Çimen Yeşiliydi Gözleri/ Koray Horasan

reklam
01 Haziran 2020 0

Arabamın içinde yüzümü cama yapıştırmış, sileceğin bile hızına yetişemediği tipinin izin verdiği ölçüde tüm dikkatimi yola vererek önümü görmeye çalışıyor, aynı anda da okulların olası tatil haberini atlamamak için de kulak ucuyla haber kanalını dinlemeye çalışıyordum. Aracım bir o tarafa bir de bu tarafa kayıyor ve her defasında arabayı toparlayamayacağım korkusuyla yüreğim oltaya yakalanmış bir balık gibi çırpınıyordu. Evin önüne geldiğimde derin bir oh çektim ve bir saat süren yolculukta ilk defa sırtımı koltuğa dayayabildim. Eşyalarımı elime alıp, arabanın kapısını kapatıp, evin içine girene kadar neredeyse soğuktan burnumu yolda bırakacaktım. Neyse ki kapıda çocuklarımın sımsıcak “Baba” sesleriyle kendime geldim.

“Sana bir bardak sıcak çay koyayım mı?” dedi hanım.

“Olur, hem de çok iyi olur,” dedim üstümü çıkarırken.

“Çok soğuk, değil mi?” diye sordu babam, üstünde uzun zamandır giymediği hüzün vardı, annem aklına geldi herhalde dedim

“Son yıllarda gördüğüm en soğuklarından.”

“Allah evi barkı olmayanlara yardım etsin.”

“Amin,” deyip, saraylarda oturanları düşündüm. Sonra kendi evime ve eşyalarıma baktım. Abartılı yaşamıyordum, üç oda bir salon evde kalıyorduk ve eşyalarımın da yarısı neredeyse rahmetli anneme aitti. Bir odada eşimle ben, bir odada babam, bir odada çocuklar Ege ve Ayda kalıyordu. Ege beş, Ayda yedi yaşında… En iyi arkadaşları da dedeleri yani babam.

Annem vefat edince üç yıl önce evinde yalnız kalmıştı. İlk bir sene ısrar etmemize anılarıyla kalmak istemiş, sonrasında bronşit hastalığı ciğerlerine ciddi zarar verince çaresizce teklifimizi kabul etmişti. Şimdi bakıyorum da bence çok mutlu… Emekli ilkokul öğretmeni olduğu için zaten çocuklarla çok iyi anlaşıyor. İlk geldiğinde sert dede rollerine girmişti ama sonradan çocuklarının safına girip, üçüncü bir çocuk olmaya karar verdi. Yemek geç gelince çocuklarla beraber çatal ve bıçaklarını masaya vurup “Yemek, yemek” diye tempo tutar, lego oyunlarında onlar gibi yoğunlaşıp kendi üretimine dalar, bazen de birbirleriyle laf dalaşına girerlerdi. Şimdi de çocuklarla pencere kenarına geçmiş, karlar üzerine konuşuyorlardı.

“Dede, Noel Baba gerçek mi?” diye sordu Ayda.

“Bence değil, sence?”

“Bence gerçek. Gerçek olmasa oyuncağını nasıl yapacaklar?” diye araya girdi Ege.

“Oğlum, örümcek adamın da oyuncağı var,” diye cevaplayınca dedesi, küçük adam gülümseyerek ablasına baktı. “E, örümcek adam da gerçek.”

“Hayır, kardeşim. O gerçek değil,” diyecek oldu ablası, Ege bu sefer kaşlarını çattı. “Arda Abi görmüş, Arda Abi yalan mı söyleyecek?” diyerek susturdu ikisini.

Arda gördüyse kesin doğrudur deyince babam, dede kız gülmeye başladılar. Keyiflerini bozmak istemiyordum ama artık yatma zamanı da gelmişti.

“Hadi çocuklar,” dedim. “Yatma zamanı.”

