İki Güvercin/ Kerem Yılmaz

reklam
01 Kasım 2019 0

“Maalesef kötü bir haberim var. Senin iş olmayacak!” 

“Olmayacak derken?” 

“Sınavının başarıyla geçtiğini telefonda söylemiştim ama üstten rapor kötü geldi.” 

“Bahsettiğiniz güvenlik raporu mu?” 

“Evet. Mezhep sıkıntısı var.” 

“Mezhep sıkıntısı mı?” 

“İşe almada engel olduğu bildirildi.” 

“Nasıl yani?” 

“Nüfusunun bağlı olduğu köy yüzünden.” 

“Sicilimde hiçbir vukuat, bir kötü işe bulaşma yok. Kütüğümün nerde olduğu, işe sokulmamaya sebep olabilir mi?” 

“Sicilin temiz, doğru, ama maalesef, üzgünüm.” 

Kazım, formalite birkaç dakikalık konuşmadan sonra, suratı asık bir şekilde odayı terk etti. Köşk’ten dışarı çıktığında, havada şiddetli bir kar yağışı vardı. Otobüs durağına, dikkatli adımlarla yürümeye koyuldu. Seğmenler parkında, tek bir ağaç dahi yoktu ki, kar altında küs durmuyor olsun. Parka bakarken, ‘Alnım açık ve temiz…’ diye geçirdi içinden. 

Akşam yemeğinin ardından, eşi ve çocuklarını alıp, bitişiğinde bulunan babasının evine, çay içmeye gitti. Babası, Çorum’dan gelince, bir gece kondu inşa etmişti. Oğlu evlenince, yaptığı evi ortadan ikiye bölmüş; parçalardan birisini oğluna, ailesiyle beraber oturması için vermişti. 

Babasının evi, kendi evi gibi iki küçük odadan ibaretti. Odanın ortasında bulunan sobada, kestane pişiriliyordu. Annesi Emine, iki tabak dolusu elma, portakal ve mandalina getirmiş, herkes bıçaklarla meyveleri soymuş, yiyorlardı. 

Kazım’ın iki çocuğundan birisi olan altı yaşındaki Kenan, yerde, dizlerinin üzerine çökmüş, duvarda duran kocaman resmi, hayranlıkla inceliyordu. Dede, torunu Kenan’a, yüksek bir ses tonuyla seslendi. 

“Kenan, duvardaki kim, biliyor musun, baktığın?” 

“Kim?” 

“Hacı Bektaş-ı Veli.” 

“O kim?” 

“Hünkâr… Hünkâr demek; Sultan demek…” 

Sultan sözcüğünü duyunca kendisine seslenildiğini sanan gelini söze atıldı. “Efendim baba?” 

“Sana demedim kızım. Kenan’a duvarda, resimde duran kişinin kim olduğunu söylüyorum.” 

Sultan gülerek, bir oğluna bir resme baktı, sonra oğluna döndü. “Oğlum, o dede Sultan, ben anne Sultan.” 

“Kucağında hayvanlar var.” 

“Evet, aslan ve geyik var. Senin gibi küçük onlarda… Aslan ve geyik birbirinin dostu… Bu resim diyor ki; kucağımda sevgi ve barış var.” 

Çocuk annesini dinledikten sonra, işaret parmağını resme doğru yönlendirip, sevinçle bağırdı. 

“Bektaş dede!” 

Dedesi gülerek atıldı. “Bir daha de!” 

“Aslan Bektaş dede!” 

Herkes neşeyle güldü. Ardından Sultan, çay getirmek için öbür odaya geçti. Kalktığı esnada Kazım, anne ve babasına dönerek konuşmaya başladı. 

“Bugün işe başvurdum, mezhep sorunu dediler, kabul etmediler.” 

Emine, Bayram’a dönerek hayıflandı. “Bak, görüyor musun?” 

“Neyi görüyor muyum, hanım?” 

“Duydun mu dediklerini!” 

“Duydum.” 

“Yarın başka bir görüşmeye daha gideceğim baba.” 

“Oğlum, çalıştığın yerden memnun değil misin, maaşın da güzel.” 

“Memnunum ama çocukların iyi bir çevrede büyümesi lazım. Eğitimleri her şeyden daha önemli…” 

Emine, Bayram’a dönerek kızgın bir şekilde atıldı. “Herif, doğru diyor çocuk!” 

O sırada Sultan, çay dolu tepsiyle içeri girdi. Çayları uzatırken, diğer odadan duyduğu sohbete dâhil olmak istedi. 

