Zeynep Geçgin: “Dur, yavaşla ve anın tadını çıkar. Ve zorlama kendini, her şey istediğin gibi olacak diye. Belki de olduğu şeklidir senin için doğru olan.”

WhatsApp Image 2018-07-01 at 09.54.24Söyleşi: Nihal Dilan Cantürk

 

İlk kitabınız “Ada’nın Yavaş Diyarı”na adım atmadan evvel, biz biraz kendi “diyarınızda” konuk olmak ve sizi yakından tanımak isteriz. Belki tekrar “Yavaş Diyar” benzeri bir diyar bulabiliriz umuduyla… Aslında ben eminim ki Yavaş Diyar sizin diyarınız yanında az bile kalacak. Eminim ki kendi dünyasından bir parça olarak “Ada’nın Yavaş Diyarı”nı kaleme almış birinin aktaracakları daha nicedir…

Yazarlık serüveninizi bizimle paylaşır mısınız? Edebiyatla aranız ne zamandır bu denli sıkı fıkı? Bir kitap yazmak fikri nasıl temellendi?

Çocukluğumdan beri yazarak kendimi daha iyi ifade ettiğime inanırım. O yüzden hâlâ hayatımdaki özel kişilere mektuplar yazma alışkanlığımı devam ettiririm. Konuşurken birçok şeyin büyüsü kayboluyor bence, o yüzden kâğıda kazınan her şey daha özel. Kitap yazma fikri, katıldığım “Çocuk Kitabı Yazma Atölyesi” ile açığa çıkan bir fikir oldu. Daha öncesinde çocuklara özel hazırlandığım bir proje için hikâyeler yazmaya başlamıştım. Ortaya bir şeyler çıktıkça çok keyif aldım ve bunu hakkıyla yapabilmek için bir atölyeye gidip eğitim almak istedim. Oradaki hocam Fatma Burçak’ın cesaretlendirmesiyle Ada’nın Yavaş Diyarı’na sürüklendim.

Mikrop Dergi, Vagon Dergi gibi dergilerde çalışmalarınız olmuş/ çalışmalarınıza yer verilmiş. Bir de Kayıp Ruh isimli kişisel bloğunuz var. Bu mecralarda çeşit çeşit edebi türden eserleriniz gözüme ilk çarpanlar. Atladığım herhangi bir çalışmanız varsa bunlardan da bahsederek kısa kısa bu çalışmalarınız hakkında bilgi verebilir misiniz? Dergicilik ya da blog üzerinden paylaşım yapmak da ayrı bir serüven midir sizce yoksa yazarlık serüveninizin bir parçası mı?

Kesinlikle hepsi sizi yazarlık serüvenine hazırlayan bir bütünün parçası… 2011 yılında Kayıp Ruh bloğumda deneme ve hikâyeler yazmaya başlamıştım. Kendim için başladığım bloğum, “blog ödülleri” yarışmalarında ödüller kazanmamla farklı bir boyuta taşındı. Sonrasında Vagon Dergi serüvenim başladı. Yazarı olarak başladığım derginin editörü, aynı zamanda imtiyaz sahibiydim. Vagon Dergi, benim için çok özeldir. Her şeyin başladığı yer diyebilirim. Vagon’dan sonra Mikrop süreci başladı çok hızlı bir şekilde. Yayın hayatı devam eden Mikrop’un hem yazarı hem editörü hem de yayın koordinatörü olmak sanırım hayatımda en gurur duyduğum şeylerden biri. İlk günkü heyecanıyla devam eden ve her sayısında daha da güzelleşen bir dergi. Ama bence blog, kişinin en mahrem alanı. Vakit bulamadığım için uzun zamandır bloğuma bir şeyler ekleyemesem de en özgür olduğum alan.

Kitap yazmış olmak nasıl bir his? Verimliliği ve edebi sevgiyi artıyor mu?

