Duysal Deneyici Tatlısu: “Ne zaman ki çocukların cansız bedenleri sahile vurdu, dünya o zaman bakabildi olanlara…”

reklam
01 Haziran 2020 0
Söyleşi: Ömer Memoğlu

Değerli yazar Duysal Deneyici Tatlısu öykü türündeki eserleriyle birçok ödülün sahibi. En son adını Seyhan Livaneli anısına bu yıl ilki düzenlenen ve EDEBİYATİST dergimizin de sponsorluğunu üstlendiği I. Seyhan Livaneli Öykü Yarışması’nı kazanması ile duymuştuk. Duysal Deneyici Tatlısu, “ÇEMBER” isimli öyküsüyle bu ödülün sahibi olmuştu. Söyleşimiz kapsamında “ÇEMBER”i konuşacağımız gibi diğer ödüllü eserlerinden de bahsetmek istedik. Kendisi de bizleri kırmadı. Çok teşekkür ederiz.

Merhaba Duysal Hanım, öncelikle kısaca sizleri tanıyarak başlamak isteriz. Edebiyat sizin için ne ifade ediyor, sizin hayatınızın neresinde? diye bir soru sorsak ne dersiniz?

Herkese merhaba. Edebiyat benim için arka arkaya açılan pencereler, başka dünyalar, başka bakış açıları demek. Hikayesini, fikrini, yolunu bizlerle aktaranlarla satırlar aracılığıyla buluşuyoruz.  Hele insanın okuduğu satırlar arasında kendinden bir şeyler yakalaması hatta farkında olmadığı bir duyguyu, hissi hatta seziyi ortaya çıkarması oldukça özel ve keyifli. Satırların -öğretici yönünü ayırarak söylüyorum- aydınlanma yaratmasını seviyorum. Edebiyat hayatımın neresinde dersem, keşke her alanda diyebilsem ama maalesef bu mümkün değil. Edebiyatçı değilim.  Esas mesleğim Diş Hekimliği. Yoğun ve stresli olan çalışma hayatımdan sıyrılıp edebiyatla zihnimde paralel bir dünya kurmaya çalışıyorum ancak. Fiziksel yorgunluktan ziyade zihinsel yorgunluğuma iyi geliyor, beni beslenmesinin yanında dinlendiriyor, bazen terapi gibi oluyor hatta.

Duysal Hanım sizlerin çalışmalarını inceledik. Bildiğimiz üzere ‘Turuncu’ isimli öykü sizin ilk eseriniz. Eserinizi kaleme alırken neler hissettiğiniz, o dönemde neler yaşadığınızı merak ediyoruz doğrusu. Çünkü yaşantılar da yazdıklarımızı son derece etkiliyor aslında. Çalışmanızı incelerken sanki dünyanın içerisindeki mücadeleden yorulan ve yalnızlığa hasret kalan, ardından bu yalnızlığa kavuştuğunu anladığımız karakter, aslında hayatının aşkını bulmuş gibi. Sizce aşk bir ruhu tüm bu koşuşturmacanın içerisinden kurtaran, dinlendiren bir olgu mu? Turuncu eserinizin ödüle layık görüldüğü dönem ki süreçten ve sizi bu başvuruya iten nedenlerden de bahsederseniz çok mutlu oluruz.

2014 senesiydi. Ankara Dişhekimleri Odası, o zamanki genel sekreterimiz Neslihan Sevim Hanımın önerisiyle zannedersem, ilk kez bir öykü yarışması düzenledi.Ben kendimi bildim bileli hep bir şeyler karaladım, ama bunların bir adı olmadı. Üzüldüğüm, öfkelendiğim ya da mutlu olduğum zamanlarda unutmamak adına aldığım notlar diyebilirim, çünkü hafızam oldukça kötüdür. Onlar dışında herhangi bir türde bir eser yazmak gibi bir düşüncem yoktu.Duyuru maili önüme düştüğünde temada şu yazıyordu, “benim bir hayalim var: Ütopya” Tema beni öyle çağırdı ki, oturdum “TURUNCU”yu yazmaya başladım. Bence çok güzel ve geniş bir tema seçmişlerdi. Orada hayattaki mücadeleden yorulup yalnız kalmak istemekten ziyade kişinin kendi kendinden kurtulmak istemesi, kendiyle olan mücadelesi var. Bunun biteceği günün hayali, sessizliğin hayali var. Soyut bir hikayeydi. Gönderip göndermemek arasında kararsız kaldım bir süre, ama iyi ki göndermişim. Jüri özel ödülü aldı. Bu benim için harika bir motivasyon oldu. Aksi taktirde ikincisini yazmayı dener miydim? Zannetmiyorum. Aşk insanı dinlendiren bir olgu mu diye sorarsanız da nadiren derim. Aşkın kendi ritmi fazlasıyla coşkulu olduğu için ruhu dinlendirmesi ancak oradaki gibi bir ütopya olur.

