Çakmak ve Kitap/ Korkut Kabapalamut

reklam
01 Haziran 2020 0

Her şey bundan bir hafta önce, kentin en işlek caddesinde adamın birinin benden ateş istemesi, sigarasını yaktıktan sonra da kırmızı, çatlak plastik çakmağımı hiç utanmadan pantolonunun cebine atması, hemen sonrasında da arkasını dönüp pervasızca uzaklaşmasıyla başladı. Ben o zaman bunun bir başlangıç, neredeyse hayatımın dönüm noktası olacağını bilmiyordum tabii. Yaşanan saçmalığı adamın dalgınlığına ya da fütursuzluğuna verdim. Kapıldığım kısa süreli şaşkınlığın ve yoğun öfkenin etkisi ile de çakmağı geri isteme fırsatını sonsuza dek kaçırdım. Oysa ne çok severdim o çakmağı; üzerine titrer, selefleri  gibi sağda solda kaybetmemek için fazladan bir dikkat sarf ederdim sürekli. Kırmızı ve çatlak bir çakmağım olmamıştı daha önce hiç. Kırmızı evet, ama aynı zamanda boydan boya çatlamış da olan, asla. Kesinlikle teklemeyen bir çakmaktı. İlk denememde alev alev yanacağını kesin olarak bilirdim, günde yirmi yakış ve yirmi uzun, yuvarlak sigara. En güvendiğim, benimsediğim eşyamdı haliyle.

    Bu, çok yakında başıma gelecek daha büyük ve benzeri felaketlerin  salt bir habercisi imiş meğer. Henüz söz konusu olayın şokunu  tam anlamıyla atlatamadan hemen ertesi gün bir kafede oturmuş, her zamanki gibi orta büyüklükteki buzlu, leziz lattemi zevkle yudumlar, güzel bir öykü kitabını  neredeyse bir esrime hissi eşliğinde okurken genç, gözlüklü, düz saçlı, zayıfça bir kız yanıma  sokuldu ve, ‘’Sakıncası yoksa okuduğunuz kitaba kısa süreliğine bir göz atabilir miyim acaba?’’ diye sordu. Doğuştan yumuşak ve dalgın tabiatlı bir insan olduğumdan negatif yanıt veremedim ona da. ‘’Tabii, buyrun lütfen,’’ deyip kaçıncı sayfada kaldığıma bile dikkat etmeden kendi ellerimle uzattım enfes eseri hiç tanımadığım bu şahsa. Zaten o anda bir gün önce yaşadığım talihsiz çakmak hadisesi de aklımdan tamamen çıkmıştı aksi gibi. Sonra ne mi oldu? Kız, henüz yarılama olanağını bile bulamadığım harika kitabımı aceleyle el çantasına tıkıştırdı, hızlı adımlarla kafeden çıkarak içinde bulunduğumuz üç katlı AVM’nin korkunç kalabalığına karışıp gitti. Koydunsa bul. On dakika kadar aradım taramadım ama yakalayamadım bu kitap hırsızını da. O sinirle hemen üst kattaki kitapçıya yoğunluktan dolayı zar zor çıkıp aynı kitaptan bir adet daha almaya karar verdim. Zaten pahalı bir eser de değildi. Ancak bilgisayarda gerekli sorgulamayı hızlıca yaptıktan sonra söz konusu kitabın ne yazık ki ellerinde bulunmadığı cevabını verdi ilgili eleman. Bunu işitince mevcut sinirim iki katına çıktı haliyle. Onun yerine başka bir kitap  ya da edebiyat dergisi almayı da nedense kendime yediremedim o anda. Derhal eve dönüp okuma odamdaki kuleden bir öykü kitabı seçerek okumaya çalıştıysam da bir türlü konsantre olamadığımdan birkaç dakika sonra yerine geri koydum. Lâkin çakmak ve kitap olayları aklımdan çıkmıyordu bir türlü. Neler dönüyordu böyle? Biri bana kamera şakası falan yapıyorsa hiç de gülünç değildi kullandığı yöntem. Zaten genellikle gergin, huzursuz bir insan olan ben iyice zıvanadan çıkacak, aklımı kaçıracaktım belki de benzeri olayların biteviye tekrarlanması halinde. Malı da kıymetli biriyimdir. Cimri olmamakla beraber eşyalarıma derhal bağlanırım; onlardan rızam dışında ayrılmak hayli yıpratıcı bir deneyim olur benim açımdan. 