“İşe alınmama sebebine bakar mısın? ” 

“Yıl olmuş seksen dört, ihtilal olalı kaç yıl olmuş, ama hala durum aynı.” diye yanıt verdi Bayram. 

Çocuk, bir anda pencereye doğru fırladı. Taştan balkonun zeminine iki kuşun yanaştığını fark etmişti. Somyanın üzerinde, dedesinin yanından dışarıya bakıyordu. “Dede bak!” 

Bayram, somyadan doğrularak dışarı baktı. “İki güvercin!”. 

Güvercinler, beş-on saniye kadar zeminde gezindikten sonra, geldikleri tarafa doğru uçup gittiler. 

“Hayır dede, onların ismi var.” 

“Nedir isimleri, Kenan’ım?” 

“Sevgi ve Barış.” 

“Vay, kerata!” 

Ertesi gün, omletli sabah kahvaltısından sonra Kazım, iş görüşmesi için yola çıktı. Kanatlı kapıyı geçip, yavaş adımlarla ana yola yürümeye başladı. Yürürken çamurlu kara bakıyor, ‘İnşallah uygun bir iş çıkar’ diye içinden geçiriyordu. Daha önceki iş görüşmesinde yaşadığı, içinde ukde olmuştu ama önüne bakmalıydı; kindar yetiştirilmemişti. Mahalleden taşınmak istemesinde, bir nevi haklılık payı vardı. Farklı köken ve kültürlerin birleşimi olan mahallesini seviyordu ama çocukların okuması için pek tekin olmadığını düşünüyordu. Kendisi ortaokul terkti, Almanya’dan gelen abisinin maddi desteği sayesinde özel bir okula girmiş, bu sayede bir meslek sahibi olmuştu. Seksen ihtilalinden önce mahalle, bir savaş alanı gibiydi. Mahalle sakinleri, tenha yerlerde kıstırılıyor, mezhebinin ne olduğu soruluyor, uygun yanıt verilmediğinde ya dövülüyor ya da bıçaklanıyorlardı. Sonbaharda, mahalleyi büyük bir sel vurmuş, karısı ve kızı sele kapılmış, kendilerini selden zor kurtarmışlardı. Başvuru için gittiği yer, zengin semtindeydi. Orada, çocuklarının iyi bir eğitim alabileceğine inanıyordu. 

Ana yola vardığında, karşısına bir anda, en yakın arkadaşı Hüseyin çıktı. Kısaca selamlaştıktan sonra Hüseyin, Kazım’a kıran tuvalet nereye gittiğini sordu. 

“İş başvurusu için Çankaya’ya çıkıyorum.” 

“Çankaya’ya nereye?” 

“Yukarıya, Köroğlu Caddesi’ne, yürüyerek giderim.” 

“Uzun yol oğlum orası.” 

“Yapacak bir şey yok, yavaş yavaş giderim.” 

“Akşam ne yapıyorsun?” 

“Hiçbir şey. Sen?” 

“Akşam bize gel, hanım çocukları alıp iki günlüğüne Çorum’a gitti, kız kardeşinin yanına. Oturur, dertleşiriz.” 

Kazım, “Bakarız” dedikten sonra vedalaşıp yola devam etti. ‘Eğer bu iş olursa, arkadaşımla buluşur, küçük çaplı bir kutlama yaparım’ diye düşündü. 

Ana yolda beş yüz metre kadar daha yürüdükten sonra, sağdaki, merdivenli kestirme yola girdi. Tepe boyunca S çizerek ilerleyen yolda, arada bir soluklanmak için duruyordu. Hava oldukça soğuk olduğundan, montunun bütün düğmelerini iliklemişti. Ellerini montunun cebinden çıkardığı anda kıpkırmızı oluveriyor, ısıtmak için derhal cebine sokmak zorunda kalıyordu. Kulakları, sanki iğne batırılıyormuşçasına soğuktan acıyordu, bu acımayı nasıl yok edeceğine dair bir fikir hala geliştirememişti. Gecekonduların sonlanıp, zengin apartmanlarının başladığı, tepenin pik yaptığı noktaya vardığında, soluklanmak için bir kez daha durdu. Arkasına dönüp mahalleye bakmak istedi. Kömür kokusunun egemen olduğu gri bir atmosfer altında, ıssız bir mahalle buldu karşısında. Bulunduğu noktadan ev, bahçeyle beraber tam olarak görülebiliyordu. Bahçede, ağaçların arasında, minik bir nokta, gıdım gıdım hareket ediyordu. İçinde oluşmaya başlayan yalnızlık hissi, o kımıldanmayı fark edince, büyümeden yok oldu. 