Duysal Hanım, “TURUNCU” isimli eserinizin ödüllendirilmesinin ardından yalnızca iki yıl sonra aynı yarışmaya “SİYAH SU” isimli eserinizi göndermişsiniz ve bu eserinizde aynı yarışmada ödüllendirilmiş. “SİYAH SU” eserinizden bahsetmeden önce bu süreçte, yani bu iki yıllık zaman diliminde hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu? Neler yaşadınız? Yazmaya ne kadar zaman ayırıyordunuz? Yoksa yalnızca iki eser yazdınız ve ikisi de ödül mü almıştı? Yazın hayatınızda minimalist bir kimliğe mi sahipsiniz, ne dersiniz?

Evet öyle diyebiliriz, bahsettiğim notlar dışında o dönem öykü türünde bir şey yazmadım. Yazmaya şu kadar vakit ayırıyorum diye bir şey yok.  Zihnimde bir şey canlandığında yazabiliyorum ancak. Onun dışında yazmak için kendimi zorlamıyorum, zaten zorlasam da yazamıyorum.  Duygusal veya zihinsel yoğunluğa geldiğim zaman ortaya bir şey çıkıyor. Hepimizin hayatında duygusal iniş çıkışlar zaman zaman olur; benim galiba hayatımın her döneminde oldu diyebilirim. Aynı zamanda ülkemizde yaşananlardan da fazlasıyla etkilenen biriyim. O dönem, özellikle 2015 yazını kimse kolay kolay unutamaz.Siyah Su o dönemde o çocuğun fotoğrafından sonra çıktı ortaya.

Duysal Hanım, eserlerinizden konuşmaya devam etmek istiyoruz. “SİYAH SU” beni çok etkileyen bir eser oldu. Bir çocuğun gözünden savaş mağduru olmanın ne demek olduğunu okuyucuya tüm hassasiyetiyle hissettirdiğiniz “SİYAH SU” eserinizi kaleme alma süreciniz nasıl oldu? “SİYAH SU” ile yarışmaya katılma kararını nasıl aldınız?Sizce bir gün dünyaya iyilik, merhamet ve hakikat saçılır mı? Tüm dünyanın çocukları barış ve kardeşlik içinde bir düzen kurar mı ne dersiniz, umut var mı?

O yaz her gün şu kadar kişi denizde boğuldu diye haberler dinliyorduk, sadece istatistik rakamları, sadece birkaç dakikalık haberlerde. Ne zamanki çocukların cansız bedenleri sahile vurdu, dünya o zaman bakabildi olanlara, o zaman fark edebildi. O yüzüstü yatan çocuğun fotoğrafını yüz yıl da geçse bin yıl da geçse dünya unutmayacak. Unutmasın da! Çok etkilendim ben. O çocuk kadar, çocuğu kucağında yüzüne bakamayarak taşıyan askerin yüzündeki ifadeden, o acısından da çok etkilendim. Uzun süre çıkamadım etkisinden. O duygu yoğunluğuyla, insanlığın ya da kendimin gözünden değil de çocuğun gözünden yazmak istedim. O yaştaki bir çocuk o yaşananlardan ne anlar, ne algılar, ne düşünür, onları tahayyül etmeye çalıştım. Tek seferde yazdım ve kalktım o öyküyü, üzerinde herhangi bir değişiklik düzeltme falan yapmadım. İçimden ne geldiyse öyle kaldı. Bir kelimesine dahi dokunmadım. Aynı yarışmaya gönderdim, 2016 yılında ve birinciliğe layık görüldü. O zamanki oda başkanımız İlker Cebeci’den ve okuyan herkesten çok olumlu tepkiler aldım ve üyesi olduğum kadın komisyonu toplantısında okudum öyküyü. Herkes de sizin hissettiğiniz duyguların aynısını yarattı. Çok mutlu oldum tabi. İnsanın aklındakilerin, yüreğindekilerin takdir görmesi, karşılık bulması çok güzel. Diğer sorunuza gelirsek umut var mı dediniz. İnsanlığın varoluşundan bu yana savaşsız, insanların birbirini öldürmediği gün sayısı çok az diye okumuştum. Bunu düşününce acaba barış insanın fıtratında mı yok diye düşünmeden edemiyorum. Bunun sebebini de erkek egemen dünyada yaşamamız diye düşünüyorum. Kadınların daha çok söz sahibi olduğu ve kadın vicdanının ve merhametinin baskın hale geldiği dünya daha yaşanılır olacaktır.  Umut hep var, olmalıdır! Yoksa yolumuza nasıl devam edebiliriz? 