İtiraz zamanını geçirdikten sonra sıra yatma faslına gelmişti. Dişler fırçalanmış, pijamalar giyilmişti. Bugün hangi masalı anlatsam diye düşerken, birden cep telefonum çalmaya başladı. Arayan patronumdu. Babam açmam gerektiğini anlayınca, masal anlatma görevini devraldı. Geri döndüğümde çoktan ışıklar kapatılmış, tavandaki forforlu yıldızlar parıldamaya başlamıştı.  Odalarında sağ ve sol tarafta iki karyola vardı. Babam da ortalarına bir minder koymuş, sırtını da duvara dayayıp gözlerini onlara dikmiş, usulca masalını anlatmaya başlamıştı.

“Bir varmış… Bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Pireler berber, develer tellâl iken, ben anamın babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Çok çok uzaklarda, dağların arasında, karların içinde, doğanın göbeğinde bir köy varmış herkesten ırakta…”

“Dede, ırak ne demek?”

“Uzak demek kızım.  Kış bastırınca, kar yağınca bu köye girmek veya çıkmak çok zor olurmuş. Ali adında bir çocuk yaşarmış köyde kimsenin konuşmadığı, kimsenin oynamadığı… Büyükler tuhaf derlermiş çocuğa küçükler de deli. Oysa ne deliymiş ne de tuhaf. İşin sırrı sonradan ortaya çıkmış. Hatta diğerlerine göre daha üstün bir tarafı varmış.”

“Örümcek adam gibi mi?”

“Örümcek adam gibi oğlum. Ali uzak diyarlardan, bizim görmediğimiz, duymadığımız bir evrenden gelen devler ile cüceleri görebiliyormuş. Ama bunu kimseye inandıramıyormuş. Kışlar geçip, yazı tüketip, sonbahar gelince… Okullar açılmaya yüz tutunca köye bir öğretmen inmiş. Hemen de köyün sevgilisi olmuş. Herkes bağrına basıp, saymış bu delikanlıyı. Genç adam da bu hürmeti boşa çıkarmamış, tüm gücü ve azmiyle çocuklara daha ne öğretebilirim diyerekten var gücüyle çalışmaya başlamış. Delikanlı, çocuklarla çok iyi anlaşıyormuş ama bu özel güçlü Ali dikkatini çekiyormuş.  Tabii, o zaman çocuğun gücünü mücünü de bilmiyormuş. Bu özel güçlü çocuğun yanına kimse oturmak istemiyor, teneffüslerde bile kimse oynamak istemiyormuş. Bu iş öğretmenin aklına takılmış tabii. Birgün teneffüste yine çocuğun kenarda tek başına oturup, arkadaşlarını izlediğini görünce  hemen atılmış.

“Ali, hadi sen de katıl arkadaşlarına,” demiş demesine ama hemen saçları örgülü bir kız cevabı yapıştırmış.

“Korkarız öğretmenim.”

“Neden kızım? Ali canavar mı?” gülümsemek istemiş ama kızın cevabıyla gülümsemesi suratında donmuş kalmış.

“Onun içinde üç harfli var öğretmenim.”

Oğlum Ege üç harflinin ne olduğunu bilmediği için masalı kesip, araya girdi.

     “Dede, üç harfli ne?”

      “Güç. Sen dedin ya oğlum. Örümcek adam gibi diye. Güç, işte. Başta dedim ya Ali’de özel güç varmış. Ama öğretmen henüz bu gücü bilmediğinden, kızım üç harfli diye bir şey yok, demiş. Kız, öğretmenin gözünün içine bakıp, ağız dolusu konuşmaya başlamış. “Devler görüyormuş öğretmenim,” deyip oturmuş yerine. Genç adam hayatında ilk defa böyle bir şeyle karşılaşmış. Ne gücü biliyormuş ne de devleri. Bakışlarını Ali’ye çevirmiş fakat Ali başını yerden kaldırmıyormuş.

          “Ne devi Ali?”

