Hesaplaşma / Tuğçe Cengiz

reklam
01 Ocak 2017 10

Hasretinin değişmeyen kokusu; işten eve yorgun argın geldiğimde, öylesine bir kitap almak için uzandığım kütüphanenin tozlu rafları arasından esti burnuma en beklemediğim anda.

O gün bayıldığım Amerikan traşı saçların, lacivert okul üniformanla karşımda dikilirken, ilk kalp çarpıntımın sebebi olan hediyen. Hani hain, yalancı, beni en çok aldatan, kalın kapaklı, sonu bir türlü gelmeyen, bittiği zamansa finalini görmezden geldiğim o kitabın! Kütüphaneden çektiğim kitabın arkasından yuvarlandı ve kendini ayaklarımın dibine bıraktı. Tıpkı yabancısı olduğum bu ülkenin sokaklarında avare dolaştığım, bar köşelerinde şişelerin dibini gördüğüm; yani sen, sen diye öldüğüm günlerdeki kadar çelimsizce.

Oradaydın yine. Hayatımın önsözüne yakışır biçimde ve hep önsözümde yer alacağını bildiğin için belki de. Aşk kırıntılarımın arasına sıkışıp kalmış, üstü göz yaşlarımla dolu, buruşmuş fotoğrafında bana bakıyordun. Yazarının kelimelerine bile sinmekten çekinmeyen o bencil kokuna rağmen, hücrelerime işlemiş hasretin. Burada hayat nasıl geriden geliyorsa Türkiye saatiyle, öyle geçe kalmış bir sevdanın, ayrılığa doğru yolculuğu. Senin yeni uyandığın bir sabahta, benim uyuyamadığım gecelerden birinde

İstanbul sokaklarında bir gençlik tutkusu. Beşiktaş’ta tek göz odalı evin çatı katı, tatlı ve huysuz kedimiz, sevip de sözlerini unutacak kadar içtiğimiz yarım kalan şarkılar, sırlarımızı taşıyan dört ayaklı bir masa, ilkleri tattığım o tek kişilik yatağın ve korkularımla yüzleştiğim sen

Hep bir şeyleri sevmek; hiç erişemeden, hep bir şeyleri vermek; karşılığını beklemeden.

Lise kantininde kalabalıktan bunalmış iki yabancı; birbirini bulunca dünyayı bir çırpıda unutan bir sen, bir ben, dumanı tüten çayımız ve çayımızdan sıcak aşkımız. Üniversite yıllarımız, kıskançlık yüzünden yaşadığımız ilk büyük kavgamız O kızdan gerçekten hoşlanmış mıydın, damarıma basmak mıydı tüm mesele yoksa? — .

Hayatı senden ibaret, seni hayat sandığım yıllarEsen rüzgar ne denli sert olursa olsun sırtımı dönüp yeter ki senin için soğumasın diye ruhumu üşüttüğüm, geberene kadar aşk kustuğum sayısız günler.

Her şey biteceğini bildiğimiz bir hikayenin başlangıcı mıydı yalnızca?

Ayrılıp ayrılıp birbirimize öncekinden daha sıkı sarılmamız, on yedili-sekizli-dokuzlu, yirmili yaşlarımız, — her sene doğum günlerimizde, yaşımızdan daha fazla mum üflememiz mi eskitti bizi bu denli yoksa?  Yolun yarısını hayal edip o yola hiç giremeyişimiz, otuzlu yaşlarımızda birbirimizden ayrı olmak yetmezmiş gibi kilometrelerce mesafeyi de kendimize sebep etmemiz

Ve hiç değişmeyen, aradan geçen yıllara inat, çürümeye yüz tutamayan hasretinin kokusu.

Önsözünde yüzüne bakar gibi baktığım kitabın ilk sayfasına tutuşturulmuş, kendime makas atmaya cesaret edip de sana bir türlü kıyamadığım fotoğrafın öylece duruyor karşımda… Burada, senin olmadığın, benim hayatdemek zorunda kaldığım bu odada.

Oysa iyiyim zannediyordum düne kadar. Çünkü hayatım sensiz ve her gün bu denli çok çalışmamın sebebi yokluğun. Disiplinim, herşeyin sensiz de yolunda gitmesinin bir bahanesi aslında. İşler biraz yoğunlaştığında, soluklanmak için müziğe sığındığımda, ansızın tanıdık bir şarkı çaldığında örneğin, o disiplinimden eser kalmaz. Ne kapının önünde beni bekleyen patronum, ne toplantı için gelen müşteriler umurumda olmaz. Sabah uyanıp da evden çıktığımda, işler tıkır tıkır yürüdüğünde, aklım sana kaymadığı sürece iyileşmiş gibiyimdir aslında.

