Ben Şair Değilim/ Fatih Altınbeyaz

reklam
01 Haziran 2020 0

Sözlük anlamına baktığımızda; şairler geniş bir düş gücü bulunan, duyarlı, duygulu kimseler olarak nitelendiriliyor. 

Kelime yapısı olarak Arapça’dan geliyor, doğaüstü güçlere sahip, (güya) meczûp, kâhin gibi anlamlar da yüklenmiş bu dört harfin içine.

Kimi zaman bana, şair diye hitap ediyorlar. Kimsenin bir kastının veya kötü niyetinin olmadığını bilmeme rağmen, ben – sanırım hak etmediğimi düşündüğüm için – biraz bozuluyorum. 

Çünkü ben şair değilim. Şairlik ayrı mecra ve bir derya… Ben düz yazı, roman ve uzun hikâye yazıyorum. 

Tabii ki birçok kitap ile haşır neşir oldum. Ama yazıyı, çok okuduğum, kitap kurdu olduğum için öğrenmedim. 

Yazmayı; ısrarla ve inatla yazarak, daha güzel olması için geceler boyunca mücadele ederek, sayfalar dolusu karalayarak, bir o kadarını çıkartarak ve her gün, ama her gün, bir miktar yazarak hayatıma tatbik etmeye çalıştım.  

Ne kadar başarılı olduğum tartışılır. Ama Ernest Hemingway’e selam çakarak, elimden gelenin en iyisini yapmak için gayret ediyorum. 

Kahramanlar yaratmaya çalışıyorum. Ortaya çıkardığım, ete kemiğe büründürdüğüm kahramanlarımın – her yazar gibi – bir yerlerde yaşadıklarına, kendilerine göre kaderlerinin olduğuna inanıyorum. 

Örneğin onların evlerinin yerlerini, mahallelerini biliyorum. 

Bazı anlar oluyor, içim içime sığmıyor, yanımdaki kişiye “Bak şurada Nihan adlı romanımın baş kahramanı Nihan oturmuştu, çatı katında, kirada… Bu evi kat karşılığı verdiler sonra. Şimdi Nihan’ın evinin yerinde büyük ve çirkin bir apartman duruyor,” diyorum hislenerek. 

Anlayacağın kahramanlarımla birlikte yaşıyorum. Belki biraz hayal âleminde ve paralel bir evrende… Çocukluğumda bana ‘hayalperest, aklı bir karış havada, bastığı yeri görmüyor’ gibi yakıştırmalarda bulundukları için kimseye kızmadım. 

Hikâyeler kuruyorum, geçmişten, gelecekten, şimdiki zamandan… 

Charles John Huffam Dickens gibi bakıyorsun yazdıklarıma kahkahalarla gülüyorum, bakıyorsun Ahmet Ümit misali bir kahramanım ölünce gözlerim buğulanıyor, bir parçası kopmuş gibi bir Belediye Otobüsü’nde siğim siğim ağlamaya başlıyorum. 

Yusuf Atılgan’ın harika romanı, Anayurt Oteli’nin dokuz ayı bekleyemeden doğan kahramanı Zebercet’e, şiddetli bir öfkeyle karışık üzülüyorum, kendisiyle birlikte başkalarını da yakmasına diş biliyorum. 

Otelin Ortalıkçı Kadını’nın karayazısına isyan ediyorum. Görevini layıkıyla yapmaya çalışan ve uykuyu çok seven, uzak köylerden gelmiş insana şefkat duyuyorum.  

Peki, ‘dili ağzı söylemez’ otelin içinde kendi halinde yaşayıp giden, arada insanlara sürtünüp onlardan merhamet bekleyen kedi ne olacak? Adı Karamık mıydı? Belki de, Karamık’ın sonu daha çok kanatır içimi…

Yer yer Turgut Özben ile Selim Işık arasındaki dostluğa, kardeşliğe imrenirim ve Turgut’un; Selim’in arkasından yaktığı ağıtın dağları aştığına, kendini de içine kattığına, bu yüzden romanın kerpiç kalıbı gibi olduğuna kanaat getiririm. 

