Chelonoidis Abingdonii/Öykü/Birkan Akpınar

reklam
26 Haziran 2020 0

CHELONOİDİS ABİNGDONİİ*

 

“Yalnızlığı bildiğini mi sanıyorsun?” diye bağırdı.

Sesindeki öfke bayatlamıştı. Yaradılışı gereği zaten yavaş hareket eden bedeni, artık iyiden iyiye ağır çekime dönüşmüştü. Farkında değildi. Sesinin yankısıyla oynadı bir süre. Başka ağızlardan çıktığını düşledi. Bunu sık sık yapardı. “ Kim benim kadar bilebilir yalnızlığı?” diye soruyla cevapladı, yankılanan sesini. Bu kez fısıltıyla. Bunları birine söylesem, anlar mı beni acaba diye düşündü. Belki de dil bile değişmişti bu sürede. On altıdan sonrasını saymamıştı. Üstüne bir on altı daha konulmuştu. Üstelik gün değil , ay değil. Uzun otların arasında bir hareket fark etti. “ Batasıca kara bataklar! Bir de kendilerine kuş derler. Hiç uçtuklarını görmedim.”  Hüzünle  boynunu küçülttü. Toprağa baktı. Dev cüssesinin gölgesi, yanındaki kayaya, aslında olmayan bir oyum kattı. Kayanın şimdi içe doğru derinleşen bir yarığı var gibi görünüyordu. Toprağa bakarken, eskiden daha çok konuştuğunu hatırladı. Mavi ayakla, kırmızı burunla, yeşil kabukla hatta bazen taşla, ağaçla, otla. Onlara arkadaşlarını anlatırdı. Onları anlatmakla kalmaz, bir de onlar adına tepki verirdi. Bakbağa ile sırt sırta uyudukları günleri, Tosbağa’nın saklambaç oynarken hep kayaların arasına saklanmasını, Bilgebağa amcadan dinlediği adanın eski hikayelerini, Tübağa’nın hepimizi güldürdüğü kadar utandıran hareketlerini…  Birden boynunu öne doğru çıkarıp kafasını kaldırdı. Uçurumun kenarına doğru, kendisi için hızlı sayılacak adımlar atmaya başladı. Oradan aşağı düşerse paramparça olurdu. Bu sahneyi defalarca görmeme rağmen, her seferinde heyecanlanırdım. Yine öyle oldu. Hızını arttırdı. Koşuyor bile denebilirdi. Hızlandıkça boynu daha da uzuyor, kafası yükseliyordu. Ölüme koşarken çevresinde gördüğü her şeye, kafa selamı veriyor gibiydi. O uçuruma yaklaştıkça bendeki heyecan ve korku vücudumu sarsmaya başladı. Beni anlayacak olsa bağırırdım. Ama anlayacak ya da anlatacak kimsesi kalmamıştı. Uçuruma koşmasının sebebi de buydu zaten. Sonra birden yön değiştirdi. Bırakamadı kendini. Derin bir oh çektim.  Uçurumun kenarında ne yaptığını bilmezcesine koşmaya devam etti. Derisi koyulaştı.  Bu, onun üzüntüsünü, sinirini atma biçimiydi. Kendine kızıyordu. Korkaklığına küfrediyordu.

