Feryal Tilmaç: “Hayatın içinden geçmeyi severim, hem öyle kenarından falan da değil, tam ortasından.”

reklam
01 Haziran 2017 2

Feryal Tilmaç: “Ne yazarken yaşarım ne de anlatmak için yaşarım. Yaşamak yazmaktan önceliklidir benim için. Hayatın içinden geçmeyi severim, hem öyle kenarından falan da değil, tam ortasından. Değmeyi, dokunmayı, deneyimlemeyi, öğrenmeyi, hissetmeyi isterim.”

 

Söyleşi: Munise BAYER

 

Songemi Dergisi’nin haziran sayısında Feryal Tilmaç, damağımızda tat bırakan sohbetiyle söyleşi konuğumuz oldu. Yazarımızla hayat, aşk, öykü, edebiyat ve daha nice güzel konular üzerine söyleştik, keyifli okumalar dilerim.

2

Feryal Tilmaç hayata nasıl bakar, hayatı nasıl yazar? Biriktirdiklerini mi yazar yoksa yazarken mi yaşar?

Siz sorunca düşündüm de insan kendi için genellemelere gidemiyor aslında, onu fark ettim. An gelir umutla, sevinçle, coşkuyla bakarım, an gelir karamsarlıkla, endişeyle, yılgınlıkla. Ama hemen her zaman merakla. Sanırım en belirgin, kolayına değişmeyen nitelik budur hayata bakışımda. Sorunuzun uzantısına gelince: Ne yazarken yaşarım ne de anlatmak için yaşarım. Yaşamak yazmaktan önceliklidir benim için. Hayatın içinden geçmeyi severim, hem öyle kenarından falan da değil, tam ortasından. Değmeyi, dokunmayı, deneyimlemeyi, öğrenmeyi, hissetmeyi isterim. Demek ki biriktirdiklerimi yazıyorum dersem daha doğru olacak. Kepçeyi kendi heybeme daldırıyorum. Başka türlü yazan da vardır belki ama bana nedense çoğunluğun yaptığı da bu gibi gelir.

“Bizce devam et. Tastamam böyle okumuştum o ödülü. Ne yapıyorsan, nasıl yapıyorsan yapmaya devam et.” diyor Demir Artun isimli kahramanınız. 2009 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görülmeniz açısından, kahramanınızla ortak fikirleriniz var mı?

Ah evet yazarken farkında olmasam da vardır elbette. Benim aklımda Altkitap Öykü Ödülü vardı aslında onu yazarken. Benim ilk ödülümdür, rastlantı bu ya ödülün kendisi de ilk kez verilmişti. Benim için çok özeldir ve o zaman henüz yayınlanmış bir kitabım da yoktu. Bu nedenle o ödülü tastamam böyle okumuştum, ne yapıyorsan yapmaya devam et. Yolun başındaki biri için çok yüreklendiriciydi. Sait Faik Hikâye Armağanı ise bambaşka bir deneyimdi. Hissettirdiklerini söze dökmek pek kolay değil. Çok anlamlı bir takdirdir. Hayal kırıklığına uğradığım oluyor benim de her insan gibi, o zamanlarda önemli olanın yolda olmak olduğunu hatırlatıyor bana.

Öykülerinize baktığımızda hem yazış biçimi hem de anlatılan hikâyeler olarak tek bir Feryal Tilmaç öykücülüğü yok, çeşitlilikten ve sınırsızlıktan yana mısınız? Hatta bir gün doğal bir değişim yaşayarak tamamen farklı bir türle karşımıza çıkabilir misiniz?