Kırk yaşım yeni bitti.

On yıl önce düşlediğimiz, bugüne dair birlikte çizdiğimiz o resmi yaşamıyorum. Tıpkı fotoğrafın gibi o resim de geçmişte kaldı, eskidi, soldu. On yıl önce bugünümü birlikte görmüş olsaydık; ne kadar gülerdik düşünsene. O acı kahkahayı ben şimdi yalnız atıyorum. Aynı haritanın farklı noktalarında, hiç hayal kurmamışızcasına.

On yıldır gezdiğim yerler, gittiğim kafeler, yatağımı dolduran başka başka adamlar geri getirmedi geçmişi — ki son üç aydır Jamesle olabilmeyi her nasılsa başardım.  Takvimlerin günleri ilerliyor durmadan. İlerlemeyen, iyileşmeyen bir tek kalbimin kederi.

James her sabah asık suratıma aldırmadan, uykusuzluğumun üstüne sürdüğüm onca boyadan sonra, 07:30’da kapımda olur ve ben hiç bir sabah seni beklediğim gibi beklemem gelmesini. Ama heyecanlandığımı, onun gelmesini dört gözle beklediğimi düşünmesini isterim. Böylesine isteksiz, gazı kaçmış içecekler gibi tatsız bir ruh halinin, en gerçek yaşam biçimine dönüşmüş olmasından korktuğum için, kapının zili çaldığında hazır ve nazır oradaymışım gibi davranırım. Kimi zaman onun en sevdiği parfümü sıkmış olurum, kimi zaman dişiliğime sığınır, kolundan tutup onu içeriye alırım.

Anılar! Bilinçaltıma sinmiş, kalbimin gölgesine düşmüş, çok güçlü gibi dursalar da üflesem her an odaya dağılacak paraşüt çiçekleri gibiler.

Anılar; Türkiyem, bırakıp geldiğim ailem, çocukluğum, yaralarım, gözyaşlarım ve sen

Nasıl yaşlanacağını, bal rengi gözlerinin etrafındaki çizgilerin ne yana doğru kıvrılacağını merak ederdim hep. Zaman sana hep teğet geçecek gibi gelirdi bana.

Bir gece, Jamesin sevinirim diye getirdiği bir derginin sayfaları arasından çıkıverdi orta yaşın. Kalabalığın içinde, gıcır gıcır ütülü beyaz gömleğinle dimdik durmuş, hiç bakmadığım yanındakilerle poz veriyordun objektife. Sanki benim seni o halinle göreceğimden emindin. Hayır saçlarındaki kırlarda, gözlerinin altındaki torbalarda, daha da çukurlaşan gamzende filan gezinmedi gözlerim. Bakışlarından anladım o an beni düşündüğünü. Beyninin, yüreğinin içinden fışkırıyordum.

On yıldır yaşadıklarının içinde nefes almaya devam ettiğimi; gözlerine, bakışına, içine, bir daha sökülmemecesine yerleştiğimi gördüm. Dik duruşundaki gururlu tavrın, yılların yüzüne çaktığı hayal kırıklığından ve yarım kalmışlığından çok daha derin, çok daha mutsuz, çok daha çaresiz bir yanılsamaydı.

On yıl önce seni bırakıp gittiğimi düşündüğün günkü acının, aynı sene ilk ve son kez ziyaretime geldiğinde, içinden söküp atamadığın kıskançlığınla benim aramda kalışın, hâlâ bir fırsat varken yanımda kalmayışın, ilişkimizin mezarı oldu. Şimdi mümkün kılabileceklerini, o yıllarda da yapabileceğini bilmenin pişmanlığı, çabalamadıklarının derin üzüntüsü, benimle girdiğin ego savaşında aklına gelmeyen bir yenilgiyle karşılaşman en derin yaralarındı.

James o gece bilmeden, kırmızı kurdeleyle süslediği dergiyle, yirmi yılı getirdi yalnızca son üç ayını bildiği kadına. Etrafımız kalabalıktı. Hayır, fotoğrafını gördüğüm restoranda değil, senin o fotoğrafı çektirdiğin balo salonunda. Hani şu dans ettiğimiz, bana evlenme teklifi ettiğin sahnede.

Hemen açıklamak istememiştin süprizi. Bir işler karıştırdığını anlamıştım ama ben de sesimi çıkarmamıştım sen bozulma diye. Saygın konukların vals yaptıkları müzik eşliğinde tango yapmanın peşindeydik eğlencesine. Heyecanını hiç yitirmeyeceğini sandığım ellerini tuttum, yüzün kararlıydı ve pırıl pırıldı gözlerin.

