Gavur Anton/ Abdulkadir Laloğlu

reklam
01 Haziran 2020 0

Yağız atların çıkardığı toz bulutu Azizoğlu Bağı’nın kireç topraklı Ziyaret yokuşundan göründüğünde, Bazın Kuyusu’ndan su çeken Mısto,yüreği ağzında mutlu bir haberle amcasının yoluna  koşmuştu. Muştulanacaktı, bu sefer kesindi,hem boşa mı söz vermişti babasız Mısto’nun tek umudu,seyrek şaçlı, gür bıyıklı,beş erkek evlat sahibi,bir o kadar da sinirli ama nihayetinde tek amcası Meheme….Rüzgarda uçar gibi koşarken kanata kanata parmağını çakır dikenleriyle ve Bazın Kuyusu’nda bıraktığı iki su tenekesinden biri dolu biri yarım olduğu için devrilecekmiş gibi duran eşeğiyle ,anası topal,babasız Mısto’nun umuda düşüşü mü umuttan düşüşü müydü bu toz bulutu bilinmiyordu.

Yırtık yamalı şalvarı, fistan desenli uçkuru ve sol ayak başparmağını gösteren tabanı gevşek kara lastiklerini bir utanç buğusu gibi taşıyordu her zamanki gibi. Bu buğudan günler geçiyor, kuzular büyüyor, çayırlar uzuyor, zaman geçiyor, gece  gündüze gündüz geceye dönüyor ama Meheme Amca bir türlü dönmüyordu. Mısto’nun amcasının gidişinden bu yana tam üç ay geçmişti. Ahdetmişti Meheme Amca, kuzular büyüyünce ,büyüyüp süte durunca, onlar da satılınca muhakkak bir çift en yenisinden içi astarlı kara lastik alacaktı Mısto’ya.Astarlı kara lastikler geldi mi gerisi kolaydı:bir tarak,bir el aynası,ver elini Balaban Ovası…

Koşarken altından yol, kenarından berisinden tarlalar, aldırışsız ot toplayan yeni yetme çocuklar geçiyordu bir tarafından Mısto’nun. Beyaz atı,dolu heybeleriyle Meheme Amca görünmüştü.Kasketli şapkasını başı hava alsın diye hafif dikelmiş,beyaz gömleğinin düğmelerini göğüs kılları görünecek kadar açmış,hızını da olabildiği kadar düşürmüştü Mısto’nun kendisine doğru koştuğunu görünce.Gömleğinin yakası terden kir izi bırakmasın diye ensesi ile gömleğinin yakası arasına bıraktığı beyaz zemin üzerinde lacivert çizgi desenli mendilini çekip yüzünde biriken teri silmesiyle, Mısto’nun yanı başına varması bir oldu.

-Apo(Amca) ! Benım kara lastik tamamdır?

Hafif kızardı önce Meheme Amca, hicap etmeye tam başladı denecekken, karşısındaki sinik, kara kuru, çelimsiz çocuğun hiçliğinin farkına vardı…Yokluğunun…Çünkü herkesin topal dediği yarım bir anne,lal dediği sağır bir babanın;yani iki yarım insanın,tam olarak bir olamamış iki ucubenin dölü olmak yok olmaktı!Bu yokluğun Meheme Amca da farkındaydı: Gule Topal baştan başa bir yüktü,hele Lal Ahmo…Neden gitmişlerdi de arkalarında baldırı çıplak dört çocuk bırakmışlardı.Gerçi tarlada çapa,ot yolma,bent örme,sulama,toplama,taşıma ve her türlü işi yapıyorlardı ama yüktüler! Ve tüm gereksiz yükler gibi atılmaları gerekiyordu.Tüm bu düşünceler bir şimşek gibi Meheme Amca’nın aklından geçerken Mısto sualini yinelemişti:

-Apo! Getırmedın mi?

