Benim Paris’im/ Şebnem Kocaoğlu

reklam
01 Haziran 2020 0

Seine nehrinin kıyısında yürüyorum, birazdan botomuscha bineceğim ve nehirde gezintiye çıkacağım. Tekne Seine nehrinin kıyılarında ilerlerken göklere uzanan demir kuleyi, Eyfeli görüyorum. Eyfel Kulesi, 1887-1889 yılları arasında Gustave Eiffel tarafından Fransız devriminin yüzüncü yıl kutlamaları için yapılmış. Yapılış amacı ise Paris fuarının giriş kapısı olarak kullanılmasıymış. Köprülerin altından geçerken şehir gözlerimin önüne seriliyor. Paris denilince her ne kadar ilk akla gelen Eiffel Kulesi olsa da şehrin tarihi, Seine nehri üzerinden iki yakayı minik dikişler gibi bağlayan otuz yedi köprünün etrafında şekilleniyor. III. Alexandra Köprüsü’nün altından geçerken evlenen bir çiftin fotoğraf çektirdiğini görüyorum. Bu görkemli köprünün başlarında, on yedi metrelik sütunların üzerinde dört adet pegasus bulunuyor. Paris hep eskiliğini koruyor ama yeni hikayelere de yer açıyor. Fransız İhtilali’nden sonra açılan ilk müze unvanını taşıyan Louvre Müzesini ilk gördüğümde on beş yaşımdaydım, şimdi ise girişe eklenen camdan bir piramit var. O da şehrin simgelerinden biri olmuş. Zaman hızla akıyor ama Mona Lisa gülümseyerek orada bizi beklemeye devam ediyor. Milo Venüsü, Marly Atları’nın çektiği otuzbeş bine yakın eseri görmek haftalar sürebilir.

Montmartre tepesine çıkıyorum, yüzotuz metre rakımlı tepe kentin en yüksek noktası, manzara harika. Pablo Picasso, Salvador Dali, Claude Monet, Vincent van Gogh gibi isimlerin geçmişte kullandıkları stüdyolara ev sahipliği yaptığı için Ressamlar Tepesi adıyla da tanınan Montmarte, birbirinden güzel evleri ve sanatla dolu sokakları ile popüler hale gelmiş. Birkaç sanat galerisi geziyorum, bir sokak ressamına portremi yaptırıyorum. Soğukta yarım saat oturmama rağmen bana çok benzememiş ama gene de mutluyum, çünkü Paris’teyim. Bulduğum ilk restorana giriyorum, küçük bir yer ama temiz. Menüde kabak çorbası, krem brule var. Yemekten sonra orada kurulmuş olan Noel pazarını geziyorum. Moulin Rouge ve Lapin Agile gibi dünyaca ünlü eğlence mekanlarının bulunduğu yerleşimdeki en görkemli yapı ise Sacre Coeur Bazilikası. Yapımının üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçmesine rağmen halen bir kuğu gibi bembeyaz ve tertemiz çünkü bazilikanın yapımında kullanılan kalker taşı yağmur suyu ile tepkimeye giriyor ve kilise kendi kendini temizliyor.

Yılın bu zamanı Şanzelize ışıl ışıl süslenmiş rüya gibi bir şehre dönüşmüş. Şanzelize’deki ağaçları kırmızı ışıklarla süslemişler. Mağazalar, vitrinler her yer ışıl ışıl. Restoran ve kafelerin yanından yürüyorum, Lido’ya giriyorum. Masama oturuyorum, şampanya ikram ediyorlar. Dansçılar, şarkıcılar ve değişik sahne dekoru ile gösteri akıcı ve hareketli. Masamda evlilik yıldönümünü kutlayan bir çift var. Çektirdikleri fotoğraf ile bu anı ölümsüzleştiriyorlar. Lido’daki gösteri beni yıllar önce ailemle Folies Bergére’de izlediğim şova götürüyor, sürekli sahnenin değiştiği, suların aktığı ve çıplaklığın ayıp olmadığı gösteriyi tiyatral düzende seyretmiştik. Lido’daki şov onun yerini tutmuyor, fazla turistik. Çıktığımda bindiğim taksi caddenin batısına doğru ilerliyor, karşıma Charles de Gaulle Meydanı’ndaki Zafer Takı çıkıyor, onu da ışıklandırmışlar.

Sabah erkenden uyanıyorum, bugün benim doğumgünüm. Dünyanın en önemli turistik, sanat, kültür, gastronomi şehirleri arasında olan Paris’teyim. Odama hediye olarak macaron, bir de noel süsü göndermişler. Otelin kahvaltısında füme somon, muhteşem kruvasanlar, böğürtlen marmeladı ve tabii portakal suyu var. Kahvaltıdan sonra lobideki kütüphaneyi karıştırıyorum, Avrupa’nın değişik şehirlerindeki Sofitel otellerinde kalan yazarların kendi otel hikayelerini yazdıkları bir kitap buluyorum. Ben de Sofitel otelindeyim, lobideki yılbaşı ağacının yanındayım. Bugün Noel süsleriyle süslenmiş renkli ışıltılı vitrinlerin olduğu bir alışveriş köyüne gideceğim. Sevdiklerime hediyeler alıp, sıcak kakao içeceğim. Ve ertesi gün Paris’e veda edeceğim.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