Ben hâlâ inanamıyorum. Ve henüz tam olarak yaşattığı hazzı idrak edebildiğimi de düşünmüyorum. Kitabım çıktığından beri kendimi sorguluyorum bu konuda. İşte tam da konu burada Ada’nın Yavaş Diyarı’na geliyor; insan gerçekten yaşarken bir şeyleri fark edemiyor. Öyle hızlı akıp gidiyor ki zaman, ne yaşadığımız mutlulukları fark edebiliyoruz ne kendimizi takdir edebiliyoruz ki kişinin kendini takdir etmesi çok önemlidir. Durup ne yaşadığını anlayabilmesi, kendine dönüp “aferin” diyebilmesi. Bunları çok önemsesem de yapabildiğimi hiç sanmıyorum. Öyle çok şey var ki yetiştirmem gereken. İşte Yavaş Diyar benim için neden bu kadar önemli ipuçlarını vermiş oldum. 🙂

Peki neden çocuk edebiyatı? Bu tercihin temelinde, eser vermekten keyif aldığınız bir alan olmasının ötesinde toplumsal bir amaç yatıyor, bir sorumluluk hissi bulunuyor olabilir mi?0ea88a05-c012-4220-a43e-f69109081b86

Benim için çok özel bir sebebi var. Dört yıl önce hayatıma üç küçük mucize katıldı. İki ablam ve erkek kardeşimin çocukları. Üçüyle de aramda çok özel bir bağ var. Her zaman çocuklarla büyüklerden daha iyi anlaşmışımdır. Ortamda çocuk varsa onun yanında olmayı tercih ederim. Onların dünyası benim için çok daha özel. Kendimi daha rahat hissediyorum yanlarında. Belki henüz duygularını gizlemeyi öğrenmedikleri içindir. Önce onlar sonra tüm çocuklar için bir şey yapmak istedim. Yetişkin birinin hayatına dokunmak, bir şeyleri değiştirmek çok zor ama bir çocuğun hayatına dokunup bir şeyi şekillendirebilirsem başka ne isterim ki bu hayattan.

Senelerdir çocuk kitabı okumamış bünyeme o denli iyi geldi ki kitabımızın ana karakteri “Ada” ve onun güzeller güzeli “Yavaş Diyarı”. Kitap hiç bitmesin ve o diyarda kalayım istedim. Kitabı bitirdiğimde ise Yavaş Diyar’dan bir parça aklıma yerleşmiş, bunu fark ettim. Gariptir okuduğum onca kitaba rağmen bu denli doğrudan beni etkilediğini fark ettiğim eser pek çok değildir. Elbette okunan eserlerin okuyucunun karakteri ve hayata bakışı konusunda zamana yayılan bir etkisi söz konusu fakat ben bu keskinliği sevdim. Yetişkinler de çocuk kitabı okumalı fikrimce. Siz de hemfikir misiniz benimle bu konuda? Bir yetişkin de okumalı mı kitabınızı? Okumalıysa neden?

Öncelikle güzel yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Tam olarak istediğim şeye ulaşmış olmak beni çok mutlu etti. Çünkü evet bir çocuk kitabı yazdım belki ama büyüklerin okumasını istediğim bir çocuk kitabı bu. Öncelikle kendime yazdım çünkü bu kitabı. Büyüklere söylemek istediğim o kadar çok şey var ki… “Dur, yavaşla ve anın tadını çıkar. Ve zorlama kendini, her şey istediğin gibi olacak diye. Belki de olduğu şeklidir senin için doğru olan.” Biliyorum hiç kolay değil. Ama bir soru işareti yaratabilsem bile bu koşturmacadan kendimize dönme fırsatımız olmayan hayatlarımızda, yeter bana.

Kitabınızı “İçimdeki çocukla beni tekrar tanıştıran Ada’ma…” şeklinde “Ada’ya” ithaf etmişsiniz. Elbette bu soru Ada gerçek bir karakter mi sorusunu akla getiriyor. Ne söylemek istersiniz?

Bu kısım bende gizli kalsın isterim. 🙂

Kitabınızı okurken Lewis Carroll’un “Alice Harikalar Diyarı’nda” adlı eseri aklıma geldi. “Ada’nın Yavaş Diyarı”nı kaleme alırken esinlendiğiniz herhangi bir eser ya da yazar var mıdır? Kitapların bir başka kitap için bu gibi anımsatmalar yapıyor olması eserin değerini olumlu ya da olumsuz etkileyecek midir sizce?

Evet, kitabımdaki bazı kısımlar, hem Alice Harikalar Diyarında’yı hem Küçük Prens’i anımsatıyor. Bu iki kitap da benim için çok önemlidir. Hayatıma dokunan kitaplar olduğu için etkilerinde kalmış olmayı çok doğal karşılıyorum. Etkilendiğimiz dünyalardan, başka dünyalar ve farklı bir söylem yaratabiliyorsak sorun yok demektir.