Birden bağırdı:” Nerdesiniz?!” Sorudan çok feryattı. Ben anladım. Ona anladığımı anlatabilsem, o da anlardı. Kendi sesini dinlemedi bu defa. Burada yankılanmazdı da zaten. Sesini deniz yutardı. Denize baktı. Durdu. Deniz yutardı dediğimi mi duymuştu? İmkanı yok. Sonra durmaya devam etti. Durmayı aştı. Sanki taş kesildi. Ölmüş müydü? Böyle dimdik, kafa yukarıda! Olamaz. Ölse haberim olurdu zaten. Çoktan gelmişti yanıma. Denize baktı uzunca. Boş bir bakış değildi. Bir şeyler arar gibiydi. Dördüncü günden sonra iyice emin oldum. O bahsettiği arkadaşlarını ya da herhangi birini görmeyi umut ediyordu. Aklına birden denizde olabilecekleri gelmişti. Suyu çok sevmezlerdi. Ama bir umuttu işte. Olmayacak şeyler hayal etmek, yalnızlığın kanında vardı. Beşinci gün, yılgın, yorgun, bir umudu daha derisine gömerek ayrıldı oradan. Derisinin günden güne eskimesi, gözlerindeki yorgunluk, yalnızlığın her seferinde galip gelmesindendi. Dışına konuştukları azalmıştı da, içine konuştukları da mı bitiyordu? Yalnızlık böyleydi işte. Geçmişle konuşturur bir süre. Geçmişini anına taşır. Sonra geçmişi, anına taşıyan trenleri seyrekleştirir. Arada bir gelenlerin de, vagonları git gide boşalır. Görmeyi umut ettiklerin, trenin soğuk demirlerinde kaybolur. Yüzüne çarpan o yok, yavaşlatır seni. Zihnini, bedenini, kelimelerini  yavaşlatır. Sonra yalnızlık öyle pençesine alır ki seni, geleceği de yok eder. Geleceğin tohumları, yalnızlık toprağında yeşermez. Ormana doğru yürüdü. Denizin dalgasını izlemek, içini kıymıştı. Biraz yemeğini yedi. Yemek yavandı. Aynı yemek,ne kadar lezzetli gelirdi eskiden. Duyularına güvenmiyordu artık. Duyularıyla hatırladıkları birbirini tutmuyordu çünkü. Hafızası tek dostu olduğundan beri, tek düşmanıydı da. Hem dost hem düşman olana güvenilmezdi. Bu sırada yanına iki ayaklı, kabuksuz yaratık geldi. Öfkeyle baktı ona. Büyük dişleri, pençeleri olan hayvanlar gibi olmak istedi. O zaman yanıma gelip hiçbir şey olmamış gibi pişkin pişkin sırıtamaz diye düşündü. Kafasını içeri çekti. Karanlığına gömüldü. Biliyordu ki kafasını içeri sokmak, yetmeyecekti. O iki ayaklı yaratık istese kabuksuz bile bırakabilirdi onu. Yaptığını görmüştü daha önce. Arkadaşı Acıbağa’ya yapılanlar aklına geldi. İçindeki öfke büyüdü. Öfkeye, bir soru eşlik etti. “Bu iki ayaklıların yaptığı,yoksa kimse kalmayıncaya kadar mıydı?” Yalnızlık olarak saydığı şey, bir umut barındırıyordu. Umut azalsa da. Ama teklik. Teklik onu öldürebilirdi. Böyle bir şeyin düşüncesi bile çıldırtırdı.Kabuğunu salladı. “Olamaz! Öyle şey olamaz!”diyen bir baş gibi. Sonra toparlandı.”Kötü düşünme” dedi kendi kendine.  Uyumak istiyordu. Uyumak, yalnızlık sancısını hafifleten ağrı kesiciydi. Uyurken herkes yalnızdı ne de olsa. Daha güzel tarafı, kimse yalnızlığın farkında değildi.Uykuya ulaşmak için çok uğraştı. Uyuyamadı. İki ayaklıya baktı. Yoktu. Adanın diğer yanına gitmeliydi. Aramalıydı. Her ne olursa olsun aramak, bulmaya çalışmak, yalnızlık sancısının diğer ağrı kesicisiydi. Yan etkileri daha fazla olsa da. Acelesiz yürüdü. Ne için acele edecekti ki. Zamanın ne önemi vardı. Yaşını saymayı da, kaç yıldır yalnız olduğunu da, bundan bırakmıştı. Eskiden olsa hızlı yürüyemediği için üzülür, kaçırdığı vakitler için kendi yavaşlığına söylenirdi. Yolda, kabuğuna benzer renkte taşlar gördü. Heyecanlanmadı. Onları görünce heyecanlanmaları çok eskide kalmıştı. O sıra aklına bir fikir geldi. Kabuğuna benzeyen bir taşın önüne, kendi kafası gibi bir taş bulup koydu. Kurumuş dallardan ayaklar yaptı. Bir tane daha, bir tane daha. İçindeki tatlı telaş gözlerine vurdu. Gözleri parladı. “Neden bunu eskiden hep beraber olduğumuz, nehrin kenarında yapmıyorum ki?” diye sordu kendine. Geri dönüp nehir kenarına gitti. “Bunu nasıl düşünemedim ki, tüm arkadaşlarımı geri getirebilirim.” dedi. Yalnızsanız ve sıkılmışsanız, ufacık bir yenilik parçası bile, sizi hareket ettirebilir. Tabi kısa bir süreliğine.Onda da öyle oldu.Yaptığı dokuzuncu taş arkadaştan sonra, kendi de taş olmayı diledi. Sıkıntı boğmaya başlamıştı.

Benim adım Fanibağa. Beni, etimi isteyen insanlar öldürdü. Yüz yirmi yedi yaşındaydım, kabuğum etimden ayrılırken.Onu böyle yukardan izliyorum. İzledim. O yaşadığı sürece izleyeceğim. Çünkü o bu adanın son kaplumbağası. Ama bilmiyor. Bilmesi iyi mi olurdu? Bilmiyorum.Hiç onun kadar yalnız kalmadım. Ama bir yalnızın yalnızlığını, şans bırakmamacasına kesinleştirmek, ona ölümcül bir zehir vermekten farksız gibi geliyor bana. Bu arada o,sadece adanın son kaplumbağası değil. Dünyanın da.

 

Birkan Akpınar

 

*CHELONOİDİS ABİNGDONİİ: Pinta Adası Kaplumbağası. Türünün son örneği, 2012’de 100 yaşında öldü. Yalnız George adı verilen kaplumbağa,  40 sene boyunca türünün son örneği olarak yaşadı.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