    Ertesi gün başıma bunlara benzer bir olay gelmemesi için evde oturmaya, kapı çalarsa açmamaya, biri telefon ederse bakmamaya karar verdim. Olur ya, insanlar bu yöntemlerle de bolca ve rahatlıkla dolandırılıyor. Gazetelerde her gün okuyor, haberlerde sık sık duyuyoruz. Falanca profesör, filanca ünlü telefon dolandırıcılarının tuzağına düştü ve bilmem kaç yüz bin dolarını kaptırdı. Hoş, ben hiçbir zaman o derece zengin, salak, aldatılması, faka bastırılması kolay da bir kimse olmadım ama şu son iki günde yaşadıklarımdan sonra kendime olan güvenimi de epeyce kaybettim doğrusu. Gözü dönmüş avcıların  peşine düştüğü korkak bir yaban tavşanı gibi şüpheci, paranoyak biri olup çıktım. Neme lazım, bir süreliğine hiçbir Allah’ın kulu ile muhatap olmayayım, dedim. Zaten parasal durumu iyi bir kişi de değilim. Bunca maddi kaybı göze almamı kimse bekleyemez benden. O kadar az kazanıyorum ki…

    Otur otur, o da bir yere kadar tabii. Saksı değilim ya ben. Üçüncü günün sabahı canım felaket derecede sıkılmaya başladı. Artık ne olacaksa olsun, isterlerse donumu da çekip alsınlar altımdan, diyerek geniş ve ferah sokaklara atmaya karar verdim kendimi. Bir yandan da tedbiri elden bırakmamaya, zorunlu durumlar haricinde insanlarla, hatta hayvanlarla bile herhangi bir sözlü ya da fiziki temasta bulunmayaya birkaç kez üst üste yemin ettim. Otomobilim olmadığından otobüse atlayarak yukarıda sözünü ettiğim meşum olayların başladığı kentin o en işlek caddesine yollandım yine. Tanıdık bir balık pişiricisinde oturup karnımı güzelce doyurdum, üzerine sade Türk kahvemi oyalana oyalana, bir yandan da yoldan geçen güzel kızlara, kadınlara fazla çaktırmamaya çalışarak bakıp içtim. Şu ana kadar her şey yolunda gidiyor, dedim kendime. Birden iyimser duygularla dolup taşmaya başladı içim nedense. Tedbiri elden bırakmaya karar verdim. Ne olmuş yani bir kitap ve çakmak yitirdi isem? Dünyanın sonu değildi ya bu. Çakmak zaten çatlaktı, kitap da ince, ucuzundan bir şeydi. Her insanın başına gelebilirdi bu ve benzeri olaylar. Ben ne yazık ki hiçbir zaman ruhen sağlıklı bir kişi olamadığımdan çok büyütüyordum bu tip aksilikleri gözümde. İnsanlar veya yakınları her gün trafik kazalarında can veriyor, cinayetlere kurban gidiyor, sakatlanıyor, bazen aptallık ya da şanssızlıkları yüzünden tüm servetlerini kaybediyor, boşanıp çoluğundan çocuğundan belki de sonsuza dek ayrı düşüyorken, benim kalkıp da hiç utanıp sıkılmadan iki dandik eşya yüzünden böyle dünyayı ayağa kaldırmam, hayatı kendime zindan etmem, bir meczup gibi eve kapanmam, telefonlara bile yanıt vermemem ne anlama geliyordu acaba? Tabii, benim salağın teki olduğum, her şeyi yanlış, korkunç derecede kendi aleyhime yorumladığım, pireyi deve yapmaktan marazi bir zevk duyduğum anlamına… 