-Sorma Mısto, ayakkabıcı Gavur Anton oğlunu evlendiriyor.Vallahi dedi,kur’an çarpsın dedi,Ali yoldaşın Muhammed sırdaşın olsun dedi,söz dedi,ben dedi,namusuma dedi,bu iş bir bitsin ilk iş Mısto’nun lastiklerini yapacağım dedi.

Yılgın,biraz da taze umutla:

-Essehten mi Apo? Öyle mi dedi Anton? Yapacak he?

-Tabi ki yapacak yegenım,bız burda neciyiz?Gerekirse Anton’un dükkanını alırız!

-Alırız değil mi Apo?

-Alırız tabi.Sen ne diyorsun Mısto! Anton dua etsin de canını almayak o gavurun.Enver Begler’in yarım bıraktığı işi tamam eyleriz valla.Ha Ha Ha…

Sözlerinden sonra çılgınlar gibi kahkahalar atan Meheme Amca kuru bir öksürük nöbetine tutuldu.Gök gürlemelerini andıran öksürükler eşliğinde yüzünün rengi kırmızıdan mora mordan kırmızıya dönüyordu.Son öksürüğüyle yüzünü öte tarafa dönüp göğsünü yararcasına höykürmesi ve balgamını tükürmesi bir oldu. Balgam sarktığı bir çalıdan aşağıya doğru ağır kıvamda toprağa doğru akarken, bir ürperti alıp götürmüştü Mısto’yu. Korkmuştu Mısto. Tıpkı babası gibi öksürüyordu amcası. Çok sonradan kırmızıya dönecek bu kırmızı balgamı bile arar olan Lal gibi …

-On gün sonra tekrar gidecağam şehre,Anton’dan ayakkabını da getireceğim.O zamana kadar Tahar’ın ya da Ali’ninkilerle idare et hele bir Allah büyüktür…

-He Apo

-Haydi selametle kal yegenım

-Sen de Apo

Tahar’ın ya da Ali’nin elinden ab-ı hayat olsa içilmezdi.Amcaoğlu mu kan davalı mı belli değildi.Aslında Apo iyi gibiydi de niye bu çocukları ve yenge böyleydi?Oysa son güne kadar Gule Topal,yani anası, bir ırgat gibi çalışıp durmuştu bu kadın ve çocuklarına.Karlı günde damı küreme-loklama,hayvana yem-su,ev işleri,temizlik,yemek hatta ve hatta bağ-bahçe işlerinin hepsine koşturan ayağı öpülesi anamız ne demişti de bunlar bu kadar zalim olabiliyordu.Yenge Amoj niçin bize hep artıkları yedirir,niye sofraya en son biz geliriz ve niye eskiyeni biz giyeriz diye düşünürken Mısto,Meheme Amca’nın atının nal sesleri onu çoktan geçmişti bile…

Olsundu, geç olacaktı ama olacaktı nihayetinde. Gavur Anton boşuna mı Kur’an çarpsın, Muhammed yoldaşın olsun  demiş?Alimallah gözü kör olur adamın valla.Hele bir oğlunu baş göz etsin,en kalitelisinden kara lastikleri,hem de Dizlavit denen içi astarlı lastiklerimi bir yapsın da Anton,o zaman görsün Zıno Bey’in sarımsı,çelimsiz çocukları…

Oysa durum Mısto’nun bildiğinden çok farklıydı. Meheme Amca Diyarbekir’e vardığı o geç vakit şehrin kapıları kapanmak üzereydi. Zor bela atmıştı kendini sur içine.Ayak ve ter kokusu karışımı üçüncü sınıf bir handa gecelemiş,ondan sonraki günler de hasadın parasını şehirli karılarla,çıplak çengilerle carcur etmişti.İlk üç günden sonra daha iyi bir hana geçmiş,yavuklusu dul Naciye’yle gününü gün etmişti.Kocasının ölümüyle iki çocuğuyla ortalarda kalan Naciye de yaşayabilmek ya da çocuklarını yaşatabilmek için Meheme Amca gibi yaşını başını almış adamlara yalandan yaren oluyordu.