Sondan başlayalım. Evet, çıkabilirim. Bu çok uzun da sürmeyebilir doğrusu. Edebiyatı parçalı bir yapı olarak görmüyorum ben. Türler arasında katı sınırlar olduğunu düşünmüyorum. O andaki meselenizi/hikâyenizi anlatmak için elverişli olan hangi tür/türler ya da onların melezleri ise oraya doğru doğallıkla yönlenirsiniz. Öykücülüğüme gelince, bunu dışardan bir eleştirmen nesnelliği ile değerlendiremem. Her biri zihnimin, ruhumun bir ürünü. Bireysel tarihimden getirdiklerim var; deneyimlerim, biriktirdiklerim, gördüklerim, işittiklerim, hissettiklerim. Edebiyatımın çıkış noktası son derece kişiseldir bakınca. İçimle dışım arasında bir mesafe yok. Derinimde hissetmediğim hiçbir şeyi anlatmıyorum. Bana sorarsanız hepsinin temel dokusu aynıdır. Çeşitlilik konu başlıklarında, meselelerde, bakış açılarında, sosyal sınıflarda, meraklarımdadır olsa olsa. Hayatta olup biten hiçbir şeyi ıskalamayı, görmezden gelmeyi istemem. Bunun yanında sanatın öbür dalları ve bilimle içli dışlı olmaktan vazgeçemediğimden belirli konulara sıkışıp kalmak da beni rahatsız eder. Özgürce anlatıyorum, o anda ne ilgimi çekiyorsa onu, çünkü sonuçta ben de merak ettiğimi anlamaya çalışıyorum yazarken. Zarfı da mazrufu da önemsediğimden hem dil hem biçimde yeni şeyler denemeyi de seviyorum. Belki çeşitliliğe bu neden oluyordur ama esasen bugüne kadar yazdıklarıma bakınca, üç ya da dört soy altında gruplandırabiliriz öykülerimi.

 

“…önemli olan yazmak değil mi diye sorduğunu duyar gibiyim. Öyle ya asıl derdimiz kırıklarımızı, kesiklerimizi onarmak. Kendi söküğünü dikmeye çabalayan terzi, yarasını yalayan kedi yavrusu, merhemini arayan kel, dibine kör yanan mum. Can havliyle. Yazı. Nedir ki başka?” ‘Sevgilim’ isimli öykünüzden alıntıladığım bu cümleler doğrultusunda, yazmanın en güçlü kaynaklarının ‘acı çekmek, bulunduğu durumdan memnuniyetsizlik ya da mutsuzluk’ gibi duyguların olduğunu söyleyebilir miyiz?

Tam olarak öyle değil tabii ama yazmak için de insanın hayatla, düzenle, verili olanla, dayatılanla bir derdi olması gerekir. Yoksa neden kendini ifade etmek için bu yolu seçsin ki? Yazmak sağaltıcıdır sonra. Terapiktir bir başka deyişle. Aslında sanatın hangi alanına baksanız böyledir. Performans sanatlarını ayrı tutmak gerektiğini belirtmeme gerek yok sanırım. Yaratıcı sanatçının psikodinamiğinden söz ediyorum. Sanatsal etkinlik insanı nevrozlarından arındırır. Olabildiğince elbette.

Aşk, sizin için ne anlama geliyor, bir insanın heykele, hatta olmayana tutulabilmesi kadar çılgın bir duygu mudur sizce?

Her bir söyleşiyi, hatta tek tek soruşturma yanıtlarını bile yapıtın bir uzantısı olarak algılıyorum. Burada satır aralarında aşkın benim için ne anlama geldiğini açık açık anlatırsam, bundan sonra yazacağım aşk hikâyelerinin büyüsünü bozmuş olmaz mıyım? Ama Esneyen Adam’a atıfla şunu söyleyebilirim ki yazarken çok inandım o kadının o adam heykeline aşık olabileceğine. Düşünsenize, kestirilebilir, öngörülebilir, sabit, güven verici üstelik sıradan bir heykel de değil, düpedüz enerji yayıyor. Yazdığıma göre olabilir diye düşünüyorum demek ki. Neden olmasın!

“Bir insanın medeni halini anlamak için hâlâ parmağındaki yüzüğü kontrol eden birileri var demek. Şaşırıyor insan. Ne gelişmemişlik.” ‘El’ isimli öykünüzdeki bu cümleler bizleri gülümseterek düşündürüyor. Öğrenilmişlik, kabulleniş, sorgulamadan ve bir mantığını bulmadan devam etmek… Kalıplaşmış bu tür davranışlara ve geleneklere fazlaca yer veriliyor yazdıklarınızda, öykülerinizde genel olarak bir direniş havası var. Sizi rahatsız eden sizi yazmaya iten neydi ve yine bir kahramanınızın söylediği gibi susmayı suçun bir parçası olarak mı görürsünüz?

Adana’da doğdum ve liseyi bitirene kadar da orada yaşadım. Kuralcı, gelenekçi bir toplumdur. O öyle olur, bu böyle olur, öteki ayıp beriki yakışıksız. Neticede darlanıyorsunuz. Dayatmadan oldu bitti hoşlanmam, neyi nasıl yapmam gerektiğinin söylenmesinden de. Bu sadece Adana’ya has bir durum da değil aslına bakarsanız. Toplumumuzun geneli böyle. Bu toplumda ezilmek, kabullenmeye zorlanmak için kadın olmak şart değil ama bir de kadınsanız işiniz her daim güç. Direneceksiniz. Haklarınız için, insan gibi yaşamak için direneceksiniz. Başka yolu yok. Hepimizin bir aklı ve vicdanı var. Doğru bulmadığımı, haksızlık olarak algıladığım her durumu değiştirmek için uğraşırım. Susmak suçun bir parçası olmaktır elbette ama sözümü söylemenin araçlarına, biçimine, yöntemine yine ben karar vermek isterim.