    Gelgelim işin rengi, kazın ayağı hiç de öyle değilmiş. Daha çekeceğim varmış meğer bu arsız, utanmaz, ne idüğü belirsiz insanların elinden… Kahvemi bitirdikten sonra hesabı kartla ödeyip yakın bir arkadaşımı aradım hemen. Bulunduğum caddeye çok yakın bir yerdeydi evi. Buraya kadar gelmişken kendisini ziyaret etmek, bu komik soyulma, aldatılma hadiselerini kendisine anlatmak eğlenceli, avutucu olabilirdi belki de. Hemen eve dönmenin bir anlamı yoktu. Üçüncü çalışından sonra açtı arkadaşım telefonunu. Kısa bir hoşbeşin ardından yakınlarda bulunduğumu, müsait ise kendisini ziyaret etmek istediğimi söyledim. O an için çok da uygun durumda sayılamayacağı, benim tanımadığım bir arkadaşıyla beraber olduğu, ancak istersem bir saat sonra kendisine uğrayabileceğim cevabını verdi. Biraz hayal kırıklığı yaşamakla beraber, ‘’Tamam o zaman görüşürüz  diyerek kapattım telefonu. Bu bir saati yakınlardaki bir kitapçıda oyalanarak, biraz da deniz kenarında yürüyüş yaparak geçirmeye karar verdim. Pek çok yeni kitap çıkmıştı ancak evde okunmayı bekleyen yüzlercesi bulunduğundan o gün bir şey almadım. Yarım saat kadar da, çok hoş bir rüzgârın cazibesini arttırdığı deniz kıyısında, çoğu çift olan pek çok insanla beraber keyifle yürüdükten sonra arkadaşımın evine yöneldim. Güler yüzle açtı kapıyı bana sağ olsun. Sarılıp öpüştük. Uzun süredir görüşmüyorduk, onu bilmem ama ben kendisini ve sohbetini bir hayli özlemiştim. Aslında çok da aman aman biri sayılmazdı ama fazla arkadaşım olmadığından, hak ettiğinden fazla değer atfediyor, ona göre davranıyordum kendisine. Eski bir arkadaşımdı ve aptalca bir hareketimden dolayı kendisini yitirmem durumunda yerine koyabileceğim aynı ya da yakın evsafta kimseyi bulamayacağım da kesindi öte yandan. Belki biraz da bu yüzden paraya kıyarak orta kalite bir şarap alıp getirmiştim yanımda. Sağ olsun, açgözlülük edip şarabı bilahare kendi başına ya da sevgilisi ile romantik bir ortamda içmeyi muhtemelen aklından bile geçirmeyerek ustalıkla hemen açtı. İki balon kadehe bolca doldurarak, ‘’Ee anlat bakalım nasıl gidiyor hayat dostum?’’ diye sordu. Kırk yılda bir insan yüzü gördüğüm için olsa gerek büyük, dizginlenmesi güç bir coşkuyla, ayrıntılı olarak anlattım kendisine kitap ve çakmak hadiselerini. Bol bol güldü arkadaşım beni dikkatle dinlerken. Hatta gülme krizine girdi, ciddi ciddi eve kapanma kararı aldığımı, zaten çok nadiren çalan telefonumu bile iki gün boyunca hiç açmadığımı işitince. O keyifle, şarabımız beklediğimizden daha çabuk tükenince markete kadar inip yenisini aldı, onu da aynı süratle içerken tuhaf hikâyemi baştan sona ikinci kez anlattırdı bana. 

   Aradan bir ay kadar geçti. Bu süre zarfında neyse ki kimse tarafından aldatılıp soyulmadım. Bol bol okuyup normal hayatımı sürdürdüm. Başka deyişle, evden işe işten eve o hiç bitmeyen mekiği dokumayı sürdürdüm. Hayatımdan pek de şikâyetçi sayılmazdım. Ta ki günün birinde bir kitapçıda, ülkenin en köklü ve saygın edebiyat dergisinin son sayısının kapağında söz konusu arkadaşımın adını görünceye kadar. Benim onca yıl tek bir sözcük dahi yayımlamayı başaramadığım derginin kapağında şu isimdeki öyküsüyle yer alıyordu sevgili dostum : ‘Çakmak ve Kitap’

BENZER KONULAR
YORUM YAZ