ZEYNEP’İN DÜĞÜN GÜNÜ / Ayşegül Kaya

7 Haziran 1997, Zeynep Evleniyor…

Gelin arabasının önüne çirkin bir oyuncak bebek iliştirilmiş ve ben, içinde bulunduğum ketenpereye inat, tüm saflığım ve şapşallığımla, bu plastik bebekle psikolojik bir savaş başlattım. Bir gözü hafif şehla, sarışın ve elbette ki gelinlikli… Naylon saçları rüzgârda uçuşuyor… Üstümdeki tüm gerginliğin sebebi bu bebeğin laneti sanki… Bu arada bu merasime, üstüne basa basa ketenpere diyorum çünkü birbirini sevmeyen hatta doğru düzgün tanımayan iki insanın düğünü benim için düzmeceden, hile hurdadan farksızdır. Hele bir de o kızı asıl ben seviyorsam ve yıllarca onun da beni sevdiğini zannetmişsem… Topu topu yirmi iki yıldır yaşıyorum ve elimdeki şu koca fiyaskoya bak! Bir de giyinip kuşanmış, nikâhına gidiyorum. Mutluluk sarhoşluğu bu olsa gerek. Her şeyi alaya alarak acımı hafifletmeye çalışıyorum ama etrafım, gırtlağına yapışmak için can attığım insanlarla dolu ve her an ağlayabilme olasılığım var. Çok mu ayıp? Erkekler de bal gibi ağlar nihayetinde. Bir de ayağımı sıkan ayakkabılarımla başım fazlasıyla dertte.Öyle ki, sağ ayağımın küçük parmağı zonklamaya başladı bile. Nikâh boyunca nasıl katlanacağım diye düşünürken bir an kendimden iğrendim. Çocukluğumdan beri âşık olduğum kız ile başka bir herifin evlenme akdine gidiyorum ve tüm sorunum ayağımı sıkan ayakkabım mı yani?

Birkaç saniye sonra apartmanın kapısında belirdi. Geniş kasnaklı eteği, lunaparklardaki şu meşhur, hızla dönen balerin eteği gibi bir havalanıp bir iniyordu. Gülmüyordu ama yüzünde her ne kadaritinayla aradıysam da ne hüzün ne de pişmanlık bulabildim.O bembeyaz siluet bana ayağımdaki acıyı da, oyuncak bebeği de, her şeyi ama her şeyi unutturmuştu. Orada işte!Kar gibi, incecik, sonsuz…Anası olacak o sevimsiz kadın, arkasından gelinliğinin kuyruğunu tutarak gelirken nasıl da gerim gerim geriliyor ama? Meymenetsiz, nursuz kadın… Kafasındaki kel bölgeleri saklamak için krepe yaptırıp kabarttırmış saçlarını mahalle kuaförüne. Tam, o sırada hadsiz bir erkek sesi yükseldi kalabalıktan; “Çok iyi yere gelin gidiyor. Ailecek yaşadılar” Çok iyi yer? Çekinmeyin, daha açık sözlü olun. Yağlı kapı, paralı damat, iyi yere tezgâh açtılar… Bu tabirler daha bir yakışıyor dilinize bence. Hangi ağızdan çıkmıştı bu cümleler? Darmadağın etsem ya o ağzı. Kravatım bir yana, ceketim bir yana gitse, gömleğim dışarıya fırlamış bir halde korkunç bir arbedeye imza atsam şu gelin alayında. Keşke… Çaresiz susuyorum. Bir zavallı gibi görünmeyeceğime ve onu çoktan unuttuğumu herkese İspatlayacağıma dair yeminler ettim. Onun gelin arabasına doğru gidişini an be an izliyorum şimdi. Hani saten bir kumaş, hiçbir yere tutunmadan kayıp gider ya vücudundan, işte öyle bir kayganlık hissi ruhumda. İçimden kayıyor bu kız. İçime damlıyor, oraya birikiyor. Kanıma karışıp zehirliyor usul usul ama bu zehir sayesinde yaşadığımdan şüphem yok. Son iki aya kadar, içimde ölmesine kesinlikle müsaade etmediğim bir umutla, belki onun da bana karşı bir zaafı olduğunu ama cesaret edemediğini kuruyordum kafamda. Utanmasam hala kuracağım. Bir anda durup bana dönecek, kendisine bakan bilmem kaç çift gözün ortasında “Yapamayacağım” diyerek yanıma koşacak. Sarılacak banasımsıkı ve kaçacağız beraber. Arkamızdan kimlerin bize yetişmeye çalıştığını merak bile etmeden. Sadece ikimize ait bir yer bulana dek koşacağız.