Meheme Amca’nın yıllardır vazgeçmediği iki şey vardı:biri bir duman alımında döş yakan Adıyaman tütünü, diğeri de civelek Naciye’ydi.Takma dişli adamların,babalarının tezgahından para çalan delikanlıların,hasadını kaldırıp kendini şehre atanların sevgilisi yani…Sol yanağındaki gamzesinden nice kişinin öptüğü,emek emen,yuva yıkan,sesi de bağrı gibi yanık,kirli zamanların hurisi denilen bu kadın,varlığı Meheme Amca gibi yetim sömürenleri sömürmekte buluyordu çoğu zaman.O yüzden de orospuluğu öyle ağır orospuluk değildi ona göre.Hak ettiklerini yaşıyordu yavukluları.Gül gibi karılarını( Yenge Amoj’dan bahsettiğini sanmıyorum) çoluğunu çocuğunu bırakanların,babasına dayılananların cezasını veriyordu sadece.Arada sırada Pışo Selim,Fil Kado gibi nam sahibi gavatların belası da olmasa daha iyi olurdu ya olsundu,kocası gidince giden bir cana karşılık her gün canlar almalıydı.Lakin almaya kastettiği canlardan biri de Mısto’nun amcası Mehem’ydi.Ve onca zaman yolunu gözlediği bu adam,boğma rakılı,udlu,cümbüşlü fasılların civelek Naciye’siyle paraları yerken Mısto da yeni karalastiklerin geleceği günü iple çekiyordu.

Çok büyük yerdi şehir dedikleri, bir kere görmüştü ama gözünün önünden de hiç gitmiyordu Mısto’nun.Hayal meyal hatırlasa da güzeldi:Efkaryan’ın Hanı,Kuyumcu Yohan,Ayakkabıcı Anton,Kunduracı Helil Dayı,Katip Doşo…Faili kebap tezgahları olan mis gibi  dumanlar,naneli ayranın bir dikişte bitirilmesi gayretiyle pala bıyıklarda kalan beyaz yağlı köpük,bakırcılar çarşısı dedikleri çekiçli vurmalı curcuna,sırtında sepetiyle yaşlı hamallar,dilenen kadınlar,Ulu Cami’nin hemen karşısına dizilip bağdaş kurup,şalvarını oturur pozisyonda sofra gibi kullanarak tütün gevşeten işsizler(Meheme Amca da aynısını hep yapardı),beden dibi ayyaşları,uzaktan gelen yanık bir uzun hava:

Vara vara vardım Siverek’in Hanına

Zalımın biri çıktı dedi bu Diyarbekirlidir atın zındana….

Nasıl unuturdu Mısto?Görüntüler birbirini kovalarken beyninde,aklına ayağının yalınlığı geldi,gözlerine iki kristal…Düşmemek için çok gayret gösterseler de teslim bayrağını çabuk çekmişlerdi iki tuzlu gözyaşı.Irgat Mısto,anne babasız Mısto,Yenge Amoj’a göre akılsız-ahmak Mısto şimdi de ayakkabısız,yalınayak Mısto’ydu.Şimdi Meheme Amca’nın ardından sadece bakıyor ve bir umut,Gavur Anton’un düğünün on güne kadar bitmesini diliyordu.Giyilmeyecek kadar kötü değildiler aslında ama tülbent kadar incelmişlerdi ve ayak başparmağı bir utanç abidesi gibi göze batıyordu hep.Hülyalı hülyalı düşünürken tüm bunları,çirkin bir ses böldü zamanı:

-Mısto! Kopek! Körmüsen Oğul?

-Neyi Resul Dayi?

-Elının körini, eşegin muhtarın tarlasına girmiş namussız!

-Vay Anaa!