Bir kadının aşktaki yeri neresidir, kariyer aşktan önce mi gelir? Tam bilmiyordun. Sana Evet derken hayatımızın en unutulmaz anına şahit olan, o anda bizi alkışlayanlar şimdi biz bu haldeyken nerededirler acaba? Evetden sonrasını tam bilmiyordun. Senin miydim, gidecek miydim, benimle geleceğine söz verdiğin halde bunu gerçekten istiyor muydun? Tam bilmiyordun. Orada, o şaşaalı balo salonunda, peri masalının içindeki kötü karakter hangimizdik, aşk nelere kadirdi, neleri göze almaktı, verilen sözler geri alınır mıydı? Bağlılık neydi, ihanet neydi? Tam bilmiyordun.

James, yirmi yıl önceki hayallerimizi, birbirimize verdiğimiz sözleri, senin tutamadıklarını, fotoğrafının altındaki o küçücük Amerika yolcusu yazısının bende açtığı yeni devasa yaralardan daha da fazlasını elime tutuşturduğunun farkında değildi.

Sevinirsin sanmıştım güzelim, ülkenle ilgili bir şeylere bakmak istersin diye düşündüm.

Sevinmek mi? Hayır. On yıl önce bir sabah, havaalanının güneşsiz, boğuk, suskun ve puslu havasıydı parmaklarıma yayılan, son anda benimle gelmeye korktuğunu bile itiraf edemeyecek kadar aciz bir adamı sevmiş olmanın acısıydı. Kendi kendini mahkum ettiğin, beni sürgüne gönderdiğin günün anısıydı. Yeniden başlayacaktım hayataAma nereden? Hükmüm sensizlikten çok öte bir yalnızlıktı.

İlişkimize mantıklı bir açıdan yaklaştığını söylüyordun. Kariyerin uğruna hiç çekinmeden beni silip atıyordun. Biz kimdik peki? Şimdi neredeyiz biz? Bir uçak duruyordu tam arkanda. O son gece, heyecandan uyuyamadığını söylerken, benim kalbim kalbinin baş ucunda pır pır atarken, bakışlarındaki sahteliği hiç anlayamadım . Bu aşkın bizi 40 yaşına kadar ne hale getireceğini, beni tek başıma bıraktığın bu Amerika şehrinde, yeni tanıştığım bir adamın elinde bana geleceğini, o lanet kitabın arasından yere düşeceğini hiç varsaymadım.

Soğuk kum tanelerinin içine elimi daldırıp senin ellerine bıraktığım geceyi anımsıyorum. Denizin yosun kokusunu, maviliğe dalıp çıkan dolunayı, on yıl öncesindeki dudaklarının tadını…

”İlk iş birlikte bir ev tutarızdediğimizi. Sabah evden birlikte çıkarız, seni işine ben bırakırım.deyişini. Etrafımızdaki şezlonglarda yan yana uzanmış başkaları var mıydı hatırlamıyorum da, rüzgarla birlikte esen Gocca Di Memoriayı , karşı kıyıdaki evlerin ışıklarına bakıp o evlerden birinde olmayı hayal edişimizi, gözlerine oturan, gece boyunca hiç kalkmayan o umut ışığını anımsıyorum.

Bardan getirdiği iki kadeh şarabı masanın ortasına uzatıyor James. Mekanın camından, sokaktan geçen arabaların farlarına yansıyan yağmur damlalarına bakıyorum.

Yağmuru sever misin? İstersen biraz yürüyebiliriz. diyor.

İşte Jamesin o andaki yegane amacı! Hafif başı dönmüş, aşk sarhoşu bir kadınla; gecenin finalinde kavuşmayı hayal ettiği ateşli, akılda kalan türden bir son! İkimizin de artık alışmaya başladığı, _mış gibi bir ilişkiyi devam ettirme zorunluluğu, yalnızlığımıza yenik düşmemek için birbirimize tutunma çabamız!

Çaresizliğimin, geri dönemeyişimin, cesaretsizliğimin arkasına sığınıp, Jamesi sevebilmeyi ne çok istediğimi düşünüyorum. Onun yanında kalmamın, güçsüzlüğümle bir ilgisi olmadığı yalanına tutunarak ve kendimi kadınsı dürtülerimin ellerine umarsızca bırakarak; Hadi öyleyse, çıkalım buradan.diyorum.

Karşı kaldırıma geçiyoruz. Uzun bir caddenin başındayız şimdi. Derginin kapağından tarihine bakıyorum. Yine gecikmişsin bana gelirken, hep olduğu gibi. Fotoğrafının olduğu sayfaya gelmeden önce gördüklerimi düşünüyorum. Yıllar öncesinde seninle gittiğimiz davetlerde beni Nişanlım diyerek tanıştırdığın yüzlerin eskimiş halleri, davetiye listemizde yer alan nezih çevrenin sahte gülüşleri hâlâ oradalar.

