Ayrıksı Otu/Öykü/Burcu Karaca

reklam
23 Haziran 2020 0

Ayrıksı Otu

Şeftali ağaçlarının kokusu altında, küçük demir kapının önüne geldiğimde durdum. No:8 gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Yerimi belli etme kibrine sahip tavrıyla, yine mi geldin der gibiydi. Balkondan babaannem göründü. Heyecandan çığlığa dönen sesi, terlik içindeki şişmiş parmaklarımı bile rahatlatmıştı.

Islak saçlarım enseme yapışmış şekilde uyandım. Akşamüstü sohbetleri, balkonlara dağıldığına göre beş saate yakın uyumuş olmalıyım. Aşağıya inmeden önce çatı katındaki odaya gitmeye karar verdim. Kapıyı açtığımda tozlar içindeki çocukluğum, kitabın ayraç konmuş sayfası gibi ezbere bildiğim yerinden açıldı. Pencerenin önündeki koltuğa oturdum. Karşıdaki yatağın üzerindeki kutuyu elime aldım. Her geldiğimde yaptığım gibi içindekilere bakmak, belki en büyük kurtuluşumdu. Kaç yaşına gelirsem geleyim, sanırım en huzurlu olduğum zaman; tekli yaşlarım olacaktı.

Aşağıya indiğimde babaannem elinde tespihiyle, yine cam önündeydi. Geldiğimde hemen balkona koşması tabii ki tesadüf değildi. Babaannemin dua sonuna geldiğini belli eden dudak şapırtısı hızlandığında hazırlanmıştım. Tüm günahları elekten geçiren bakışlarıyla; karşıma oturup konuşmaya başlamıştı.

‘‘ Bana bak ayrıksı otu; ne zaman habersiz gelsen arkasından bir olay çıkar. Annen gelmeden anlat bana, kadın önceki olaydan bu yana ilaçsız uyuyamaz oldu.’’

“Babaanne, kırk yılda bir geliyormuşum gibi davranıyorsun. Sadece haber vermedim.” Hızlı bir şekilde konuştukça kendimi bir suçlu gibi hissetmeye başlamıştım. Tam o sırada annem geldi.

‘‘Haydi sofraya. ’’

Devamı gelecek sorulardan geçici olarak kurtulmuştum. Yemek boyunca; arada kalan tüm konular konuşulmuştu. Sofrayı toplarken elimdeki ekmeği gören babaannem,  ‘‘ Duygu ben sana küçükken ne söylerdim?’’ dedi. Neyi ima ettiğini biliyordum. Ağzını ekmek açsın duygu tabirini anımsatıyordu. Sözün devamını anımsayıp sinirlenmiştim.

Babaannemin renksiz laflarından, birinin gelmesi yakındı. Bu tedirginliğe daha fazla dayanamadım. Bir anda söyledim, işten çıkarıldım. Annem su bardağına uzandı. Babaannem beklediği konuşmanın girişini yapmamdan memnun arkasına dayandı.

‘‘ Önceki olayla bağlantılı mı? ’’

Annem sorduğu sorunun, cevabını biliyordu. Ama benden duymak istiyordu.  “Bağlantılı, yaptığım haber sonrası başka haberlerle uğraşmam istendi. Bende susmadım. Bu durum birçok kişiyi rahatsız etti.”

‘‘Kızım sen dokuz ay bile duramadın annenin karnında, ben o zaman dediydim. Bu kız tez canlı olacak, sana hep ondan öğüt veririm. Hep derim ağzını…’’ devam etmesine dayanamadım. İçimdeki gürültünün dışarı çıkmasıyla; babaannemin sözünü kestim.

“Babaanne zaten ağzımı ekmeğim açıyor, mesleğim bu susmamak; susanlar için konuşmak. Duygu ağzını ekmek açsın, yıllarca bu sözü sadece söylemek için kaç defa söyledin. Yapılması gereken eylemin, sadece yapılmış olması; bana çaresiz hastalığa pembe aspirin veren sözde doktor gibi geliyor. Bana dokunmayan yılanlar da yaşamayacak dünyada; zehri olan her neyse gördüğümde onun kendi zehrinde ölmesi için gerekirse ben de öleceğim. Geceleri ağlayan bebeklerin seslerini duyuyorum. Hangi şehre gitsem o şehrin memesine yapışıyorum. Ama hala o bebekler susmuyor. Hani dersin ya babaanne; ‘‘ Kızım tüyü bitmemiş yetimin hakkı vardır. Bin düşün öyle sok lokmayı ağzına, hep vicdan yastığın yumuşaksa o zaman insansın.’’ Sustukça yastığıma demirler doluyor; susamıyorum. Hem sen namus en önde gelir demez misin? Benim namusumda mesleğim.”