Haydo’nun,uzun muhabbetten canı sıkılmış ya da cilveli boz bir eşek görüp peşine takılmış olmalı diye düşündü  Mısto.Yoksa bu dünyada ondan akıllı bir eşek dahi olmazdı,ne diye bu nizamsızlığı yapsındı? Koşuyordu Mısto,eşeğinin berisine vardığında su tenekelerini devirmiş,isyankar tavırlarıyla adeta bu üçüncü seferdir kuyuya gelip gidiyoruz,bizimki de can değil mi bakışlarıyla karşılaştı.Hiç koşmadı,üç kere yürek yangınıyla anırdı iki çifte attı,dört kez burnundan hızlı hızlı soludu,en sonunda teslim oldu.İşte Haydo’nun bütün öfkesi bu kadardı,bir de tandır külünde yatıp bir sağa bir sola debelenmesi vardı.

……………….

Meheme Amca, sırt tarafı kara naylonla kaplı oval ayna ile kızıl tarağı şalvarının cebine koydu, kasketini başına geçirirken bıyıklarını burmayı da ihmal etmedi aynanın karşısında. Etrafında fır dönen Yenge Amoj, ceketinin tozunu alırmış gibi yaparak bir sağına bir soluna geçmekteydi. Bir berdel anlaşması gereği Meheme Amca’ya avrat olmuş, ama olduğuna da hiç üzülmeyen bu kadın, Mısto’nun iki cihanda düşmanıydı hiç kuşkusuz. Ev içinde bağırıp çağırıyor, sesi Meheme’ye gitsin diye de çığırdıkça çığırıyordu. Hele Mısto’ya yeni ayakkabılar alınacağını öğrendiği günden beri hiç çekilmez olmuştu. Tahar ile Ali’yi Mısto’ya şiddet uygulaması için dolduruyor, tarladan geç gelen Mısto’ya çoğu zaman bir parça kuru ekmek bile vermiyordu. Başına çoğu zaman sinirli veya hasta olduğunu belirtmek için kullandığı ve sıkıca bağladığı kızıl yazmasını gevşetirken Meheme Amca’nın sesiyle irkildi:

-Ben şehre gidiyem, çocuklara mukayyet ol!

………….

Meheme Amca’nın tozu dumana katan atının nal sesleri uzaklaşırken, Bazın Kuyusu’nun olduğu yamaçta, kavun ve karpuzların ekili olduğu tarlanın tam ortasındaki bir ağacın gölgesinde nöbet tutan öksüz bir çocuğun sevinç çığlıkları duyuldu…Mısto’ydu o…Meheme Amca gidiyordu, Gavur Anton’a, şehre yani…Yeni ayakkabılar geldiğinde yere bile basmayacaktı alimallah, hele bir gelsindi… Şahabanlı Mirekler gibi fiyakalı takılacak, her olur olmazla konuşmayacaktı artık! Başka bir köyde ırgat olarak çalışan büyük ağabeyi Selim de daha mektebe yeni başlayan çakır mavisi gözleriyle küçük kardeşi Hüseyin de istese vermeyecekti. Saklayacaktı, günde 10 defa yıkayacaktı, her yıkadığında bir türkü yakacak, yaktığı türküler yoksulluğunu unutturacaktı. Bu neşeyle çaldığı kavalının nağmeleri, Koçer Obası’ndan bile duyulan Mısto, günleri sayıyor ve sevincinden ne yapacağını bilemiyordu. 

Aradan tam 10 gün sonra bir sabah vakti, çakır mavisi gözleriyle Hüseyin’in çağırma sesi duyuldu:

-Mısto! Apé Meheme’yi getiriler koş!

-Niye Apé Meheme kendi gelmi, oni getiriler?

-Hastadır diyiler, öli diyiler,yaralidır diyiler!

Ne diyeceğini bilemedi Mısto. Havada kuşlar asılı kaldı, kaç günlük sevinç yüzünde asılı…Akrep ile yelkovan beklide kalakaldılar yerinde,kulağında uğultular…Koşuşturan Amoj’un feryadı duyuluyordu uzaktan. Apo’nun çocukları bağır çağır içindeydi…Umut denen illet can veriyordu! 