Yaklaşık kırk beş dakikalık bir yürüyüş sonunda, üzerinde ‘Ufuk Sitesi’ yazan on beş katlı bir binanın dış kapısına vardı. Orta yaşlı, göbekli bir adam, onu küçük bir odaya aldıktan sonra, biraz beklemesini, yöneticiyi çağıracağını söyledi. Birkaç dakika sonra, yine gözlüklü ama daha genç birisi geldi, sitenin yöneticiliğini yaptığını belirtip, işle ilgili şartları anlattı. Adam, görüşmenin sonunda, Kazım’ın hem işe hâkim birisi olduğunu hem de çocuklarının eğitimi için bu işi istiyor olmasının kendisini çok duygulandırdığını söyleyerek, işi memnuniyetle vermek istediklerini dile getirdi. Üç hafta sonra işe başlamak üzere anlaşmaya vardılar. Kazım, apartmandan çıktıktan sonra, kırk beş dakikalık yolu, sevinçle, tekrar yürümeye koyuldu. Eve varana kadar pantolonu çamurdan batsa bile, hiç canını sıkmamaya karar verdi. 

Bir gün sonra, öğlen kanepede uzanmış vakit geçirirken, yerde, halının üzerinde çocuğunun günlüğünü fark etmiş, ortadan ikiye açılmış defterin sağ yaprağında, bugünün tarihini görmüş, altındaki yazıyı okumak için büyük bir istek duymuştu: 

“Babam, akşam yemeğinden sonra Hüseyin abiye gitti. Kız kardeşimle beraber oyuncaklarla oynadık. Kardeşim, dış kapıya yakın olan küçük odaya geçti. Orada, annemle oturup eğlendiler. Ben kanepenin üzerinde televizyon seyrediyordum. Birkaç dakika sonra annem yanıma geldi, kız kardeşimi alıp, beş dakikalığına anneannemin yanına gideceklerini söyledi. Bu durumda evde yapayalnız kalacaktım. ‘Eğer başıma bir şey gelirse ne yaparım’ diye düşündüm, çünkü anneannemin evi tepelik bir yerdeydi, karanlıkta oraya gidemezdim. Gitmelerini istemiyordum ama çoktan ayakkabılarını giymişlerdi. Birkaç saniye sonra, büyük bir sessizlik düştü eve. Küçük oda daha aydınlık olduğundan, o odaya geçmek istedim, hem kapıya da yakındı. 

Küçük odanın en dibinde bir dolap vardı, dolabın kapısının açılmasını engelleyen bir de koltuk. Birdenbire, dolabın kapısını bir şey zorladı, açmaya çalıştı. ‘Bunu rüzgâr yapmış olamaz’ diye düşünürken, kapı hızlı hızlı kanepeye vurmaya başladı. O kadar çok korkmuştum ki, tam o esnada, içinden kürklü bir el uzandı. Gördüğüme inanamıyordum ama oradaydı işte! Hemen ayakkabılarımı giyip dışarı fırladım. Karanlıkta, düşe kalka geçtim bahçeyi, dedemin evine hızla girdim. Dedem beni korkmuş bir halde görünce çok şaşırdı, beraber eve gittik. Evi kontrol etti, hiçbir şey olmadığını söyledi, sarıldı, teselli etti. Çok rahatlamıştım. Aslında dedemin evinde, korkum çoktan gitmişti. Çünkü duvardaki aslan dedeye baktığımda, o benim korkumu almıştı. Öyle bir aydınlık vardı ki yüzünde, kalbime işliyordu. Dedeme anlatsam, bana gülerdi. Annem kardeşimle beraber eve geldi, dedem onlara olan biteni anlattı ve gitti. 

O gece çok güzel bir rüya gördüm. Rüyamda, aslan dede yanıma geldi. Onun arkasında babam vardı. Babam bana bakıp gülümsüyordu. Aslan dede, bana iki güvercin uzattı. Kucağıma aldım onları; çok sevinmiştim, çok mutluydum.” 

Yazıyı okuyan Kazım’ın gözleri yaşardı, gözyaşları damlarken sözcüklerin üzerine, “Oğlum…” dedi, sonra ıslanmasın diye defteri hızlıca kapattı.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