Duysal Hanım biraz da “SINIF” isimli öykünüzden bahsetmek istiyorum. Bildiğimiz üzere eseriniz “CESARET” isimli kolektif kitapta basıldı. İncelemelerimiz sonucunda bir ilkokulda yıllarca gerçekleşen sınıf başkanlığı seçimlerindeki güç dengelerinin değişimi, hırs, bireyler üzerindeki baskı ve korku, şiddet gibi kavramlar üzerinden aslında siyasi bir eleştiri söz konusu zannediyorum. Ne dersiniz? Platon Devlet’te geçen iki ifadeyi de paylaşmak ve üzerine konuşmak isterim. “Devletin önemli kavramları arasında adalet ve adil başta gelir.” diyor ve “Eğriliğin en yüksek derecesi, doğru olmayıp doğru görünmektir.” diyor. Benimde bir ifadem vardır “Karanlık olan aydınlıkta dolaşıyor.” ne dersiniz? Hatta şöyle bir soruda sormak isterim. Siz bir yazarsınız ve hak olanı yazan bir kaleminiz var. Sizce dünyada adil bir anlayış çerçevesinde insana adaletle yaklaşmak için ona hükmetmek mi gerekiyor? 

İnsana adaletle yaklaşmak için ona hükmetmek gerekmiyor; bence hükmettiğine adil olmak yeterli.“SINIF” öyküsünde de yine çocuklar, ilkokul öğrencileri üzerinden bir kurgu var. Siyasi eleştiriden ziyade toplumsal bir eleştiri var orada. Toplum davranışları eleştiriliyor. Zulme uğrayan bir sınıf var ve bunu çaresizce kabullenmişler.Razı olan bir toplumun başında kimin olduğu önemli değil toplumun tepkisi önemli. Yoksa bugün biri gelir yarın diğeri. Bu sadece bugünün konusu da değil, dünün de konusuydu, yarının da konusu olacaktır. Zulme karşı koyabilmek için toplumsal aydınlanma olması lazım; tarihte bunun yaşandığı birçok dönem biliyoruz. M.Ö Spartaküs’ün baş kaldırması da Fransız devrimi de en yakın örnek olarak bizim Kurtuluş Savaşında emperyalist güçlere karşı verdiğimiz mücadele de bu toplumsal uyanışa örnek. 

Duysal Hanım, son ödüllü eseriniz “ÇEMBER”e geçmeden önce meslek hayatınız ve sanat hayatınızla ilgili konuşmak isterim. Diş Hekimi olarak çalışıyorsunuz ve sanat hayatınız öykü üzerine eserler üretmek. Hastalarınıza hiç öykülerinizden bahsettiğiniz oldu mu? Ya da çalıştığınız kurumda eserlerinizle ilgili iş arkadaşlarınızdan nasıl söylemler aldınız? Merak ediyoruz. Sizce sanatın sürdürülebilir olması için sanatın bir meslek haline dönüşmesi gerekir mi yoksa hayatın hangi alanında yer alınıyor olsa da sanat üretimine aynı coşkuyla devam edebilmek mümkün müdür? Son olarak çalışmalarınızı ne zaman yazarsınız, gece mi?