Olay örgüsünü nasıl oluşturdunuz? Yazdıkça mı şekillendi yoksa masaya oturduğunuzda kurgu aklınızda mıydı? Bir çocuk eseri yazmak herhangi bir öykü yazmaktan yazım süreci ve yazmaya hazırlık anlamında farklı mı, farklı ise hangi bakımlardan?

Kesinlikle çok farklı bir süreç… Çünkü ben deneme ve hikâye yazarıydım. Bir olay örgüsü yaratmak, hem de bunu çocukların ilgisini çekecek şekilde tasarlamak gerçekten zorlayıcı bir süreç. Başlarken sadece karakterim netti. Ada… Bu kitap benim için çok özel bir yerde ve hep öyle kalacak. Çünkü ben bu kitabı “bir kitap yazayım” düşüncesiyle yazmadım. Yazmak zorundaydım, içimde tutamıyordum daha fazla. Ada’nın bana söyleyeceği, öğretmek istediği çok fazla şey vardı. Ben Ada’ya teslim oldum, o da bana hikâyesini anlattı. Çoğu zaman hipnotize olmuş gibi yazıyordum. Durmadan, düşünmeden. O yüzden bu sorunuza klasik bir cevap veremeyeceğim. Kendi sürecimden dolayı, yazma sürecim de çok farklı gelişti.

Kitabımızın karakteri Bilge Kaplumbağa, ana karakter Ada’ya “Doğru cevaplar, yavaş verilen kararların altında gizlidir. Sence önemli olan arkadaşlarınla yarış halinde olmak mı yoksa soruları doğru cevaplamak mı?” şeklinde bir soru yöneltiyor ve peşi sıra akmaya başlıyor olaylar. Bu soru ve kitapta ele alınan ana fikir, benim ayrıca hoşuma gitti. Çocuklar parmakla gösterilen insan kalıbına kendilerini oturtmaya çalışıyorken mutluluğu ıskalayabiliyorlar. Ana fikir tam da bu probleme cevap niteliğinde.

Ara ara kendine anı yaşamak gerektiğine dair telkinde bulunan biri olarak, birçok kişi tarafından göz ardı edilen bir problemin bir çocuk kitabına konu edilmesini içtenlikle takdir ediyorum. Anı yaşamak ilk bakışta kişinin kendine katması gereken büyük bir değer olarak görülmese de yaşadığımız çağda mutlu olabilmek adına edinilmesi gereken yegâne nitelik.

Uzun lafın kısası neden bu temayı ele almak istediniz? Aslında Bilge Kaplumbağa ve diyardakilerin Ada ve Deniz’e söylemek istedikleri öncelikli olarak sizin kendinize en çok söyledikleriniz mi?

ef53bc36-1c43-4120-bcde-ee36d850a839Kesinlikle. Çocukken çok hırslıydım, neyse ki bu huyum zamanla törpülendi. Ama sabırsızlığımı törpülediğimi söyleyemeyeceğim. Bir şeyler bir an önce olsun diye ne hatalar yaptık hayatımızda, hâlâ yapmaya da devam ediyoruz. Durup düşünmeye vaktimiz yok hiçbirimizin. Yaptığımız, sadece harekete geçmek: düşünmeden, özümsemeden. Bunun kaynağı, çocukken hiç rahatlatılmıyor oluşumuz. Sınav sisteminin kurbanı çocuklar olarak hep yarış atı gibi büyütüldük. Bütün aileler, en mükemmelin kendi çocuğu olmasını istiyor ama “mükemmel”den anladığımız ne? En iyi okullarda okuyan sınıf birincisi çocuklar mı? Keşke aileler kendi eksiklerini çocuklara yüklemekten, onlar üzerinden tatmin olmaktan vazgeçseler. O zaman dünya çok farklı bir yer olurdu. Bir çocuk kitabında, ısrarla üzerinde durulan konunun “ânı yaşamak” olması çok garip aslında. Zaten sadece çocuklar ânın kıymetini bilir. Baskılara maruz kalana kadar… İşte o baskıların etkisi üzerlerine sinip bazı şeylerden vazgeçecekleri yaşta, eline kitap alıp okumaya başladıklarında, onlara haykırmak istedim: “Hiçbir şey için acele etmene gerek yok. Önceliklerin farklı olabilir.” Bir çocuğun sınıf birincisi olmasından çok daha kıymetlidir, kendisine ve doğaya farkındalığının gelişmiş olması. Biraz da kendime ve sizlere söylemek istiyorumdur belki. Biraz anda kalsak, beynimizi durmadan kemiren düşüncelerimizi ötelesek de güzelliklerin tadına varsak…