Bir zamanlar gençliğimizin izini bıraktığımız davetler, kafeler, kavga ettiğimiz mekanlardan bazıları hiç değişmemişler sanki. Küs girip, en arka koltuğundan barışarak kalktığımız sinema salonları, koskoca bir İstanbul, koskoca bir Türkiye, yani geçmişimiz ve yaşanmamış geleceğimiz, yani su gibi akıp geçen zaman içinde çırpınan bir sen, boğulan bir ben, hepsi gecikmiş bugüne. Ama geçmemiş işte.

Ağır ağır yürüyoruz Jamesle. Bir anlığına eli uzanıyor elime. Elimde, dört yanımı saran hasretinin kokusu. Elimde senin inanılmaz gururlu ifaden, elimde bir türlü parçalayamadığım bütün bir öfke.

Jamesin gözü bende. Yapraklar düşüyor ağaçlardan ayaklarımızın önüne. Burnumun ucunda, dokunsan ağlayacak bir yağmur damlası…Sıkı sıkıya tuttuğum dergiye, Los Angelesa, senin tutamadığın sözlere, hiç yerleşemediğimiz şu evin çatısına, daha kaç yıl süreceğini bilmediğim bu kara sevda hapishanesine yağmur yağıyor.

Elinden tuttuğum bu adamla yürüdüğüm yol çok, çok uzun gibi geliyor şimdi bana. Çekip almak istiyorum elimi. Bir başkası bulaşmasın istiyorum senin hasretine.

Dur James dur! Bir adım daha atmak istemiyorum ben bu yolda. Eve dönmek, oradaki kitabın sayfalarını koklamak, üzerindeki tozu okşamak istiyorum. Yoldan başka Türkiyeler almak, tek tek sayfalarında onu aramak istiyorum. Belki bir fotoğrafı daha kalmıştır birilerinin objektifinde. Belki bir ömre yetecek kadar, son nefesimi vereceğim ana kadar beni idare edecek anıların kırıntıları kalmıştır başka bir dergide. Lütfen, bari sen dur. Kurtar artık beni de! Kim bilir belki benim gecem, onun gündüzü yaklaşır bu kez birbirine. O da bir fotoğrafıma denk gelir, belki bir gün ben de düşerim onun gelecek hayallerinin içine.

* Bu öykü, Oya Baydar’ın “Çantan Neden Ağır Postacı” adlı eserinden esinlenilerek yazılmıştır. Minnet ve saygıyla

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

Avatar
Kutay Sezgin

Büyüleyici bir yazı. Çok etkilendim. Ellerinize sağlık.

    Avatar
    Tuğçe Cengiz

    Çok teşekkür ederim Kutay bey. Beğenmeniz beni mutlu etti.

Avatar
berrin

Yüreğine,kaleminr sağlık,geçmişten gelen elin,elimi tıttuğunu hissettim

    Avatar
    Tuğçe Cengiz

    Çok teşekkür ederim; bir nebze olsun duygu katabildiysem ne mutlu.

Avatar
Emine Gürcan

Neler hissettim bir bilseniz.. Aşkın bizlere verdiği duyguları çok çok güzel anlatmışsınız. Okumaya doyamadım. Tebrik ediyorum, sizi gönülden alkışlıyorum.

    Avatar
    Tuğçe Cengiz

    Güzel sözleriniz beni çok mutlu etti Emine hanım. Çok teşekkür ederim.

Avatar
Deniz

Yazının hiç bitmesini istemedim Tuğçe hanım. Aynı çiftin aşklarını, geçmişlerini, geleceklerini kullandığınız dilde daha çok, sayfalarca okumak istedim gerçekten. Ellerinize emeğinize sağlık. Çok sevdim.

    Avatar
    Tuğçe Cengiz

    Yazmak için daha güzel bir motivasyon olamaz. Yorumunuz çok değerli. Teşekkür ederim.

Avatar
pinar

yorum yazmadan geçemedim inanınki o kadar etkilendimki ne diyeceğimi bilemedim. bence bu satirlarda bir çoğumuzun yaşadığı anıları ortak bir alanda toplamışsınız. satirlardan bizlere yansiyan enerji bana çok şey kattı. ÇOK DEĞERLİ BİR YAZI OLMUŞ. tebrikler.

Avatar
Tuğçe Cengiz

Çok teşekkür ederim. Sizden gelen yorumlar da aynı ölçüde değerli benim için. Beğenmenize çok sevindim. Sevgiler.