Atlılara yaklaştıkça Meheme Amca’nın atı üzerinde bir yana kaykıldığı, sağ eliyle de kanayan sol tarafını tuttuğu görülüyordu. Yanındakilerin yardımıyla attan indirilen ve taşınan Meheme Amca Mısto ile bir anlık gözgöze gelmişti. Hemencecik indirdi başını, hicap etti, sıkıldı. Mısto’dan değil kendinden utanıyordu aslında. Şehre varır varmaz daldığı dumanlı, içkili ve mezeli eğlenceler, Naciye ve benzeri karılara yedirdiği arpa buğday parası, beden dibi ayyaşlarıyla geçen günlerin tükettiği paralar…

 Meheme Amca’yı getiren adamların konuşmalarından öğrenmişti meseleyi Mısto: Apo’nun her gece içtiğini, Pışo Meheme denen bir kabadayıyla Naciye için tartıştığını, sinirlenen Pışo’nun bıçağını çektiği gibi onu yere serdiğini de. Kuru öksürük nöbetlerinden yeteri kadar çeken, ince hastalığın en incesinin pençesine düşmüş Apé Meheme, aldığı bu bıçak darbesiyle kan kaybetmeye başlamış, teni de sıcaklığını yitirmeye başlamıştı. Durumun vahametini anlayan ve olayın yaşandığı gece aynı handa bulunan iki at arabacısı, zabitler gelmeden onu arabalarına bindirmiş ve Meheme Amca’nın mırıltılarından anladığı kadarıyla köyünü öğrenip onu getirmişlerdi. Bağrışmaların ve ağlamaların arasında serilen yün döşeğe yatırılan Meheme Amca yani Apo, kan kaybediyordu sürekli ve soğuyordu bedeni ! Belki de sonun da sonuna gelmişti artık. Başında biriken kalabalığı bulanık görüyor, ağlama sesleri bir uğultu gibi dolanıyordu beyninde. Tüm köy tarafından soğuk kanlılığıyla bilinen, yıkadığı ölü sayısı bini geçen ve başucunda Kuran okuyan Faki Adem denen mollayı bile korkutmaya başlamıştı Apo. Kendisinden hiç de beklenmeyen bir ses tonuyla;

-Mısto! Dedi şaşkın bakışlara arasında.

Koş var yanına dediler Mıstoya, konuş dediler ak sakallı mollalardan bir kaçı. Çömeldiği kapı eşiğinden hızla kalkan Mısto, döşeğe doğru yürüdü, yere çömelip sordu:

-Geldim Apo, İyisen maşallah iyisen iyisen!

-Mısto, hakkıni helal edesen

-Ne hakki Apo, olur mu öyle şey?

-Ben sözümü tutamadım, affet beni

-Estağfurullah Apo, ne affı!

-Mısto! Gavur Anton ölmüş dediler! 

Dedikten sonra başı bir yanan düşen Apo’nun gözleri yarı aralıklıydı. Ölüm uğramıştı bir süreliğine, bağırmalar, isyanlar, Amojun saçını başını yolmaları…Üzerine örtülen beyaz bir örtünün ardından yarasının kanı sızıyordu. Ölmüştü Apo, Gavur Anton da ölmüştü, umutlarda…

Olaydan habersiz köyün tek radyosunun sahibi Resuloğlu Çaçan’ın evinden(Büyük ihtimal TRT türkü istek saatinden) bir nağme yükseldi:

Akşam olur gölge basar

Umuduma yeller eser

Yokluk iflahımı keser

Gurbeti ben mi yarattım?

Mısto’nun gözlerinden iki tuzlu yıldız kaydı. Kulaklarında uğultuyla karışık bir gürültü…Yırtık ayakkabılarına baktı, sonra gökyüzüne, sonra umuduna….

BENZER KONULAR
YORUM YAZ