Bu sefer sondan başlayayım. Genelde evde yalnızken yazabiliyorum. Akşamları daha çok, evet. Mesleki olarak daha önce de söylediğim gibi insanın zihnini fazlasıyla yoran, stresli bir işimiz var. Şöyle bir ufak olumlu yanını söyleyebilirim, sayısız insan görüyorsunuz ve o insanlar genelde en yalın halleriyle karşınızda oluyorlar. Karı koca ilişkilerini, çocuk ebeveyn ilişkilerini doğal halleriyle gözlemleme şansınız oluyor. Kısıtlı sürede çok fazla ayrıntı anlatma telaşında oluyorlar çoğunlukla. Kontrol edemedikleri birçok davranış şekli oluyor.  Korku, kaygı, panik, güvensizlik veya aşırı itimat gibi davranışlar. Eğer iyi gözlem yaparsanız karakter yaratmak da işe yarıyor diyebilirim. Prensip olarak hastalarla kendimle ilgili şahsi bir konu konuşmam. Edebiyatla ilgili görüşüne değer verdiğim insanların görüşlerini özellikle de eleştirilerini almak istiyorum. Çevremde görüşleriyle bana en çok katkıyı kardeşim sağlıyor. Diğer soruya gelirsek; sanatın sürdürülebilir olması için bir meslek haline dönüşmesi harika olurdu ama bir çoğumuz için bu çok zor. Diğer yandan mesleğinizi yaparken sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmak da -zaman anlamında diyorum- pek kolay değil; ama çok keyifli. Tekdüze hayatınıza bir alternatif sunuyor. Heykel yaparak da bir alternatif oluşturuyorum, çok dinlendiriyor beni, hiçbir şey düşünmüyorum o sırada, edebiyatla da özgürce başka dünyalar arasında dolaşabiliyorum. 

Duysal Hanım, bu yıl Edebiyatist’in sponsorluğunu üstlendiği ve Ayça Erdura’nın emekleriyle Seyhan Livaneli anısına düzenlenen Öykü Yarışmasında “ÇEMBER” isimli öykünüzle birinci olmanızı yeniden kutlamak isterim. Tebrikler! Biz çalışmayı incelerken çok etkilendik ve inanın gözyaşlarımı tutamadım. Dört karakter üzerinden temaladığınız çalışma, karakter isimlerinin yaşantılarını anlatır nitelikte ancak sanki bir noktada birleşiyor. Hatta bir önceki çalışmanız olan “SINIF” isimli eserinizle bir bağlantısı var gibi, ne dersiniz? Neden “ÇEMBER” dediniz? Sizce dünyada insana adilce yaklaşabilmek adına hangi tabuların yıkılması gerekir? Yarışma kapsamında birincilik ödülünün tarafınıza Sn. Zülfü Livaneli tarafından takdim edilmesi nasıl bir histi, neler hissetiniz?

İki öykü de ilkokul sıralarında benzer ortamda aynı dönemde geçiyor denebilir, o yüzden benziyor haklısınız. Çember klasik bir öykü formatında değil, dört karakter ayrı ayrı konuşuyor. Bir öğretmen ve üç çocuk, kendi hayatlarını anlatıyorlar. Hepsi de birbirini doğrudan veya dolaylı yoldan etkiliyor. Sn. Zülfü Livaneli’nin törende öyküden bahsederken söylediği gibi, bir çember gibi çevrildiği için karakterler, isim koyarken pek zorlanmadım. Çember’i yazarken en büyük desteği kardeşim ve eşimden gördüğüm için törende de söylediğim gibi ödülü üçümüz adına aldım, tek başıma değil. Diğer soruya gelirsek, ‘benim dediğim doğru’ demek aslında en büyük tabu olabilir, yıkmak da hiç kolay değil çünkü insan psikolojisi ve egosu bunu istiyor, doğası gereği. Ödül gecesi Sn. Zülfü Livaneli’nin elinden onun takdiri ile ödül almak hayatımın tartışmasız en gurur verici anıydı. Beni bu şekilde onurlandırdıkları için en başta kendisine, sonra da Sn. Nebil Özgentürk, Sunay Akın, Zafer Köse, Mevsim Yenice ve Barış İnce’ye; ayrıca emekleri ve alakaları için sevgili Ayça Erdura ve Senem Demirkan Hanım ile emeği geçen herkese tekrar teşekkür ediyorum. Sn. Zülfü Livaneli’yi, ilk kez yıllar önce kardeşimle birlikte ODTÜ’de muhteşem bir konserde dinledik. Harika bir ortam vardı. Bizim stada girişimiz de baya maceralı olmuştu, öyle hatırlıyorum. İkimiz de çok büyük bir hayranlıkla seyretmiştik kendisini. 2007 yılında İstanbul’da Uluslararası Dişhekimliği Kongremizin konuğuydu. Uzun bir söyleşisi oldu ve dinleme şansı yakaladım. Orada bir hikâye anlatmıştı, sonra o hikaye ‘Son Ada’ romanında çıktı karşıma. O gün kendisini dinlerken yıllar sonra elinden ödül alacaksın deseler inanın hayal bile edemezdim. Satırlarıyla, şarkılarıyla hayatımıza yer etmiş böyle büyük bir isimden takdir görmek tekrar söylüyorum hayatımın en gurur verici anıydı.

