Erdi Sağdıç: “Her aksiyonlu hayat bir noktada sakinlik verici bir şeylere ihtiyaç duyar.”

reklam
01 Haziran 2020 0

Yüzleri yeni, makyajı bol, görkemli, lüks ve yüksek binaların ardında kaybolan ara sokaklara sapınca, tüm o ihtişamlı beton yığınlarının ardındaki kirli yüz gün gibi ortaya çıkıyordu. İnsanlar gibi…

Gözyaşları da tükenirdi diğer her şey gibi… İçimizdeki yaşama isteği gibi. Özgürlüğümüz gibi. Ümitler gibi. Evdeki küçük tüp ya da erzak gibi… Benim gibi. Annem gibi. Fok balıkları gibi… Her şey tükeniyordu. Tükeniyorduk!  Erdi Sağdıç ile romanı Bir Ölü Bir Deli Bir Aşk’ konuştuk:

Söyleşi: Bayram Sarı

-Erdi Sağdıç’ı tanıyabilir miyiz?

Gereksiz sıfatların ve kimliğin haricinde ve tamamen kendimden soyutlanmış bir şekilde kendime baktığımda Erdi, dayatılan sistemin içerisinde kaybolmamak için savaşan, hayallerine doğru adım attıkça gerçek hayata toslayan, sistemin içerisinde aynılaşmamaya yani kaybolmamaya çalışan birisidir. Gerçek hayatın içerisinde bir avuç kadar bir boşluk yaratıp orada hayallerini gerçekleştirmek için çabalayan, her fırsatta o bir avuç boşluğa sığınan birisidir.

Ben bu dünyaya ev araba değil, güzel sözler bırakmak istiyorum.

-2024 tarihinde köylüler, köylerine gelen yaşlı adam hakkında; kafası kırık bir ressam veya katil bir yazar olarak tahminde bulunuyorlar; köylünün söylemi bu düzeye nasıl çıkmış olabilir? Kentten köye ters bir göç mü söz konusudur?

Sorularınıza Ahmet ile başlamak istiyorum. Zira okurun kitabın başlarında tanıdığı ilk kişilerden birisi odur. Ahmet benim temiz ile kirli arasındaki dengem oldu. Kötü olmamak için direnen ama yine de kötü olan biri. İnsan ne kadar saf olursa olsun bazen kendisine engel olamıyor. Kötülük, bir köyde de olsanız gelip sizi o temiz hayattan çıkarıp pisliğin içerisine atabiliyor. Bunların dışında, köyün genel görümünü, ruh halini Ahmet’in üzerinden anlattım, anlatmaya çalıştım. Şehirlerdeki öfkenin nasıl köylere kadar girdiğini, insanların düşüncelerinin nasıl değiştiğini vurgulamaya gayret gösterdim Ahmet ile. Fakat onun bile sonuç itibariyle temiz kalamadığını gördük.

-Ahmet’in işlediği cinayet, defterin sırrını çözmek uğruna mıdır?

Ahmet, aslında kendi kendine ilerleyen bir karakter oldu. Normalde kitabın sayfa sayısı biraz daha fazla olacaktı ve dolayısıyla Ahmet’e de daha fazla yer ayrılacaktı fakat şartlar kısa olmasına ve bu şekilde kalmasına sebep oldu. Dolayısıyla evet, Ahmet bir nevi her şeyin sona bağlanması için öldürmüş oldu. Kitap zaten sondan başlıyor. Yani yaşlı adamın köye gelmesiyle. Ahmet’in en önemli olgusu içsel durumudur benim için. İçinde büyüyen o ateşli isteği yanlış olduğunu bile bile yine de kendini durduramıyor. Ve bu yanlışın sonunda bir adam ölüyor. İnsanlar içlerindeki bu duyguları dizginleyemiyorlar. Ahmet’in yaşlı adamı öldürdükten sonrasındaki ruh halinden de bir roman dosyası çıkar ayrıca.

Ben insanların, çerçevenin ardındaki duygularını anlatmayı seviyorum.

-“Mutlu olacak ne vardı? Bir insan bu boktan hayattan nasıl zevk alabilirdi? İnsanı bayan şu koku…Şu perişan hayat…Aslında yaşlı adam değil bizdik perişan olan, zavallı olan…Kendi ahırı da dışkı doluydu ve kendisi de yapıyordu. Adına tezek dedikleri bu kurumuş dışkıyı kışın ısınmak için kullanıyorlar ve o lezzetli köy ekmeklerini yapıyorlardı. Bok ve lezzet.” (s:57)

İşlediği cinayet Ahmet’i hangi yönde dönüştürmüş olabilir? Aradığı lezzet uğruna pisliğe batmasının sonuçları nedir?

