garip
garip
garip

Ziyaret / Nihal Tanyel

reklam
01 Ekim 2019 0

“Sen nesi oluyorsun  Cevat’ın?”

“Annesiyim oğlum”

“Ver bakayım kimliğini”

Küçük bir pencereden uzattığı  tüylü , kalın parmaklı eliyle aldığı kimliğe bakarak bir şeyler not etti kapıdaki görevli.  Tutuklu için getirilen eşyaları, parayı teslim aldı . Adresini sordu kadına.

Kuyruk uzadıkça uzuyor, çevrede simitçiler cirit atıyor umutla. Ayakkabı boyacısı bir çocuk “boyayalım abi.” diyerek  fırçasını vuruyor boya kutusuna. Yanında mendil satan kız, simidinden bir parça koparıp uzatıyor şefkatle, ablası olmalı ; aynı kıvır saçlar , koca kahve gözler…

Cezaevi giriş kapısı ana caddeye açılıyor , gelip geçen araçlardaki yolcular ,  kuyrukta bekleyen tutuklu yakınlarını sorgulayan bakışlarla izliyorlar (onlarda da suç izi arar gibi)

Herhangi bir tanıdık görmesin diye mantomun yakalarını kaldırıp  omuzlarımın arasına gömülüyorum. Başımda da aynı nedenle bir başörtüsü… Şükür ki hava çok soğuk.

Sıra bana geliyor; kimlik kontrolü, benzer işlemler derken,  dikenli tellerle çevrili yüksek duvarlı bir bahçeye giriyorum.

Karşıma çıkan uzun taşlık,   başka bir binaya uzanıyor. Bahçedeki çiçekler mutsuz mutsuz bakıyor. Mahzun bir güneş sıyrılıyor bulutların arkasından.

 Ürkek, meraklı , yolun sonundaki binaya ulaşıyoruz grup halinde.  Bu kez bücür, çirkin bir kadın gardiyan , ayakkabılarımın içine kadar üst araması yapıyor hoyratça.  

Tüm üst aramalarının ardından, bi sürü göz  , bi sürü el üstümüze yapışık , rutubetli, yorgun koridorlardan başka bir salona geçiyoruz. Adı bekleme salonu ama kendisi de bihaber bu durumdan bence; oturacak tek bir bank bile yok, oldukça soğuk, kalabalık.

Yüksek pencereli bekleme odasındaki hava iyice ağırlaşmış, açılabilen bir iki pencere yeterli olmuyor havayı tazelemeye. Sohbetler davalar üzerine..yanımda pikniğe gider gibi , çoluk-çocuk toplanıp gelmiş bir aile var, yoksul oldukları her hallerinden belli. Genç kadın,  yaşlı gözlerle bir şeyler anlatıyor yanındaki adama, duyamıyorum …..Çocuklar  koşuşturuyor,  o kadar neşeli görünüyorlar ki,   taptaze gülüşlerinde saklanıp biraz dinlenmek istiyor insan.

Belirli aralarla tutuklu isimleri anons ediliyor. Böyle zamanlarda bir sessizlik çöküyor salona. Herkes kötü bir şiveyle okunan isimler arasında özlediğinin ismini arıyor, bir grup köşedeki merdivenlere açılan kapıda kaybolurken, gürültü tekrar başlıyor. 

Yarı açık camdan görünen iç bahçeye takılıyor gözlerim. Karşıda yüksekçe, yarısı yosun tutmuş bir taş duvar ,her iki yanda ki taş duvarlardaysa küçük ,demir parmaklıklarla örtülü, tavanlara yakın  pencereler var. Başımı kaldırıyorum, gökyüzü daha ulaşılmaz görünüyor şimdi , güneşse  yorgun . Kara bir karga havalanıyor çirkin sesiyle. İçim daralıyor.

Yine anons başlıyor. Onca isim arasından zar zor seçtim ismini, iki farklı demir kapı, bilmem kaçıncı kontrol ardından görüş bölümlerine ulaşıyoruz sonunda. İnce bir koridorun sağında çift taraflı kabinler var; üç tarafı camlı…..kapı yok. Kabine girince tam karşıdaki camın üzerine, üstünde delikler bulunan saç bir  levha yerleştirilmiş. Elimi kolumu nereye koyacağımı şaşırıyorum.

Bir süre sonra karşı taraftan tutuklular kabinlere girmeye başlıyor.

Kapıda beliriyor, bezgin, yorgun, eskimiş gibi. ‘İnsan yirmisinde eskir mi ?’ 

Görünce gülümsüyor, kocaman. Gözleri babamdan miras, gülüşü ben.

Bu gözlerle ne canlar yakabilirdi oysa..

Kaşındaki yara izi de ne ?.. sormuyorum. 

‘Merhaba ‘ diyor, sanki başka bir sey demek istiyor .

Birbirimizi duymamız için yukardaki delikli saç kısma doğru bağırmamız gerekiyormuş.. ne buluş ama !..

Hal  hatır sormanın ardından, bir süre davası hakkında konuşuyoruz. Yandaki kabinde sesler yükseliyor bir ara, gardiyan uyarıyor. Havadan sudan söz ediyoruz, bilinçsiz ,  durumu normalleştirme çabası mı ?    …..bilmiyorum.

Ellerindeki siyah izleri gösteriyor gülümseyerek. ‘ Eski alışkanlık, ayakkabılarımı boyadım ama  izleri çıkmadı’ diyor.

 Sigara, para istiyor. ……emanete bırakmış olmama seviniyor.  Bir zil sesi bölüyor konuşmamızı, gardiyan ‘’ görüşme bitti’’ diyor, kararıyor yüzü. Çok görüyorlar mutluluğu…. Sevinçler ancak bi an  burada.

‘Bir daha gelme Abla , yakışmıyorsun buraya , annem de gelmesin, çok üzülür ‘ diyor……gözleri donuk.

‘Sen yakışıyor musun sanki, niye yaptın ki bunu ? ‘diyorum, gereksiz, zamansız. Gardiyan tekrar uyarıyor, ikinci zil çalıyor.

‘Boş ver beni , kendinize dikkat edin ’ diyor, Kocaman gülüşüne sarınıyor,   arkasına bakmadan kayboluyor demir kapıda.

O uzun koridorları, kapıları nasıl geçtiğimi anlamadan  bahçede buluyorum kendimi.  Başım dönüyor, Yağmur yağmış, çamur her yer.

Aceleyle durağa atıyorum kendimi.Kalabalik oldukca azalmis.Simitciler yok.

Boyacı çocuk durağa sığınmış yağmurda ,  üstü başı çamur. 

*Ablası temizliyor tabanlarındaki çamuru. Bilmiyor daha , çıkmaz o çamur lekesi.

Gözyaşlarım süzülüyor sessiz, bulutlar hareketleniyor.

Ve Güneş , dikenli tellere takılıyor.

*Ferit Edgü 

Ayakkabı Boyacısı minimal öyküsüne selam olsun.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.