“Mucizeyi yaratan insanın kendisiydi ama Deniz henüz bunu bilmiyordu” ifadesi bana yer yer bilgece ifadeleri ile karakterleri yönlendiren Bilge Kaplumbağa’nın ya da kitabın bir başka karakterinin değil, doğrudan yazarının ağzından dile gelmiş gibi geldi. Kitabın geri kalanında ise böyle bir tespitte bulunabileceğim bir başka ifade ile karşılaşmadım. Doğru mudur bu tespit?

Kesinlikle doğru… Bu cümle benim için çok önemli bir cümle ve burada bir farklılaşma yaşansın ve akıllara kazınsın istedim, sanırım amacıma da ulaşmışım.

“Belki önce kendini bulmalısın” dedi Bilge Kaplumbağa Ada’ya. İlk defa Bilge Kaplumbağa Ada’ya kızıyordu. Sizi bu cümleyi yazmaya yönlendiren fikirden bahsetmek ister misiniz? Ne demek kendini bulmak?

Kaçımız gerçek anlamda kendini bulabiliyor? Okuyoruz, düşünüyoruz, eleştiriyoruz ama o eleştiri oklarını gerçek anlamda kendimize ne kadar çevirebiliyoruz? O yüzleşmeden çıkan sonuçların sorumluluğunu almaya kaçımız hazırız? İnsanın, kendine döndüğü zaman ancak hyatıyla ve çevresiyle ilgili yaşadığı sorunları çözebileceğine inanıyorum. O yüzden kendini bulmak meselesi çok önemsediğim bir mesele. Kendimizle yüzleşmekten korktuğumuz için kendimizi tam anlamıyla tanıdığımızı düşünmüyorum maalesef.

Özel konulara girelim o zaman biraz; insanlar kurdukları ilişkilerde (sevgili ya da arkadaşlık) bir yerden sonra kendilerinden vazgeçiyorlar. Gözlemlerimden ve kendimden yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki sanırım tabiatımız kendini tüketip bütünleşmeye çok meyilli.

Bu soruyu sormanız çok garip geldi, çünkü şu süreçte tam da bu konuya yoğunlaşmıştım. Kendinden vazgeçme meselesi. Sevgili ilişkisi olsun arkadaşlık ilişkisi olsun, kafamı çok kurcalayan bir meseledir. O sebeple Mikrop derginin Temmuz-Ağustos sayısındaki yazımda da bu konuya değindim hatta. Maalesef ne kadar kendini kontrol etmeye çalışırsan çalış sanırım kolay olana teslim olmak gibi bir zaafımız olduğu için bir yerden sonra vazgeçişler başlıyor. İnsanın kendinden vazgeçmesi en korkunç olanı bence.

21.yüzyılda hayatımızın her anında hız ve rekabet var. Hızlı seyahat ediyor, pratik yemekler pişiriyor, hatta besinlerimiz hızlı olgunlaşsınlar diye yardımcı maddeler kullanıyoruz. Bu hız, ilişkilerimize de sirayet ediyor. Tam da bu noktada “Bir şey, olması gereken zamandan önce olsun diye çabalarsan sonuçları seni mutsuz edebilir.” cümlesini kuruyor kitabınızdaki bir başka karakter. Bu öğütleri günlük hayatınızda uygulayabiliyor musunuz? Bu konuda kitap yazmış olmak anı yaşamaya dair farkındalık seviyenizi artırdı mı sizce?

Bahsettiğim gibi bu öğütlerin çoğu kendime ve kitapta kendinden bir şeyler bulacak kişilere. Ama maalesef bildiklerimizi uygulamak o kadar kolay olmuyor. Çabalamaktan, bu öğütleri hatırlamaktan vazgeçmediğimiz sürece bir gün başaracağımıza inanıyorum.