 Şu aralıksız çalan davul ve zurnadan da o kadar sıkıldım ki, gözümde birer işkence aletine dönüştüler. Oldum olası sevmem zaten böyle folklorik şeyleri. Zor beğenen, klasik müzik dinleyen, sürekli kitap okuyan, aristokrat kılıklı bir tipimdir zaten. Mahalleliyle yaptığımız kapı önü sohbetlerinde de ne işe yarıyor ya bu entelektüellik. Millet piyasa şarkıcılarından bahsederken ben uzaylı gibi bakıyorum hepsine. Onlar da bana tabi. Varoşların göbeğinde es kaza oluşmuş bir inci tanesi…

Henüz hiç göz göze gelmedik. Belki de gelmememiz daha hayırlı. Giderayak dağıtmasın beni uluorta. Ah kendimi bildim bileli sevdiğim komşu kızı. Nereden inandımsa, nereden çıkarttımsa senin de beni sevdiğini? Ne büyük, ne yalan bir hayale kapılmışım böyle. Hâlbuki hiçbir zaman ümit de vermedin bana. Nasıl dayanıyorum, nasıl dayanıyormuş gibi yapabiliyorum, bilmiyorum. Belki de ruhum çoktan terk etmiş beni. En çok da ne koydu az önce bana biliyor musunuz; belindeki o kırmızı kuşak. Sonsuza dek mahrum kalacağım, narin, tertemiz bir bedeni ifade ediyordu bana. Masumiyetinin ve el değmemişliğinin tescillenip beline sarılmış hali. Delirecek gibi oluyorum.Aslında bu âdet bana hep alçakça gelmiştir. Cümle âleme, eline erkek eli değmediğini ilan edince daha mı masum olunuyor yani? Misal, şimdi benim sevdiğim bu kız, yani ismini zikretmemek için uğraşıyorum ama olmayacak, yani güzeller güzeli Zeynep’im, çok mu masum? Kendini bu kırmızı kuşakla baştan ayağa mumya gibi sarıp sarmalasa da, şu an göz göre göre, hunharca suç işliyor. Hem de bir tane değil, kaç tane; aşka ihanet, mutlulukta sahtecilik, bir başkasının kalbine tecavüz… Şu an, bilerek ve isteyerek gençliğini paraya kurban ediyor. Oysa ben, bu koca şehirde, her gece başka bir erkeğin kollarında paralanmış dahi olsa yine severim onu, yine isterim. Gerçek aşk bu işte! Gerçek aşk, tüm gerçekliğiyle bende, sadece bende… Kemerinin üzerinden bıngılbıngıl yağları taşmış, ablak suratlı, limon sarısı dişli bu adamda değil. Hem, bu nerden baksan en az otuz beş yaşında, içi geçmeye yüz tutmuş adama kendini en el değmemiş halinle sunsan ne olur, sunmasan ne olur? İşte demem o ki, bu kuşak meselesi çok acıttı canımı. Şimdi o, yani benim dokunduğumu hayal etmekten bile çekindiğim, düşüncelerimde bile temas etmeye utandığım Zeynep, tüm tazeliği, tüm güzelliği ile o kaba saba adamın eşi olacak. Kölelik sayılmayacak bir itaatkârlıkla ona hizmet edecek, onun koynuna girecek. Çok geçmeden bir de çocuk verir ona. Küçük ablak suratlı bir erkek… Dilerim bu herif, bu akşam o yatakta kalp krizi falan geçirir. Yüzündeki şu gururlu gülümsemenin tam ortasına koysam sümsüğü de rahatlasam.