Babaannem yatsı namazını kılmaya gittiğinde, onun adımlarıyla  oda suskunluğunu yutkundu. Annem kızmıştı haklı olarak, tüm öfkemi bu kadınların üzerine bırakmıştım. İki dul kalmış kadının yavrusuydum, sürekli hırçındım. Annem camdan pabuçlarla hayal kuran bir kızı olsun isterken ben o pabucun camını kırıp camlarına basan kız olmuştum. Kabak tadı veren tüm gerçeklerin içini açıp çekirdeklerini kavurmuştum. Annem iç çekip hadi çay koyalım dedi. Babaannem namaz sonrası mutfağa gelip yanıma oturdu.

‘‘ Çay pişerken ben bu ayrıksı otuna, dua okuyayım. Şeytan var bunun içinde, ’’ dedi.

Ona bakıp güldüm, babaannem kendi doğrularını kabul etmiş bir kadındı. Çay eşliğindeki sohbetten sonra odalarımıza çekildik. Çatıdan aldığım babamın resmini, valizin içine attım. O sırada arkasında açılan bir yer olduğunu fark ettim. Bunca zaman nasıl fark etmemiştim. Açtım içinde bir not vardı. Babamın kendi el yazısıyla yazılmıştı. En sevdiğim Yusuf Atılgan sözüydü.

‘‘ Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde, sözle yazıyla resimle ya da susarak’’

Bir elimde fotoğraf, bir elimde not gözlerimden taşmış yaşlarla ağlıyordum. Babamın kızı olduğum için ağlıyordum. Mutluluktan ağlıyordum. Her düştüğümde, düşürüldüğümde, no:8’e koşar gelirdim. Çatı katında babamın hatıralarının arasında, şimdi olsaydı o ne düşünürdü? Hayatımın baş sorusuydu. Benim gibi düşünürdü derdim. Ama kanıtlayamazdım; bu yaramı kanatır dururdu.

Gözyaşlarımı kolumla silip gazeteyi elime aldım. Her baktığımda sesini duyduğum bebek oradaydı. Annesinin cansız memesinde, cansız dudakları açık kalmış şekilde; bir bank üzerinde sonsuz uykusunda uyuyordu. Bu fotoğrafı, kandan kırmızıya dönmüş bir bankın; biraz ötesinde hıçkırarak çekmiştim. Şartlı tahliye ile dışarı çıkarılırken sağlıklı kabul edilen eski kocanın katlettiği anne ve bebeğin sessiz bedenleri, aylardır içimde çığlıklara dönüşmüştü. Olay sonrasında şizofren kabul edilerek ruh sağlığı hastanesine gönderilen  bu adamın dışarı çıkarılmasına sebep olan boşluk, aylardır yazdığım yazıların sancısı olmuştu.

‘‘Duygu Hanım işiniz gazetecilik. İşiniz gereği olması gereken profesyonel bakış açınızı kaybetmiş durumdasınız. Sizin dışınızda, gazetemizin çalışanlarını da tehlike altında; üzgünüm, birçok kişinin emeğini riske atamayız.’’

Bu konuşmanın olduğu an tekrar karşıma dikildiğinde, nefesim daraldı. Camı açtım, o sırada annem odaya girdi. Yatağın üstüne oturup “gel,” dedi. Ayaklarımı karnıma çekip kucağına iliştim.  Annemin elindeki tespihi o zaman fark ettim. Bu tespih babaannemindi.

‘‘ Duası yarım kalmış. Neriman git tamamla dedi. Tamamlamazsam uyutmaz biliyorsun’’

Gülüştük. Sıcacık kucağında direnecek halim yoktu. Annemin dudağı kımıldamaya başladıkça bende içimdeki kabulsüz duayı, okumaya başladım.

Dökülüyorum annemin avuç içlerinden

İçiyor telef olmayayım diye;

Sabırla diziyor 33 tespihine…

Gökyüzünü ulaştıramadıkça; beni

İki eksikle kırptığım

Dokuz aylık dünyasında, kundaklar açıyor.

Yerden alıyor; susmayan kadınlığımı

Üç kere üfleyip  koyuyor ninnilerin uyusunlarına

 

Burcu KARACA

 

BENZER KONULAR
YORUM YAZ