          “Öğretmenim,” demiş fukara çocuk ve durmuş. Ağzından sözcükler çıkmamış bir süre, hepsi boğazını düğümlenmiş. Sonra birden ağlamaya başlamış. Hem ağlıyormuş hem  nefesinin arasından kesik kesik konuşmaya çalışıyor hem de akan sümüğünü kolunun ardıyla siliyormuş. Ufacık tefecikmiş Ali. Çimen yeşili gözleri ağladığında ve güldüğünde hemen parlarmış. Saçları sarıymış ama babası asker tıraşı kestiğinden rengi pek belli olmazmış. Solukmuş teni, köyde vitaminsiz dediklerinden. Sesi de incecik ip gibi akarmış. Yutkunarak devam etmiş çimen gözlü oğlan.

           “Öğretmenim gece odamın penceresine kocaman bir dev gelip, pencereyi tıklatıyor. Omzunda da bir cüce oluyor. Bir süre beni izliyorlar. Bazen cesaretlenip onlara bakıyorum, göz göze geliyoruz. Bazen de yorganın altına giriyorum gitsinler diye. Ama ne onlar gidiyor ne ben de içeri buyur ediyorum. Sonra… Sonra pencereyi açmak için ellerini uzatıyor Dev,” demiş, yine durmuş, derin nefes almış. Gücünü toplayınca tekrar konuşmaya başlamış. “O sırada bayılıyorum işte,” demiş zorla.

Öğretmenin o gün ve ondan sonraki üç gün gözüne uyku girmemiş. Zaten o üç gün de Ali sınıfa gelmemiş. Genç adam da üç gün sonra doğruca çocuğun evine gitmiş ve kapıyı üç kez tıklatmış. Bir süre sonra aralanan kapıdan Ali’nin babası Veysel Bey görünmüş.

“Merhaba Veysel Bey.”

“Merhaba,”

“Ben Ali’nin öğretmeniyim.”

“Biliyorum hocam.”

“Ali iyi mi? Merak ettim. Üç gündür yok.”

Veysel Bey bir süre Öğretmen’in gözlerine bakmış ve konuya nasıl girmeli diye düşünmüş. Sonra bismillah çekip başlamış anlatmaya.

“Hocam köylüler söylemiştir. Bizim Ali’nin içine üç harfli girdi. Onu çıkarmaya çalışıyoruz. Dün de karşı köyün hocasına gittik. Yazdı, üfledi sağ olsun.”

“Veysel Bey, bir de doktora götürseniz?”

“Götürdük hocam, götürmez miyiz hiç, ama ilçenin hekimi de bir şeyi yok dedi. Her yolu deniyoruz.”

“Bir de üniversite hastanesine götürseniz. Onlar iyice bakar her yerine.”

“Hocam doktorluk bir durum değilmiş bu. Dev ile cüce görüyormuş bizim oğlan. Karşı köydeki Seyit Efendi de söyledi. Bunun durumu başka.”

“Siz yine de…” derken, Veysel Bey saygıda kusur etmeyerek “Teşekkürler hocam,” deyip kapatmış kapıyı. Bizim öğretmen de kafasını eğmiş, evinin yolunu tutmuş.

Günler günleri izlemiş fakat delikanlının aklı fikri biçaredeymiş ya ancak sağdan soldan gelişmeleri takip edebiliyormuş. Duyduğuna göre Veysel Bey çevre illerdeki üfürükçü, üç harfli hocası ve kulağına fısıldanan bazı ünlü hocalara gitmiş ama oğluna gereken devayı bir türlü bulamamış. Öğretmen de bıkmadan usanmadan her defasında evinin önlerinden geçip, Veysel Bey’i gördüğünde hastaneye gitmesi için baskı uyguluyormuş ama nafile. Veysel Bey de nezaketle gülümseyip, tıpın bu konuya çare olamayacağını ifade edemiyormuş fakat genç öğretmen de ısrarını sürdürüyormuş. Bir gün yine Ali’nin evlerinin önünden geçerken çocuğun boynu bükük pencereden dışarıyı baktığını görmüş.

“Ali nasılsın?” diye bağırmış. Çocuk sevinçle pencereyi açmış. Çimen gözleri parıldamış.

“Öğretmenim,” diyebilmiş çocukcağız.

