Zamana Adanmış Yüzlerimiz / Josef Kılçıksız

 

      – Çocukluğumdan aklımda kalan dört şey var: Annem, anlattığı hikâyeler, mektuplar ve kuşlar.

 

Yetişkin dönemlerimden aklımda kalan yine dört şey var: Semra, Tolstoy, Suç ve Ceza…

Etrafında adeta sessizlikten ve unutuştan yaratılmış bir çöl vardı.

Sözcüklerin düştüğü beyaz renkli bir yüzeydi sessizlik. İz bırakan bir derinliği vardı. Harflerden oluşan kan pıhtısıydı.

Zamanın uzun ve sabırlı aklına karşı yazıyordu.

Ama bir ses bekleniyorsa sessizlik cezadır; sebebi bile öğrenilemeyecek suçun yüksek bedelli cezası.

      –  Bana kalırsa Darwin biraz da unutuşun kuramcısıdır. Bu kadar uzak ve uzun sürmüş bir evrim süreci bende, tanrı tarafından milyarlarca yıl boyunca unutulduğum duygusunu uyandırır. Çünkü zaman insana ne denli yakınsa tanrı da o denli yakındır. Tanrılarla insanlar arasındaki ışık şimdi ne yazık ki sadece bir unutuştur.

 

Benden yaşlı olan yalnızlığıma karşı yazıyorum. Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum diyecek kadar bir Pavese taşıyorum içimde.

Caz diyorum; her birimizin gırtlağında yaralar var. Bunlar acı dolu yaşantıların ama aynı zamanda suskunluğun dışavurumu.

Richard Bona’yla Pat Metheny’i bir ezginin içinden alıp yeniden ve yeniden toprağa veriyorum ama yeniden ve yeniden diriliyorlar.

Küçücük odasındaki unutmaya ve anımsamaya dair tüm olasılıkları gözden geçirdi. Hayatındaki boşlukları anlamlandırmaya çalıştı.

Onu çevreleyen o değişmez ağır nesneler, en dolaysız ve en eksiksiz özellikleri geleceğe doğru sürüklüyorlardı.

Bunalmıştı. Kendini dışarı attı.

      – İnsani idraklarımın çeperinde oyuklar açılıyor. Sokağa vuruyorum kendimi. Bu sefer de kapitalizmin betonarme öbeklerine tosluyorum.

 

Yüreğim ağzımda geziyorum sokaklarda. Sokağın ucunda altmış yaşlarında bir kadın görüyorum. Adeta bir Plaza de Mayo annesi çocuğunu aramakta.

Suçla ceza, hükümle tereddüt, öfkeyle yutkunma, zulümle korku, unutuş ile anımsama arasındaki salınımın değişik görünümleri yüzüne çarpıyordu.

      – Eski olan her şeyin ne çok şey anlattığını ve o haliyle ne çok tanıklığı içinde barındırdığını düşünerek ruhumu eski bir sonbaharın yolculuğuna çıkarıyorum.

 

Bir eylül gecesi anımsıyorum, neden çağrılı olduğumu hatırlayamadığım bir evde birkaç kişiyiz. Onu gördüğüm anda bir film karesine sızmışlık duygusu kaplıyor içimi. Karşımda kocaman siyah gözleriyle ince kemikli bir kadın. Göz göze geliyoruz. Işık ışıktı bakışları. İpeksi, buğulu, gülümseyen bir ışık yayılıyordu gözlerinden. Tenimde her zerrenin titrediğini hissettim.

İçime yapmaktan korktuğum yolculuğa kendi gözlerime bakarak çıkacağımı bildiğimden, bir başkasının gözlerinde kendimi görmekten korktuğum için senden sonra hiçbir kadınla göz göze gelmemeye özen gösterdim.

 

Her şey geçmişten ve gelecekten koparılmış zaman parçacığı içinde ânın katıksız sezgisine indirgenmişti.

     – Goethe’nin de söylediği gibi ben de hayatımdaki tam mutlu olduğum anları toplasam ancak birkaç dakika eder.

 

Bir tek anın kıvancını bencilce yaşıyordu içinde. Bence zaman bencilliği diye bir şey vardır. Kişinin kendi yaşadığı an dışındaki zamanı önemsememesi ve reddetmesine benzer bir anıklık durumu.  Bu ânın sonrası hep onun izini sürmek oldu, Milena’nın izini sürer gibi.

Bir fotoğraf albümünde devinimsiz duran kadim resimler gibi anlar patlıyor, donuyor sonra sararıp geri çekiliyordu.

İlişkilerinin üçüncü yılına girmişlerdi.

Semra ona, dilin, aklın, belleğin, tarihin, zamanın, mekânın ve aşkın alışkanlıklarını bozarak ilerleyelim diyordu.

Genç kadının içini, iktidar aklını tedirgin eden bir deli kalkışma sarmıştı.

Semra çocuk evliliklerine karşı savaşım veren bir sivil toplum örgütünde çalışmaya başlamıştı.

Çalıştığı NGO, ahlakta ve sosyal yaşamda iyice pervasızlaşan süreci modernite olarak kodlayıp pazara açan eril kapitalist düzen dilini yapı-söküme uğratmayı amaç edinmişti. Dışardan bakıldığında bu epey iddialı bir hedef gibi görünüyordu.

Titizlikle kurduğumuz hayatlarımızın altında pusuya yatan kâbuslar vardır.

