları ile yapmaya çalıştığı için çöktü.

Sosyal medya, yalnızlık ve terkedilmenin en büyük korku olduğu modern çağda, kontrolün sizde olduğu yanılsamasını veriyor.

Sosyal medya yoluyla bir ‘kültürel kabileleşme’den de söz etmek mümkün. Her şeyi bildiği için kimseyi dinlemeyen ‘Google enteli’ bu çağın ruhuna uygun bir protagonisttir.

İnsanların çoğu sosyal medyayı birleşmek ya da ufkunu genişletmek için değil de sadece kendininkine benzer düşünceleri duyabilecekleri bir rahatlık alanı yaratmak için kullanıyor. Oysa gerçek diyalog hemfikir insanlar arasındaki konuşmalardan ibaret olan bir şey değildir.

Hazın ve arzuların akışkan olduğu bir platform izlenimi veren sosyal medyanın, keyif verdiği için faydalı görünse de aslında ‘bitmeyen’ arzu ve hazların peşinde olan özne için bir tuzak olduğu aşikardır. Çünkü mutluluğun, haz ve arzuların da bir sönümlenme eşiği var. Aynı uyarıcıya maruz kalan beynin haz reseptörlerinin körelmesi gibi. Ya da haz ve uyarılma eşiğinin olağan yollarla doyurulamayacak bir kerteye yükselmesi gibi.

Üstelik hazın ve bireylerin arzularının değil, sadece türün süreğen bir akışkanlığı vardır.

Medeniyetimizin, bir felaket bizi vurur vurmaz yıkılacak kadar ince bir tabakadan olduğuna dair görüş, bir “la fin du monde” (dünyanın sonu) öngörüsü taşır. Doğal bir felaketten sonra insanlardan sadece bencillik ve çıkarcılık bekleneceğine dair beklentiyi medya kaos, yağma ve şiddet hikayeleriyle besliyor.

Oysa sahadaki durum bu kadar kötümser değil. Mesela Korona virüs ile ilgili olarak tuvalet kağıtlarının ve maskelerin çalındığına dair haberler ön plana çıkarılmakta. Oysa madalyonun öbür yüzünde, binlerce hemşire ve doktorun gece gündüz gönüllü olarak çalıştığına dair bir sosyal dayanışma öyküsü de var.

İçimizde, psikologların olumsuzluk yanlılığı ya da eğilimi (negativity bias) dediği bir şey var. İnsan büyük olasılıkla evrimsel nedenlerden dolayı, pozitif şeylerden çok negatif beklentilere odaklanıyor. İnsanın beyni kıtlık, yokluk ve güven kodlanması uyarınca çalışır.

Her siyasi ideoloji insana dair bir savla, bir tasavvurla başlar. Hobbes’un, insanın “insanın kurdu” olduğuna dair görüşü muhafazakârlar için merkezi bir öneme sahiptir. Komünizm ise insanı, içi devlet tarafından doldurulması gereken, boş, beyaz bir sayfa olarak görür. Görüldüğü üzere, tüm toplumsal düşünceler bir insan doğası kuramına dayanır.

Akılcı (rasyonalist) seküler özneye liberal-siyasal bir alan yaratmak umuduyla gelenek ve dine 18. yy. dan beri toplumsal zemin kaybettiriliyor. Seküler modernitenin bu öncül söylemini şimdiye kadar sadece köktendinciler tehdit ediyor görünüyordu. Bence bu laik seküler söylem radikal dincilerden çok, şimdi merkez üssü yine laik modernite olan demagoglar tarafından daha fazla tehdit altındadır.

Asıl burada sorun sol mahallenin söylemi değildir. Sorun olan şey, farklı giyinmesine, farklı tanrılara inanmasına rağmen, daha çok aynı işletmede çalışıyor olmanın erinci ve aynı sorunların yaraladığı komşuluk ilişkileri içinde yaşayan insanlardan oluşan başka bir toplum tasavvurunun gerçekleşebilirliğinin giderek zayıflamış olmasıdır.

Çok katmanlı, günümüzün statik olmayan çok kültürlü, kompleks toplumlarında insanların tanınmak istemeleri, kültürlerinin kimliklerinin bir parçası olmasını istemeleri, onların su içme, yemek yeme gibi bir ihtiyacı haline geldi. Aidiyet yaşamsal bir olgu haline gelmiştir.

Sosyal, hukuksal veya cinsel yeni tür bir emansipasyon projesi için, hayatın her alanının finansallaştırılmasına karşı çıkmak için, dışlayan değil entegre edip içine alan, etnik ya da metafizik değil de özgürleştirici bir aidiyet için, kısacası yeni ve diri bir umut için ‘Anayasal Köktenci Sol’da anlamını bulan hareketler bu yeni ruhun kıvılcımı, ciddi siyasi bir seçenek olarak karşımızda duruyor.

Buradaki köktenci nitelemesi sakın gözünüzü korkutmasın. Çünkü öğrenim görüp meslek sahibi olmak, evlenmek, yuva kurmak gibi alışılmış, sıradan konvansiyonel bir yaşam sürme olanağı yaratmanın günümüzde konvansiyonel olmayan tutumlar ve sıra dışı bir köktencilik (radikallik) gerektirdiğini hayat mücadelesi bize her fırsatta gösteriyor.

İnsanın büyük düşleriyle İyi’ye doğru yolculuğunun her şeye rağmen sürdüğünü görmek beni sevindiriyor. Salgının ölümcül şiddetini önlemek onun sadece biyolojik-patojen arka planı hakkında kafa yormakla mümkün değildir. Virüsün sosyal Darwinist bir çılgınlıkla zayıfları kırımdan geçirdiği apaçık ortadadır. Salgının ölümcül şiddetini önlemek bu bakımdan yeni tür bir sosyal sözleşme üzerine inşa edilen kamucu bir dayanışmayı gerektirmektedir.

İnsan içindeki ‘Öteki’yi sevmeyi öğrenmeli. Hayatında belli bir anarşi olmaksızın yaşamaktan sıkılmalı. Bilinmeyene ihtiyaç duymalı. Sosyal felaketler söz konusu olduğunda erdemlilik ve toplumcu ahlâkî olgunluk bence böyle bir şey.

Fotoğraf

BENZER KONULAR
YORUM YAZ