Zengin Teyze / Tuba Kır

Alt tarafı iki gün önceydi. İki gün öncesine kadar bir ailem vardı ve kırk sekiz saat evvelinde sarışındım. Babamın yokluğuna bu kadar üzüleceğimi, ben de bilmiyordum. Genelde ters düşerdik. Küserdik. Çok değil, kırk sekiz saati yaşayıp tüketmeden ve o, aniden kalp krizi geçirip ölmeden evvel yaşanırdı tüm bunlar. Sadece iki gündoğumu öncesine kadar, iki kişilik bir aileydik. Babam diğer tarafa gittikten sonra artık sarı saçlı olmak istemedim. En son, durduk yere “Bu kötü kadın işi, yakışmıyor sana, yapma” dediği için tartışıp, birbirimize girmiştik. Artık itiraz etmeye gerek kalmadığından, kendi rengine boyayıp kâğıt makasıyla anca ensemi örtecek kadar, yamuk yumuk kesmiştim upuzun, güzelim saçlarımı.

Holde, altın varaklı, duvara monte edilmiş heybetli bir telefonluk, bol oymalı, yine altın sırmalı bordo koltuklar, koyu kahve, her yanı motifli kocaman bir yemek odası takımı. Kristal avizeler, duvardan duvara el işi solmuş halılar, şamdanlar, vazolar, şekerlikler, küllükler… Köşe bucak kasvet, sıkıntı, loş… Evimiz…

Geçmişten kalma küf kokan mobilyalar, beni evimde değil, tozlu bir antikacı dükkânında hissettirirdi hep. Akrabalarım da olsa tanımadığım insanların mutlu, mutsuz anıları ruhuma ağırlık verirdi. Her şey eskiydi. İyi muhafaza edilmiş mazi, gelecek umudumu kırardı. Yeni kokusunu özlerdim. Alışveriş tutkum bundandı. İki gündür üzerimden çıkartmadığım kokuşmuş pijamalarımı atıp renk uyumuna dikkat etmeden ki bu benim için hemen hemen imkânsızdır, elime ne geçirdiysem giyindim. Eğri büğrü kestiğim saçlarımı, lastikle gelişigüzel bağladım. Çantama birkaç iç çamaşırı, çorap, tişört attım. Başımı alıp gidiyordum neresi olursa. Beni bir süre idare edecek kadar param da vardı. Sonrasını düşünmeden, kendimi ılık haziran sabahına bıraktım.

Özgürlüğüme bir an önce kavuşabilmek için ana caddeye doğru yürümeye başlamıştım ki eski, didik didik pijamaların üstüne geçirdiği rengi dönmüş etekliği, yırtık çorapları, bir teki başka, diğeri başka terlikleriyle çöp karıştıran yaşlı kadın yoluma devam etmeme engel oldu. Kafasını kaldırınca, daha önce hiç bu kadar buruşuk bir yüzle karşılaşmadığımı düşündüm. Gözlerinin içi bile kırış kırıştı. Yüzünün ortasında, yamuk bir kaya parçası gibi duran, güneşten kuruyup yol yol açılmış burnu vardı. Çocuk elinin girebileceği büyüklükte delinmiş yeleğini eteğinin içine sokuşturup, boynunu yana yatırarak baktı bana. Üzerindekilere tezat, yeni, iri pembe oyalı yemenisini kulaklarının arkasına sıkıştırıp, peltek peltek konuşmaya başladı.

        “Günler aydınlar olsun a çocuğum.”

         Ne diyeceğimi bilemedim.

         “Hava güzel, ne güzel bir ıscak yaz.”

         Giyilmekten tabanları eriyip dağılmış bir çift erkek ayakkabısını gösterdi bana.

         “Bugünkü kısmetim. Allah ömür verir de kışı görürsem, giyerim.”

        Gülünce, ağzında hiç diş olmamasına hayret ettim. Bu ona bebeksi bir ifade veriyordu. Yüzü kırış kırış bir bebek. Ağır aksak evimin olduğu tarafa yöneldi. Arkasından seslenmek isterken bağırmışım.

        “Teyze, ben sana yenilerini verebilirim!”

         İhtiyar kadın, yırtık pırtık kıyafetlerinin arasında parlayan yemenisini, şişmiş, kırmızı elleriyle düzeltti.

        “Yok, istemem ki.”

         İlerleyince peşinden yetiştim.

        “Neden?”

        Cevap vermedi. İçimden onu ikna etmek için inanılmaz bir istek duydum.

        “Bak benim adım Leyla. Şu ilerideki binada oturuyorum. Beyaz olan var ya, bak şu geniş bahçelide. Aşağıda iki dakika oyalan, ben hemen getiririm.”

         Durdu. Heyecandan hızlanıp, yaşlı kadının önüne geçmiştim.

        “Sahici mi?”

         Başımı sallayıp bekledim.

         Yan yana yürümeye başladık. Boyu benden çok kısaydı.

         “Ekmek de vercen mi?”

         “Vercem ya.”

        “Hay yaşa be çocuğum!”

        “Adın ne senin teyze?”

        “Adım yok ki benim.”

        “Nasıl yok? Ne derler sana.”

        “Çöpçü Teyze.”

        “Ya ailen?”

        “Bilmiyom. O da yok. Bilmiyom ki.”

Apartmanın merdivenlerine yırtık etekliğini yayıp oturdu. Dirseğiyle eski pabuçların tek tek tozunu alıp özenle kucağına yerleştirdi. Eve koştum. İki tane büyük boy çöp poşetinin içine giyecek, erzak, ayakkabı, elime ne geçerse doldurdum. Babamın, yıllarca tek tek toplayıp, biriktirdiği bozuk para koleksiyonundan avuçlayıp poşete atarken, koskoca ev hafiflemişti sanki. “Zengin Teyze oldum,” dedi. “Neden verdin ki bana bu kadar şeyi, ama sana da yazık.”

Ben boğazıma oturan, o tanıdık düğümü yutkunarak çözmeye çabalarken, Zengin Teyze başındaki yemenisini çıkarıp dizinin üzerinde uzun uzun el ütüsü yaparak katladıktan sonra bana uzattı. Kelleşmiş başını dikleştirdi.

       “Al bunu.”

       “Yoook istemem.”

       “Ama yeni bak, yepisyeni. Beğenmedin mi yoksam?”

        Aldım. Bebek gülümsemesi çorak yüzüne yayıldığında kaçmanın aslında o kadar da iyi bir fikir olmadığına karar verip “önce şöyle sıcacık bir çay demlemeli, sonra diğer fazlalıklardan da kurtulmalı, adettendir bir de mevlit yapmalı” diyerek, özgürlüğümü evimde ilan etmek üzere, geri döndüm.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*