Sanki saçmalık ve boşunalık daha önceden zaman tarafından hayatın içine yerleştirilmişti.

Morgda uzun uzun yüzüne baktı. Öldükten sonra vaftiz edilen bir Themis’i andırıyordu.

Kadın olmaya uğraşan bedenin içinde küçük bir kız, küçük kız gibi konuşan ağzın içinde kilitli bir kadın gördü.

Ertesi gün gazetelerde tüketime sunulmuş hakikatler, iğdiş edilmiş anlamlar vardı.

Gecenin bir vakti tekinsiz bir sokakta tek başına dolaşan genç bir kadının evsiz barksız bir tinerci tarafından bıçaklandığı yazmaktaydı.

Dilin ve görüntünün tarihte görülmedik ölçüde sahte, sanal ve yalan bilginin hizmetinde olduğu başka bir çağ olmuş mudur?

Semra’nın ölümü yaşamını feci şekilde sabote etmişti. Yaşamın orta yerinden kırılması ne adsız bir bahtsızlık, değil mi?

Hayat sadece bir hakikat ânının bilgisini ifşa ediyordu: Semra yoktu artık hayatında.

Hatırlanası insanların yüreklerimizde tuttukları yer, gündelik yaşamın ışığının, gürültüsünün sızamadığı son derece mahrem, son derece kuytu bir köşedir. Tıpkı dünya âlemin gözüne, ayağına yasaklanmış şapeller, tapınaklar gibi.

Semra düş kırıklarının sıyırdığı ellerinde, en çok da bir ölümün ardınca takılan kuru bir güldü artık.

      – Uyrukluğumuzun yollara ve tesadüflere göre değiştiği, bindiğimiz katarların yolunu haydutların kestiği, toprağa değil havaya bağlı göçebe bitkileriydik seninle. Toplumcu bir aidiyet peşindeydik.

 

Amacı olmayan, kıvrılan, sarsıcı ve önünde ne varsa katıp götüren seller aktı ömrümüzün içinden. Sen bu sert akışta küçük bir varoluş parçası, azılı selin üzerinde sessizce dinlenen bir gökkuşağı gibiydin.

Hep bir anlam sancısı devinirdi içimde; onu aşka, adalete, ölüme ve hiçliğe dair yeni bir dil kurarak teselli eden sendin.

Semra’nın ölümünden sonra tamamlanmamış bir kefaretti yaşadığı.

      – İnsan hayatının geçiciliğinden öylesine etkileniyorum ki sıklıkla vedalaşıyorum onunla.

 

Öyle boğuntu dolu bir zaman ki, içinde düşünürsün. Karar veremezsin. Kafandan söküp atamazsın. Aklını yok sayamazsın. Gerçeğe göz kapayamazsın. Susamazsın. Konuşamazsın. Alamazsın. Veremezsin. Ellerini tutamaz, ayaklarına pranga vuramazsın. Kimsenin olmadığı, gelmediği, gelemeyeceği, yalnız senin olduğun, kendinle olduğun bir yere alıp gitmek istersin başını. İçini, kalbini, gönlünü, sadece kendini dinlemek istediğin, kendi iç sesinden başka bütün seslerden arındığın bir yere gitmek istersin. Ama başaramazsın. Kaçışlar fayda etmez. Göğe çekilmek istersin, olmaz. Yere kapanmak istersin, olmaz. Varlık ağır gelir. Yokluk elvermez. Yıldızlar görünmez. Karanlıklar çekilmez olur. Bedenin ruhuna, ruhun bedenine yapışmıştır. Terlersin. Üşürsün. Ağlarsın. Kimsesiz, hamisiz, sevgisiz, onsuz, bir başına bunalırsın…

Kendini hemen toparlamalıydı. İnandığı yolda yılmadan yürümenin artık bir görev olduğunu düşündü.

Karı bir türlü erimeyen sonsuz bir kış hüküm sürüyordu. Buzdan saçaklar bıçak gibi ağzında yatıyordu da yutkundukça onları yutamıyordu. Yutkundukça kesiyorlardı genzini.

Semra’ya tecavüz edip vahşice öldüren katilin izini sürdü. Yattığı kaldırımları didik didik etti.

Aynı hikâyenin katil ve kurban denkleminde eski müttefikler sonunda karşılaştılar.

Katile rastladığında aklın ve muhakemenin dizgesini bozan, zamanın ve şeylerin derisini soyan dağınık bir ruh hali içindeydi.

Katil bir köşede sızmıştı. Ayağıyla dürttü. Adamın gözleri, gecenin ortasında canlanan bir tahta kukla gibi açılıverdi.

Bazen dışarısı da içerisi kadar hapsedicidir diye geçirdi içinden. Birden sese suskular serpiştiren korku dağıldı.

Böcekler yaşamla ölüm arasında ölümden yana durur, o yüzden hem dilsizdirler hem de bakışları ifadesizdir.

Katil güneş çarpmış porsuk gibi bir süre yerde kıpraşıp durdu. Artık bir böcek gibi yerde hareketsiz uzanıyordu.

Apollonist rüyanın gerçekleşme şansı konusunda oldukça karamsarım diye söylendi. Ben de aynı kanıdayım. Zira insanın ve klonlarının Möbius Şeridi üzerindeki koşusu daha yeni başlıyor.

Sahi neden herkes kendi kuyusuna bakmaktan korkar?

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.