Yüzü sapsarıymış oğlanın. Küçücük ve zayıf kalan bedeni artık kafasını bile taşıyamaz olmuş. Bir süre uzaktan hasretle bakışmışlar. Beraber yağmurun yağışını izlemişler. Öğretmenine el sallayıp, uğurladıktan sonra birden terlemeye başlamış çocukcağız, yine oluyor diyemeden gözleri kararmış ve olduğu yere serilmiş kalmış. Bir aydınlık, bir ışık süzmesi, bir parıldama ile gözlerini yeniden açmış. İşte yine karşısındaymış ikili. Evlerinin önünde bulunan kavak ağacından bile daha uzunmuş dev. Neredeyse kendi bedeni kadar burnu, evin penceresi kadar gözleri varmış. Ağzı açıkken; kocaman, karanlık bir mağarayı andırıyormuş. Omzunun üstündeyse tüm seçimsizliği ile yine o cüce konmuş. Cüce birden kolunu kaldırıp, Ali’yi işaret etmiş ya anında dev kaşlarını çatmış, hızla pencereye yaklaşmış. Her adımında çocuğun odası sallanıyor, küçücük yüreği küt küt atıyormuş. Dev pencerenin önüne geldiğinde eğilip, gözünü pencereye dayayınca çocuk yine yere yığılıp kalmış.

Gözlerini hafif araladığında annesinin kucağında, babasının kamyonetindeymiş. Kamyonet uzun ince yolda ilerlerken, öğretmen ise uzaktan aracın gidişini izliyormuş. Bir an göz göze gelmişler, çocuk hoşça kal manasında hafifçe elini kaldırmış ya bu öğretmene çok dokunmuş. Kendi kendine çok kızmış. Döndüklerinde babasının karşısına dikilip, Veysel Efendi bu çocuğun hastaneye gitmesi gerek, sen yine istediğin hocaya git ama bir üniversite hastanesine de uğra diyecekmiş. Döndüklerinde karşısına dikilip, aynısını da söylemiş ne bir kelime eksik ne bir kelime fazla. Hayır diye direttiyse de Veysel Bey, öğretmenin ısrarlarına dayanamamış.

“Söz,” demiş Veysel Bey, “Ama şu kar kalkıversin.”

Karın kalkmasını dört gözle beklerken hoca bir sabah kapısını çalmışlar. Ali güçlerini kullanmış, göçmüş uzak diyarlara. Dev geldiğinde bu sefer bayılmamış, pencereyi açıp Dev’in diğer omzuna binmiş ve gitmişler dağın görünmeyen arka yakasına. Orada da kuşların arasında, yeşillikler içinde, kelebeklerin koynunda ölene kadar huzurlu ve mutlu bir hayat sürmüş. Hatta bazı gecelerde Ali’nin şen kahkahalarının köye çınlattığı bile rivayet edilirmiş,” deyip, masalı sonlandırınca babam, şöyle bir torunlarına baktı. İkisi de mutlu, huzurlu uyumuştu. Üstlerini örtüp, usulca odalarından ayrıldı. Uyumak için odasına giderken, babamı durdurdum.

“Baba, gerçek mi bu masal?” diye sordum. Gözlerinden incecik iki damla yaş akıverdi. Yorgun gözlerini bana doğrulttu, bir şey diyecek oldu, vazgeçti. Bir iki adım attı atmadı, durup bana döndü.

“Böyle kar yağınca, aklıma hep Ali’nin mahzun yüzü gelir. Çok ısrar ettim babasına, yalvardım ama dinletemedim. Sonunda söz aldım ama… Yüksek şeker var demiş doktorlar, o yaştaki çocuklar halüsinasyon görebilirmiş. Son defasında komaya girdi ve kurtaramadık çimen gözlümü. Ne başımıza geldiyse bu cahillik yüzünden geldi,” deyip, iki damla gözyaşını koridora bırakıp kapısını kapattı.

Öylece kalakaldım ben de. Mezarında tek başına uyuyan sekiz yaşındaki Ali’leri düşündüm. Okkalı bir küfür savurup karanlığa, babamın sözünü tekrarladım.

“Ne başımıza geldiyse, bu cahillik yüzünden geldi.”

BENZER KONULAR
YORUM YAZ