734 sayfalık eserde Süleyman Kargı isimli karakter de dikkatimi celp eder. Keşke Süleyman Kargı daha kapsamlı anlatılsaydı diye hayıflanırım, bunun nedeni niçini konusunda fikir yürütürüm. Saptamalar yapmaya çalışırım kör topal… 

Bazan, Tutunamayanlar’ın melankolik, şuur altına hitap eden, bilinç akışı tekniğinin fazlasıyla kullanıldığı ve kendine göre perspektifli havasına kaptırırım kendimi, bazan da Anayurt Oteli’nin gizemli ve paranoid atmosferinde heyecan içinde ne yapacağımı bilemem. 

Selim Işık’ın dramatik, tutunamamış, ait olamamış hayatına ve tıpkı kitabın yazarı gibi canına kıymasına hakikaten acırım ve Zebercet’in de hayatı ıskalamasına, toplumdan soyutlanmasına, onun da giderek kötü sona yaklaşmasına hayır derim, insanca reflekslerle muhtemel olanı engellemeye çalışırım. 

Bakarsın bir kış günü hüzün, melankoli ve çeşitli karaltılar İstanbul sokaklarını esir almışken, büyük at kestaneleri yalnızlaşıp kelleşmişken, kar yığınları çamurla birlikte yol kenarlarında birikmişken, Kara Kitap’ın uzun boylu, biraz kambur kahramanı Galip ile birlikte olur, onun yanında yürürüm. 

Ben de Galip’in kayıp karısını aramaya başlarım, delice bir kaybetme korkusu içinde karınlarıma, kasıklarıma onulmaz ağrılar girer. Bir yandan Celal Salik’in yazılarını takip edip şifreleri kendimce çözmeye çalışırım. 

Ne bileyim, Emma Bovary’ye borç vermeyen, kadın yana yakıla para bulmaya çalışıp oradan oraya savrulurken, sıcak ocağının başında sünepe bir şekilde oturan Rodolphe’ya çok kin beslerim sonra. “Sen adam mısın?” derim içimden, daha başka sunturlu şeyler söylerim. 

Ama kendim de bu şekilde bir yaşama tutunduğum, yazarlık yolunda/iddiasında olduğum için Gustave Flaubert’in neyi neden yaptığını anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırım. 

İşte böyle… Keşke şair olabilseydim, derinlikli, ikinci/alt anlamlı, metaforlu, alegorik ve turunç kokan şiirler yazabilseydim. 

Başarısız şairler nesre bel bağlarmış ama ben hiç şiirle iştigal etmedim.  Bu sebepten, ben şair değilim. Şairlik; bana göre zekâya, ferasete ve esine dayalı, ayrı bir mecra ve bir derya…

Ben düz yazı (roman, hikâye ve deneme) kaleme alıyorum. 

Aziz Nesin gibi yazarlığımı metanet göstermeye, disipline, sahaya inip günlerce süren yazınsal, kurgusal araştırmalara ve çok çalışmaya borçluyum. 

Kitaplarla da her daim dost oldum. Lakin çok okuduğum, kendime içinde kitapların olduğu ayrı bir dünya kurduğum için girmedim bu yola. 

Yazmayı; ısrarla ve inatla yazarak, daha güzel olması için geceler boyunca çabalayarak, yeri geldiğinde sayfalar dolusu saçmalayarak, kimileyin cümlelerin kafasını gözünü yararak öğrendim. 

Ne kadar başarılı olduğum ve ne yapabildiğim elbette tartışılır. Ama Ernest Hemingway’in sözünü dinliyor, elimden gelenin en iyisini yapmak için mücadele ve gayret ediyorum. 

Hâsılı, ben şair değilim. Yazarım…

BENZER KONULAR
YORUM YAZ