Sizi ve kitabınızı inceler ve araştırırken önüme “Köy Okulundaki Öğrencilere Karne Hediyesi” kampanyası düştü. Bu fikrin nasıl filizlendiğinden, neler yaptığınızdan, projenin işleyiş sürecinden, size hissettirdiklerinden ve paylaşmak isterseniz gelecekte bir devamlılığı olup olmayacağından bahseder misiniz?

Bir arkadaşımdan gelen teklifle başladı süreç. Kendisi köy okullarının kütüphanesi için kitap yollamak istiyordu. Ada’nın Yavaş Diyarı’nı göndermek istediğinden bahsetti. Çevresindekileri organize etti. İlk okulumuza başarıyla kitaplar gönderilip sosyal medyada duyurusu yapılınca çok güzel bir sonuç aldık. Çok ilgi gördü. Beş köy okuluna karne hediyesi olarak gönderildi Ada’nın Yavaş Diyarı. Kitabımı o çocukların ellerinde görünce yaşadığım mutluluğu anlatamam. Gülen gözlerini görmek. Sanırım ilk kez o an kitap çıkardığımı fark edip mutluluğunu yaşadım. Onların hayatına dokunmak muhteşem bir duygu. Çocuklardan bazılarıyla sosyal medyadan yazışıyoruz. O kadar muhteşemler ki hayat enerjimi artırıyorlar. Eylülde bu köy okullarından birine söyleşiye gideceğim. Onun heyecanını yaşıyorum. Gün sayıyorum. Bu projenin talep geldiği sürece devam etmesini çok isterim. Umarım yüzlerce köy okuluna ulaşır.

Kitabın sonu açık bir kapı bırakmış sanki okuyucuya. Ada, maceraları ile başka kitaplarda da bizimle buluşabilir mi? Bir kitap serisi fikriniz var mı?

Kitabın ikincisini kesinlikle yazmak istiyorum. Ada’nın bize anlatacak çok fazla hikâyesi var. Çocukların talepleri de aynı doğrultuda. Onları hayal kırıklığına uğratmak istemem. Ama biraz daha süre istiyorum onlardan.

Okuyucularınız sizi önümüzdeki süreçte hangi diyarlarda yakalamalı? Geleceğe dair planlarınız varsa ve bizimle paylaşmak isterseniz biz sizi nerede bulabileceğimizi bilmek ve randevulaşmak isteriz.

Ben yazmaktan çok keyif aldığım için yazmaya devam edeceğim. Fena şekilde Mikrop kapmış biri olarak bana Mikrop Dergi’den ulaşabilirsiniz. Her sayıda hikâye ya da denemelerimle oradayım. Şimdiden randevulaşalım o zaman. 🙂 Öte yandan Ada’nın Yavaş Diyarı’nın 1. baskısı bitti 2. baskıya girecek çok yakında. Ayrıca eylül itibariyle birçok okulda söyleşimiz olacak. Onun heyecanını yaşıyorum. Çocuklarla buluşup Ada ve diyarı hakkında konuşmak harika olacak eminim.

 

Bu keyifli söyleşi için kendisine teşekkür ederiz.

 

 

 

6 Yorum Zeynep Geçgin: “Dur, yavaşla ve anın tadını çıkar. Ve zorlama kendini, her şey istediğin gibi olacak diye. Belki de olduğu şeklidir senin için doğru olan.”

  1. O kadar garipki o yüzü hiç belli olmayan arkadan kafası görünen çocuk benim evladım diyerek gurur duyacak kadar özel lansmanı olan bir kitap lansmanında oğlumu görmek, asıl olan o muhteşem kitabı yazanın benim ablam olduğunu düşünsenize 😉💪👉✌️🤛👊

  2. Samimi ,içten ,sevgi dolu bir söyleşi günümüz insanının zamana, teknolojiye hayatın koşuşturmasına yenik düştüğü bu günlerde herkesin ihtiyacı olan bu kitabı hemen okuyacağım ve anı yaşamaya özen göstereceğim . sevgilerimle….

  3. Bu söyleşi yazısını okuduktan sonra en kısa zamanda “ADA NIN YAVAŞ DİYARI” kitabını okuyacağım. İnsan hayatına, özelliklede çocukların hayatına dokunan herkese selam olsun. Emeğinize sağlık kucak dolusu sevgi ve saygılarımla…

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.