Bu sorudaki belirtilen o paragraf Ahmet’in o anki ruh halini anlatmaktadır. Sizin de belirtmiş olduğunuz gibi aradığı içsel lezzet uğruna istemeden boka batmıştır. O an köydeki her şeyden, köy yaşamından nefret eden bir ruh haline bürünmüştür. Ondan sonra Ahmet için köy eski köy olmayacaktır. Sonrası hep vicdan azabı…

-Ahmet’in öldürdüğü ihtiyarın başında hezeyanlarını dillendirdiği on sayfalık bir monoloğu var; hiçbir noktalama işareti kullanmadığınız bu bilinç akışı için, biçeminden etkilendiğiniz herhangi bir yazar var mı? Noktalama işareti kullanılmadan ve salt cümlelerin vurgusu ile yapılan bilinç akışı tekniği konusunda ne düşünüyorsunuz ve okur bunu nasıl yorumlamalıdır?

En sevdiğim yazarlardan birisi Oğuz Atay’dır. Dolayısıyla beni etkileyen en büyük isimlerden birisi de bu konuda odur. Diğeri ise Ulysses kitabının yazarı James Joyce’dir.  Okurlar bu konuda ne düşünür diye hiç düşünmedim çünkü benim birincilim hiçbir zaman okur olmadı. Sözüm ona ben bu işi toplum için değil sanat için yaptım. Ama yine de söylemek gerekirse doğal olarak kimse ne yaptığımı anlamadı. Ve eminim herkes okumadan atladı o bölümü. Ve geneli de editöryel hata olarak algıladı. Komik ama edebiyatçılar bile.

-Yanlış cinayet, yanlış aşk, yanlış delilik depremin kendisi mi, yoksa 1999’da kırılan fayın artçı sarsıntıları mı?

99 depremi büyük bir yıkım getirmişti. Yıkılan sadece binalar olmadı tabii. Kitapta geçen yaşlı bir teyzenin Orhan Bey’i oğlu sanması, yoldan geçen delirmiş insanlar, ölmüş insan bedeni kokuları… Bunların hepsi ne yazık ki gerçek olaylar. Bu yıkım elbette sadece binalarla veya orada yok olmuş hayatlarla sınırlı kalmadı, sonrasında da hâlâ devam etti. Bu hikaye de bunlardan birisi.

-Romanınızda 1999 depremi ile başlayan ve 2024 yılına uzanan bir zaman çizelgesi kurmuşsunuz; ama, olayın asıl geçtiği 2022- 2023- 2024 tarihleri okur hangi özellikleriyle yorumlamalıdır?

Bu zamanlar, hem kitapta hem de gerçek hayatta zor dönemler diye düşünüyorum. Ama asıl kırılma 2023’te. Kırılmanın sesi 99’da başladı ve 2023’te yankılandı. Bu dönem her şeyin hızlandığı, karıştığı, aşk ile ideallerin, hayallerin savaştığı bir dönem.

-Metninizdeki “Delirme” durumu son fay kırığı olabilir mi?

Delirmeyi ben insanın düşüncelerini kendi içerisine hapsetmesi olarak düşünüyorum. Bir nevi bu dünyadan kaçış olarak algılıyorum ama tabii bu her durumda geçerli bir şey değil. Çaresiz insanın en uç noktası delirme durumudur. Ve bu yüzden bu delirme durumu kolay olmaz. İnsanın aklının alamayacağı olaylar olması lazım bazen delirmek için. Ve kitapta da bu durum söz konusu olmuştur. Üst üste gerçekleşen yıkımlar onu en uç noktaya itmiş ve düşüncelerinin kendi içerisinde hapsolmasına sebebiyet vermiştir.

-Köylü bir katil Ahmet; Atatürk ilkeleri ile yetişen, Cumhuriyet’in değerlerine inanan İş adamı Orhan ve eşi; amcasının yanında sığıntı olarak yetişmiş, fabrika işçisi, üniversite öğrencisi, gençlik lideri, yazar ve müzisyen Olcay; eğitimini yurt dışında tamamlayan, Orhan’ın evlatlığı Açelya; bu karakterleriniz çerçevesinden bakarsak metninizdeki depremin merkez üssü neresidir ve şiddeti nedir?

Metafizikte belirlenimcilik ilkesi vardır. Bir şeyin olmasına onu iten bir şey sebep olmuştur derler savunan filozoflar. Burada da karakterlerin yaşadığı bir olayda diğerlerini birilerinin ittiği görülür. Fakat tabii bunların hepsi merkez olamaz. Onların olmasına iten en büyük belirlenimci sebep, o gün Orhan Bey’in Gölcük’e gitmesidir. Karakterler arasından da yine Orhan Bey’dir.