Duysal Hanım bir sonraki çalışmalarınız hakkında neler söylersiniz? Toplumun hangi sorunlarına değinmek ve üzerinde çalışmak istiyorsunuz? Dinleyenlere beş kitap önerin desek bunlar hangi kitaplar olurdu? Okuduklarınız çalışmalarınızı etkiliyor mu?

Son olarak okuyucularımıza ve yazmanın kutsal sırrına erişenlere hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz? Eklemek istedikleriniz varsa lütfen buyurun. Teşekkür ederiz.

Şu anda yeni öyküler yazmaya ve yazdığım öyküleri düzenleyip kitap olacak şekle getirmeye çalışıyorum. Kısa bir süre sonra Edebiyatist Yayınevinden çıkacak. Siz toplumsal hangi sorunlara değinmek istiyorsunuz diye sorunca düşündüm. Aslında öznel konularda yazmayı daha çok sevsem de öykülerde istismar, gelir adaletsizliği, kadına şiddet gibi toplumsal sorunlara değiniyorum fakat özellikle şu konuya değineyim diye özel bir çaba sarf etmiyorum. Ama içinde yaşadığımız toplumun sorunlarına duyarlı biri olduğum için olsa gerek ister istemez yansıyor. Zaten hepsi hayatın içinden konular.  Okuduklarımdan tabi ki etkileniyorum, faydalanmaya çalışıyorum, altını çizerek okurum. Daha sonra o çizdiğim yerlerin üstünden geçmeyi severim. Bir kitabı ikinci kez okuduğumda yeni şeyler keşfedebiliyorum ya da çizdiğim yerleri anlamsız bulabiliyorum, bu da değişimin göstergesi. Okuduklarımın üzerinde uzunca düşünüyorum mesela, karakterlerin duyguları üzerine düşünüyorum, verdikleri tepkileri kendimle kıyaslıyorum, ben olsam ne yapardım diye. Sonra hele de okuduğum bir kitabı başkasıyla tartışmak, üzerinde konuşmayı seviyorum. Yararlanıyorum, çünkü senden çok farklı bir şey yakalamış olabiliyor karşındaki.

Kitap önerilerim, ilki Sabahattin Ali. Bütün eserleri harikulade ama Sırça Köşk ilk sırada gelir. Tekrar tekrar okumayı severim. İkincisi Solmaz Kamuran, Minta; kendisi de diş hekimi yazar.

Üçüncüsü Bekir Büyükarkın, Gün Batarken. Aslında tüm kitapları okunmalı zaten bir devri arka arkaya anlatıyor her kitapta; Gün batarken birinci Dünya Savaşı cephelerinde geçer, tarihi didaktik öğrenirken böyle kitaplarla da desteklenirse akılda kalması daha muhtemel. Dördüncü Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel. Son olarak, Livaneli’den Son Ada, bütün eserleri özel ve çok güzel ama Son Ada benim için ayrıdır. Yıllar önce okuduğumda altını çizdiğim yerlerden birini paylaşmak isterim, müsaadenizle. “Güzellikten çok daha farklı bir şeydi beni ona vurgun kılan. Anlatılmaz, dile söze gelmez bir şey; bir hava bir tavır, sesindeki ince bir kırılma, dudaklarının kıyısındaki hafif bir gölgelenme, gülerken çenesinde oluşan küçük çukur… Bunların hepsi, hepsi çok güzel şeylerdi. Daha da önemlisi…  Ömür boyu içinden çıkılmayan, her anın lezzetiyle dolup taşan bir sığınaktı birbirimizde bulduğumuz.” Evet işte böyle satırlar yazıyorsunuz ve o satırlar ulaşması gereken kişiyi bulup onun hayatında bambaşka pencereler açıyor. O pencereleri açan herkes var olsun!

Söyleşi: Ömer Memoğlu




BENZER KONULAR
YORUM YAZ