Zorlu Vals / Eyyüp Yıldırmış

Şehrin merkezinde, şato kulesini andıran eski apartmanının çatı katında yaşıyordu.  Kent ayaklarının dibindeydi yaz akşamlarında. Uzaklarda yüksek binanın üstündeki lamba ateş böceği edasında yanıp sönerken o buradan başka dünyalara gider gelirdi. Apartman şehrin tek opera binasına da yakındı. Akşam geç saatlerde arabaların sesi kesildiği anlar opera binasının kubbesinden yansıyan hoş sedalar yıldızlara kadar ışır tüm evrenle beraber onun da odasında konaklardı. Birbirine karışan ezgiler tüm dünya dillerinin ortak korusu olurdu. Geniş, cam kubbeli bina bu haliyle bir mabetti sanki.

Kışları, soğuk kentin, teras katı da epey soğurdu. Bu anlarda ne ateş böcekleri ne de opera binasından yükselen aryalar, operetler ve de valsler aklına düşerdi.

İşinden dönüşünü bilerek sıcak kahvehanelerde uzatır, çay kazanının son seferine kadar soba başında oturur öyle dönerdi soğuk şatosuna. Buz tutan yolda ayaklarının kaymamasına özen göstererek. O artık o andan sonra La Mancha’ lı Don Kişot hüviyetinde soğukla savaşına girişen bir kahraman sayardı kendini.

O gece sabaha karşı esen sıcak rüzgâr uzun zamandır şehrin üzerini örten karları eritmeye başlamıştı. Rüyalarındaki mücadele çalan saatin sesi ile sona erdiğinde, karşı binanın saçaklarından su olarak aşağı inen karın çatıda boşluklar oluşturmaya başladığını fark etti. Şimdilik onun soğukla yaptığı savaşı, hesapta hiçte olmayan lodos kazanmıştı. Olsun, ortak gaye için kazanılan zaferin galibi başkası da olsa ödül hepimiz için deyip fazla da aldırmadı doğrusu.

Dışarı çıkıp sıcak simit aldı fırından. Akşamki kahvehaneye gidip çayla beraber kahvaltısını büyük bir mutlulukla yapıp işine doğru yola koyuldu.

Öğleye doğru kentin üzerine kısa bir kar serpişti. Gerisi gelmez nasılsa deyip aldırmadı. Gözünü havaya dikip güneşi aradı. Epey uğraştan sonra gördü de. Beyaz bulutların engellemesine karşın gülüşünden ödün vermeden olduğu yerde duruyordu. Güneşin orada durduğunu bilmesi bile içini ısıtmaya yetti.

Mesaisinin sonunda işinden çıkmıştı. Sabahki hava gitmiş yerine başka bir hava gelmişti sanki. Kış gününe güven olmaz diye düşündü. Kararmaktan vaz geçen gökyüzü karla karışık tuhaf bir aydınlık sepeliyordu kente. Daha önce bu manzarayı defalarca görmesine karşın yine de şaşırmıştı. Kafasına, alnına, kirpiklerine düşen minik kristalleri eli ile temizlemek istedi ama yere itelediklerinin bıraktığı boşluk çok geçmeden diğerleri tarafından çabucak dolduruluyordu.

Kısa sürede her yer kar çölüne dönüştü. Beyaz bir hüzün karla beraber içini kapladı. Geçireceği gece, soğukla savaşı daha doğrusu imtihanı geldi yüreğinin bir yerine yumruk olup oturdu.

Sisin arasında sokak lambasının etrafında uçuşan karların hızlandığını görünce bir an önce evine gitme isteği çoğaldı. Paltosuna sıkıca büründü. Soğuyan hava ile burnundan verdiği havanın çatallandığını gören adam adımlarını daha da sıklaştırdı. Deminki aydınlık da geçmiş, kirli ve ağır bir akşam soğukla kol kola şehrin üstüne çökmek için yola koyulmuşlardı bile.

Kararan gök ile beraber havanın da soğumaya başladığını iyice hissetti. Sabahın ilk saatlerinde çıkan güneşle eriyen eski kar esen rüzgârla buz tutmaya başlamak için akşam olmasını beklemişti sanki.

Düşmemeye özen göstererek yürüyen adam sendeledi birden, yer kayıyordu ayağının altında. Toprağın bitip uçurumun başladığı yerdeydi sanki öyle hissetti. Pili biten saatin kolları gibi düşündü kendini. Ne ileri ne geri, olduğu yerde titrediğini, hayır, paslı bir vidanın en umulmaz anda yatağını terk edip işleyen mekanizmayı işlevsiz hale getirmesi gibi bir hisle yere doğru istem dışı çakılışını yaşıyor gibiydi.

Gözlerinin bulanıklaştığını hissettiği an, ateş böceklerini gördü, yaprakları kardan papatyalar arasında dans ediyorlardı. Şaşırdı, papatya tarlasının ortasından yükselen camdan bir kubbeye gözü iliştiği an şaşkınlığı çoğaldı. Kubbeden yükselen müzik eşliğinde vals yapan ateş böcekleri onu yanlarına papatya tarlasına çağırıyorlardı.

Çocukluğunda bağda bahçede topladığı ateş böceklerini bir cam kavanoza doldurup geceyi iple çekerdi. Onlar karanlığa inat aydınlık saldıkça sevinçle hoplar zıplar yerinde duramazdı. Ama şu an ne çocuktu ne de böcekler kavanozda hapis. Hem rollerde değişmişe benziyordu; o kavanozda tutsak edilen ateş böceklerinin çaresizliğini tepesinden ayaklarına hissederken dünün tutsakları özgürce dans ediyordu şimdi.

Bu gerçek mi yoksa öldüm de ölüm anındakilerin yaşadığı sahnelerimi yaşıyorum diye düşündü. Yere düşmekle, ayakta kalmak arasındaki o küçük zaman diliminde kulaklarına dolan operadaki vals tanıdıktı sadece. Onun dışındaki her şey yaşadığı dünyanın dışındaki başka dünya ya da dünyalara ait gibiydi.

Yalnızlığı geldi aklına. Üşüyerek geçirdiği saatleri düşündü ardından. Soğuk gecelerde üşümediğinden fazla titredi. Tepesinden ayaklarına dek buz tutmaya başladı, öyle duyumsadı.

Görülmeyen bir gizin hareketini engellemesi yetmezmiş gibi aynı gizli elin gövdesini yeni yağan karın örttüğü buzun üstüne doğru bastırdığı duygusu, zincirinden kopan sarkaç topunun sonu ile özdeşleştirdiği kendi sonunun, buza sırt üstü uzanmakla biteceğinden emin, ayakta durmaktan umudunu kesmişken, bir el girdi kollarının altından tuttu. Yere düşmesini engelledi.

-Dikkat et, az daha düşüp kıracaktın bir yanını.

Duyduğu sese şaşırdı. “Bu havada bastığın yere dikkat edeceksin!” diye devam eden genç bir kızın sesiydi bu. Göz göze geldiklerinde kızın gözlerinde ateş böceklerininkine özdeş ışımaları gördü.

Opera binasından yükselen vals ikisiyle birlikte şehirdeki tüm kulakları doldururken, valsin iki kişilik bir dans olduğunu düşündü. Tekrar yalnızlığını sonra…  

-Vals zordur dedi kız, hele buz üstünde ve yalnızken.

 

1 Yorum Zorlu Vals / Eyyüp Yıldırmış

  1. Eyyüp Bey, öykünüzün süsü hoşuma gitti. Sonu nasıl diye çok merak etmiştim. Vals yalnızlığa çok yakışmış. Sevgiler…

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*