Gelin ve damat, arabaya kuruldular. Zeynep’in annesi de arka koltuğa yerleşti tabi. Kabarık saçları arabanın tavanına değiyor. Pullu ve vatkalı elbisesi ile ne kadar da gösterişli. Akşam düğün salonunun dans pistinde harikalar yaratır artık. Tıpkı yanardöner bir tavus kuşu gibi… Ne yazık ki ben düğüne gitmeyeceğim için bu görsel şöleni kaçıracağım. Sinir den midir nedir, bir gülme aldı beni. Ya babasına ne demeli? Damadı ne vaatlerde bulunduysa artık, bir anda iş adamı pozlarına girmiş. Zannedersin ki ertesi sabah röpteşambırını giyip, purosunu yakacak. Karı koca, birbirinden tatsızlar. Biz de mahallenin müzmin bekârı Seyit ağabeyin arabasına binip nikâh dairesinin yolunu tuttuk. Annem “bu halin ne?” diyerek çantasını karıştırmaya başladığında, alnımda boncuk boncukter biriktiğini fark ettim. Çantasından, yarıya inmiş bir kâğıt mendil poşeti çıkardı ve ameliyatta cerrahın alnını silen bir hemşire edası ile elindeki mendili alnıma zarif hareketlerle dokundurdu. Midemde sinsi bir ağrı var. Duygularım orada sıkıştı kaldı sanırım. Şimdi, işin ciddiyetine daha bir vâkıf oluyorum. Birazdan ben, sevdiğimin benden temelli gidişini alkışlarla kutlayacağım. Bu işkenceyi neden yapıyorum kendime? Bence derdim kendimi kendime kanıtlamaktan çok, Zeynep’e kanıtlamak. Ne de olsa biliyor yıllar yılı ona beslediğim aşkı. Bir de iki ay kadar önce onu bir apartmanın girişinde pat diye öpünce, zaten tahmin ettiği şeylerden iyice emin olmasını sağlamıştım. Nasıl da basmıştı ama tokadı? Canım sevgilim benim. Birine “sevgilim” demek için ille de onunla karşılıklı bir ilişki yaşamak gerekmiyormuş. Bunu artık çok iyi biliyorum. Gecelerce “sevgilim” aşağı, “sevgilim” yukarı, hatta “aşkım, bir tanem, ruhum” falan filan, o kadar çok iyelik zamiri kullandım ki onun için. Karşılıksız sevmek, insana tılsımlı bir cesaret veriyor gerçekten.İstediğin kelimeyi sarf edebiliyorsun ona. İstediğin şiirin içinde bulabiliyorsun. İstediğin şiirle vuruyorsun da, kimsecikler anlamıyor. Hatta yüzünü, istediğin roman kahramanının yüzüne “kopyala yapıştır” yapabiliyorsun. Hele rüyalar… Onlardan bahsetmeyeceğim bile. Velhasıl, ben şimdi, aşkımı kaybediş törenime doğru yol alıyorum. Okmeydanı’nda trafik sıkıştı malum. Daraldıkça daralıyorum. Umarım çakılır kalırız buraya da yetişemeyiz nikâh saatine. Gerçi trafik ihtimali göz önüne alınarak erken çıkıldı…

Öykünün gerisi yoktu. Yazmaktan neden böyle orta yerde vazgeçtiğini hiç hatırlamıyordu ama sonrasında olanlar, o günü yeni baştan yaşarcasına canlanıyordu gözünde. Daha nikâh memuru salona girer girmez kendini dışarıya atmış, bahçede duvarın dibine sinerek belki altı yedi tane sigara içmiş ve kimselere belli etmemeye çalışarak, usulca ağlamıştı. Düğün gününden iki yıl sonra kaleme aldığı bu gerçek öykü, onu amatör yıllarına geri götürmüş ve tebessüm ettirmişti. Şimdi bir hayli ünlü, üstelik hala bekâr bir senaristti ve birbirinden habersiz geçen on yedi yılın ardından bir araya gelmişlerdi Zeynep ile. Kocasını geçen sene kalp krizi nedeniyle kaybettiğini ilk duyduğunda ne kadar da üzülmüştü. Yok, bu koca bir yalandı. Tabi ki üzülmemişti. Düğün günü bunu dilememiş miydi zaten. “Hayat ne tuhaf” diye geçirdi içinden. Yıllardır umutsuzca sevmekten bir an bile vazgeçmediği imkânsız aşkı, şimdi kollarındaydı. Bu mucizenin ta kendisiydi ve yıllarca kaderin bir insan avuntusu olduğunu savunan o adam artık kadere inanıyordu.

1 Yorum ZEYNEP’İN DÜĞÜN GÜNÜ / Ayşegül Kaya

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*