‘Çığlık’ isimli öykünüzde sadece boşluklardan oluşan ilginç bir film fikri var. Tinsel ya da fiziksel olarak boşluk sizin için neyi ifade ediyor?

Çok derinlikli felsefi bir tartışmanın konusudur takdir edersiniz ki. Yine de üstünkörü değinecek olursam, var olanın değerini belirleyen, ortaya çıkarandır. Fiziksel olarak doğru kullanıldığında her sanat eserini, tasarımı anlamlı, uygun, kullanışlı ve estetik kılandır. Zihinsel olarak da varabilmek istediğimizdir. Tüm doldurma çabası nihayetinde boşaltabilme erdemine ulaşabilmek için değil mi? Nirvana işte, nedir ki başka?

Yine ‘Çığlık’ isimli öykünüzden bir cümle ile başlamak istiyorum soruma. “Öbürünün içindeki koyuluğu bilmek mümkün mü oysa?” diyor kahramanınız. Empati kurabilmek, başkalarını, hatta kendimizi anlamak için yazmak ve okumak hayatımızın neresinde yer alıyor? Özellikle okumak… Her okuduğumuz artıdır diyebilir miyiz?

“Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması” diyor ya Attila İlhan, ne kadar doğru. Ancak çabasına girebiliriz, deneyebiliriz, yaklaşabiliriz. Üstelik bir profesyonel için bile durum böyledir, her şart altında olabildiğince yaklaşabilmekten ibarettir. İnsan yeri geliyor kendini anlamakta güçlük çekiyor. Ama empati, hemhal, hemdert olabilmek ayrı bir konu tabii. Bütünüyle iyi niyetli bir çaba. Belki doğuştan gelen bir yetenek de diyebiliriz. Her yetenek gibi geliştirilmeye açık elbette. Yazmak anlamak için müthiş bir araç ama empatiyi en çok geliştiren edim okumaktır herhalde. İnsanların hayatı öğrenmek, başka hayatları, öbür insanları fark etmek, anlamak, en azından anlamaya çalışmak için hikâyelere ihtiyacı var.

Esneyen Adam’da yer alan öykülere baktığımızda kahramanların iç seslerini oldukça doğal şekilde aktardığınızı görüyoruz. Bu da öyküyü oldukça canlı kılıyor. Bu yazış biçiminiz bana bilinç akışı tekniğini hatırlatıyor ve yazma ruhunuza oldukça yakın bulduğum bir teknik bu. Bu konuda fikriniz nedir?

Teşekkür ederim. Söylediğim gibi ben yazarken onlara da olan bitene de içtenlikle inanıyorum ve akışa katılıyorum. Ben de karşılaşıyorum bir bakıma yazdıklarımla, şaşırıyorum. İşin en güzel tarafı da bu zaten. Tamamen ya da kısmen bilinç akışı tekniği ile yazdıklarım da var fakat Esneyen Adam’daki öykülerde daha çok anlatıcıların iç seslerini yazmışım, ben-anlatıcının derli toplu zihin akışını da diyebiliriz. Ama elbette bir yakınlığı var bu iki eğilimin. Bana uygun sanırım çünkü içeri doğru bakmama yarıyor, en meraklı olduğum yere, insan ruhuna.

“Az bazen çoktan iyidir; hem insan hayattan payına düşene şükretmesini bilmelidir. (Solvitur Ambulando) Yetinmek hangi noktadan sonra insana zarar-mutsuzluk vermeye başlar?

Yetinme duygunuz, beceriniz, erdeminiz başka insanlar tarafından suistimal edilmeye başladığı zaman tehlike çanları çalıyor demektir.

Söyleşi için çok teşekkür ederim, sohbetinizle hayatımıza can verici renkler kattınız.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

Avatar
Münire Çalışkan Tuğ

Güzel, dolu dolu bir söyleşi olmuş. Soranın, yanıtlayanın emeğine ve yüreğine sağlık.

Avatar
mehmet şen

Güzel bir söyleşi olmuş.