Zehir Yeşili Gözler / Neslihan Tamyaman

Merak etmeyi -hem de çevrede oturan insanların özel hayatlarını merak etmeyi- hiç de sevmeyen ben; nedense onu merak ediyordum en başından beri.

Herkes yan dairemde oturan o süslü püslü bol boyalı kızın her gece nereye gittiğini merak ederken -oysa kızın pavyon veya benzeri bir yerde çalıştığı öylesine aleniyken- ben onu merak ediyordum.

O’nu;

O tek pencereli küçücük çatı katında tek başına oturan, hemen her akşam işten dönerken o eski model döpiyesini giymiş, ağır ağır merdivenleri çıkarken karşılaştığım, ben onu geçeyim diye yana çekilip, benim yanından geçerken ettiğim tebessüme hiç karşılık vermeyen o kadını…

Birkaç kez konuşmak için hamle yapıp, cevapsız kalma endişesi ile hiç bir kelime söyleyemediğim, gülümsemeyen, sadece zehir yeşili gözleriyle, ne demek istediğini bir türlü çözemediğim bakışlarla bana bakan kadını…

Apartmanda onu benden başka merak eden yoktu biliyordum. Kapıcıya sormuştum bir kez kim o kadın diye… “Çatlağın teki işte, yaz kış aynı kılıkla saat tam 3’te çıkar evden 7 buçuk 8 gibi de gelir, kapıyı çalsan açmaz zaten”

deyip geçiştirmişti. Bu cevap merakımı gidermek bir yana daha da ilginç kılmıştı gözümde onu. İşe gidiyor olamazdı bence. Bir hayli yaşlıydı çalışmak için. Elbette onun yaşında olup da çalışan nice insanlar vardı biliyordum. Ama nedense herhangi bir mesleği bağdaştıramıyordum zehir yeşili gözlü kadınla

Pazar günleri çıkmıyordu evinden. Çıksa üşenmeyecek takılacaktım belki peşine, nereye gittiğini göreyim diye…

Zaman zaman sırf onu takip etmek için izin alsam mı diye aklımdan geçirdiğim oluyordu. Ancak, kendi hayatımın akışına dalıp gittiğimden olsa gerek, hiç kalkışmadım böyle bir şeye.

Bir kez, sadece bir kez çatı katına çıkıp kapısını çaldım. Kapıcı haklıydı, açılmadı…,

Onu konuşturabilsem, sahip olduğunu tahmin ettiğim incecik porselen fincanlarla bana ikram ettiği çayı içerken, mutfağında… Karşılıklı oturabilsek, o anlatsa ben dinlesem, roman gibi bir hayatla karşılaşacakmışım hissine kapılıyordum.

Ama ilk ve tek denememde kapı açılmadı ve ben bir daha denemedim, deneyemedim. Zira o denemenin ertesi, merdivende karşılaşmamızda zehir yeşili gözler ne demek istediğini anlamadığım bakışlarla bakmadılar bana ilk kez. Kısa bir an, gerçekten çok kısa bir an durakladı merdivende bana yol vermek yerine ve dimdik baktı gözlerimin içine. Mesaj çok açıktı, sözlere dökülmesi gereksizdi; “bir daha asla” dedi gözleri o kısacık anda bana.

Doğanın uyanmaya başladığı güzel bir ilkbahar mevsimi yaşıyorduk. İçim içime sığmıyordu evden işe, işten eve rutinlerimde. Sık sık arkadaşlarımla bir yerlere gidiyorduk. Bu arada fark edememiştim onunla ne kadar zamandır karşılaşmadığımızı. Dikkatimi çektiğinde kapıcıya sordum yine. “Bilmem” dedi “nicedir çıkmıyor evinden, öldü kaldı mı netti, kokar bina da Allah muhafaza, yöneticiye diyem de polisi arasın diyom ben de nicedir.” dedi

Kaynar sular indi başımdan aşağı. Olabilir miydi? Olurdu elbette neden olmasındı ki?

İçimi kaplayan sıkıntıyla girdim eve. Sert bir kahve yapıp kendime, gazeteyi aldım göz gezdireyim diye. Normalde hiç ilgimi çekmeyen, çoğu zaman hiç okumadan geçtiğim üçüncü sayfayı açtım nedense. Belki ciddi köşe yazılarını okuyacak konsantrasyonu bulamadığımdan kendimde.

Gözüme küçücük bir haber takıldı, topu topu bir kibrit kutusu kadardı kapladığı yer gazetede.

Şöyle diyordu haber: … tarihinde Devlet Opera ve Bale Binasının bahçesinde bulunan cesedin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dönemi Rusya’sından kaçıp Türkiye’ye sığınan soprano Oxanna …. olduğu tesbit edildi. Ölüm sebebi  yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması olarak belirlendi. Cenazeyi isteyip istemedikleri ile ilgili Rusya Hükümeti ile temaslar sürüyor….”

Dondum kaldım, biliyordum O’ydu…

Bir süre tepkisiz ve hareketsiz kaldım. Sonra hıçkıra hıçkıra ağladım. Ayaklarımı altıma toplayıp oturduğum kanepede ağlamaktan yorgun düşüp uyuyakalana kadar. Gece yarısını epey geçe uyuşan bacaklarımın ağrısı ve akşam yemeğini yememiş midemin gurultusu beni uyandırdığında hâlâ içimi çekiyordum.

 

Ne yapıp edip onunla iletişim kurmamış olmanın pişmanlığı midemin bir köşesine bir yılan gibi çöreklenip kalmıştı. Zamanla geçer dediğim bu his azaldı evet ama hiç tamamen geçmedi.

Ne vakit zehir yeşili bakan gözler görsem o yılan midemde kıpırdanıp, canımı acıtır…

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.