-Dostoyevski ve Sabahattin Ali, metinlerinde “Defter” metaforunu kullanarak, asıl hikayeyi başka bir karakterin üzerinden kurgulamışlardır. Siz de, “defter” metaforunu kullanıyorsunuz ama hikayenin kurgusunu oluşturmak için değil ve bu noktada Dostoyevski ve Sabahattin Ali’den ayrılıyorsunuz; “Defter” kurgunuzda neyin imgesini oluşturmaktadır?

Benim şöyle bir hedefim olmuştu bu kitabı yazmaya oturduğumda. “Çerçevem basit olacak.” Yani oluşturduğum çerçeveyi bir yerlere gizlemeyeceğim. O yüzden eski Yeşilçam filmlerindeki konuları andıran sade bir eser yazdım. Karmaşık, olay örgüsü bol, tabiri caizse vurdulu kırdılı bir konu üzerinden anlatım yapmak kolaydır. İnsanları kolayca etkileyebilirsiniz. Ama dediğim gibi ben bunu insanlar etkilensin diye yazmadım. Basit bir konuyu anlatmak daha zordur ve ben bu yüzden basit bir konu seçtim ki kalemimi görebileyim. Defterin ardına da bu yüzden çok fazla sığınmadım fakat kitap tersten başladığı için onu vurgulamak gerekiyordu. Benim defterim de her şeyin sona ulaşmasını, soruların giderilmesini sağlayan bir anahtardı.

-Olcay’ın yaptığı aksiyonlar ile edebiyat dergisine yazdığı “Haldun” isimli metni sizce bir tezat oluşturmuyor mu?

Gelelim Olcay’a… Olcay küçüklüğünü yaşayamamış, anne baba özlemiyle büyümüş, istediklerini yapamamış, benim gibi iki arada koşup durmuş, içerisindeki bu eksiklikleri hep kendi içinde yaşamış bir karakter. Sorunun tam aksine Olcay, yaşayamadığı bu eksiklikleri, küçüklüğünü, özlemlerini yarattığı Haldun karakterinde bulmuştur. Kitabın bir yerinde, göremediği annesinin saçları ve gözleri hakkında yazıyor, orasını çok seviyorum. Ayrıca karakter oluşumu açısından bakacak olursak, her aksiyonlu hayat bir noktada sakinlik verici bir şeylere ihtiyaç duyar. Bu müzik, edebiyat, resim, oymacılık gibi uzayabilir.  

-Olcay ve arkadaş çevresinin verdikleri mücadelelerden ve devletin yaklaşımından Cumhuriyet’in 100.yılında da günümüzdeki sorunların pek değişmediği görülüyor; hiçbir şiddet eylemini barındırmayan müzik festivali en büyük terör eylemi sayılıyor. Sizce kırılmaya devam eden fay hattı bu rotada devem mı edecek?

Burada o eylemi müzik olarak seçmek de bir mesaj olarak algılanmalı. Zira bu zamanlarda siyasi çıkar uğruna herkes terörist olarak anılabiliyor. Eli silah yerine müzik aleti bile tutsa… Bu zamanlarda sanat yapmak bile çok zor bir hal almış durumda. Ve ne yazık ki kırılma noktası gelene kadar böyle devam edecek gibi duruyor. Çünkü siyasetin bana göre en önemli olayı “Ahlak”tır ve şu anda ki vaziyet içerisinde bu ahlak kavramını ayaklarının altına alıp ezdiler. Siyasi çıkar uğruna yapılmayacak şey kalmadı.

-Romancı, şair, hikayeci yönünüzü metninizde gösteriyorsunuz; kendinizi ifade etme açısından tümü bir bütün halinde olmalı mıdır? Ayrı türlerde eserler vermeyi düşüyor musunuz?

Şiir yazmaktan çok okumak hoşuma gidiyor. Şairlerin hayatları da ilgimi çeken ayrı bir yanı ayrıca. Fransız şairleri ilgimi çekiyor, sembolizm şairi Rimbaud mesela. Verlaine. Baudelara. Sonra güneşi mastürbasyon yaparken yakalayan Ahmet Erhan’ın şiirlerini çok seviyorum. Orhan Veli. Feruğ. Ahmed Arif. Atilla İlhan… Fakat öyküye o kadar yakınlığım yok. Sadece gençliğin ruh hallerini anlatan kısa hikayeler yazmak hoşuma gidiyor diyebilirim. Daha çok uzun yazmayı seviyorum. O yüzden de kendimi bu üçünden birisiyle ilişkilendirecek olursam ben bir romancıyım.

-Herkes öldürür mü sevdiğini?

Evet, herkes öldürür mü sevdiğini? Sevmek için geç, ölmek için erken…

BENZER KONULAR
YORUM YAZ