Yusuf / Nargül Delice

Çalar saatin ziliyle uyandı. Aslında uyanan bütün bedeni değil yalnızca kulaklarıydı. Elini bir ton ağırlığın altından çeker gibi kaldırdı, kurma düğmesini geri itip zembereğin boşalmasını bekledi. Uyku uyanıklık arası, yaşadıklarının yükü,  yaşayamayacaklarının hüznüyle geçirdiği bir gece daha geride kalmıştı. Başı ellerinin arasında, dirsekleri dizlerinde, yatağın kenarına oturdu.  Iseul ismini tekrarladı içinden, demek Türkçedeki karşılığını, kızına isim olarak koyacak kadar çok seviyormuş seni.  Kim bilir hangi umutlarla geliyorsun. O yirmilik delikanlıyı bulmayı düşlüyorsundur. Keşke zaman makinemiz olsaydı, hayatı istediğimiz kadar geriye sarabilseydik.

Gündüzleri dolup taşan ev,  geceleri derin bir sessizliğe bürünüyor. Odaların kapısı yarı aralık, Şebnem odasında görünmüyor, yatağı bozulmamış. Babaanneye baktı o da yatağında yok, belinde gezdirdiği püsküllü anahtarlığı köşedeki sandığın kilidinde unutmuş. Kısa bir tereddütten sonra içeri girdi, kapıyı yavaşça itti. Sandığın üstündeki pikabı iki yanından tutup yere indirdi. Beyaz dantel örtüyü kenara attı, kapağı duvara dayadı. Üst üste yığılmış onlarca plak, eski bir transistorlu radyo, kadife kese içinde köstekli saat ve iki cumhuriyet altını, ödenmiş makbuzlar, nüfus cüzdanları, saten bohçaya sarılmış, Kore’den postaya verilmiş zarflar, bir çift bot. Botlar bağcıklarıyla birbirine bağlanmış, giyilmemiş gibi duruyor. En kabarık görünen zarfı açtı, içindekini yırtmaktan korkarak hızla ama dikkatle çıkardı, siyah beyaz bir fotoğraf,  anlamadığı dilde yazılmış bir mektup. Yusuf barış gücü askeri kıyafetleriyle, kollarının arasında düz saçlı, gözleri kapağının içinde kaybolmuş, zayıf, şık giyimli bir genç kız. Anlamsız bir kıskançlık dalgası geçti içinden.  Bele bak. Yok gibi.  Demek Iseul sensin. Yusuf’un dalıp gittiği yerlerde sen vardın.

Salon kapısı gıcırdıyor, ne yapacağını bilemeden nefesini tutup kaldı. Tuvaletin kapısı açılıp kapandı, holde ses seda yok. Her şeyi yerli yerine koyup mutfağa geçti.

Sabun ve telle ovarak alüminyum çaydanlıkları parlattı, su doldurup ocağa, kaynamaya bıraktı. Muşamba örtülü masaya dört kişilik servis açtı. Eksilenleri kahvaltılıkları tamamlarken Şebnem esneyerek girdi. “Günaydın Gönül abla, salonda uyuyakalmışız yine. ”

“Günaydın, babaanne de uyandı mı, kahvaltı hazır.”

“Çoktan uyandı, yatakta dönüp duruyor.”

“Banyoya gireceğim, su kaynayınca çayı demlersin. Geç kalmayalım, sonra.”

Ekmek kalmamıştı. Şebnem balkondan sepeti uzatıp bakkala seslendi ama duyan olmadı.  Babaannesi masaya otururken o koşarak aşağı indi. Bakkal birileriyle memleketin gidişatına dair ateşli bir sohbete girmişti. İki ekmek aldı, “Deftere yazarsın,” dedi kapıdan çıkarken.

Kahvaltı bitmeden, saçında dolalı bir havluyla Gönül geldi. Yusuf ‘un sandalyesinin karşısına oturdu. Şebnem çaydanlıklar elinde boş bardakları dolduruyordu. Babası için ayrılan bardağa yönelince babaannesi kükredi. “Yeter artık,  anayım ben, dayanamıyorum,  kaldırın o bardağı çanağı. Durulmuyor işte yemeden içmeden.”  Mutfağın havası buz kesti. Gönül’ün elindeki çatal masaya düştü,  Şebnem çaydanlığı tezgâha attı, boğazında sözcükler boğum boğum dışarı çıktı. Babaannenin odasında gözleri acıyıncaya kadar ağladı. Sandığın içindeki mektupları ve botları çıkardı. Akşamdan karyolanın altına bıraktığı pazar çantasına yerleştirdi.

Yusuf’u düşünen bir tek onlar değildi. Binlerce fit yükseklikte başka bir kadın da onu düşünüyordu. Şebnem’in yazdığı mektubu alır almaz rezervasyon yaptırmış,  geleceği tarihi telgrafla bildirmişti. Mektuplarına cevap gelmişti sonunda. Ama iyi şeyler yazmıyordu.

“Babam hasta,” diyordu, İngilizce, “büyükannem mektuplarınızı ondan saklamış. Ama merak etmeyin,  hastanede hepsini okudum. Gözyaşlarını gizlemeye çalıştı ama başaramadı. Lütfen gelin. Haberi yok bu mektuptan, iyi olunca Kore’ye gideceğim, diyor. Hem de ona hediye ettiğiniz botları giyecekmiş, sözü varmış size. Doktorlar onun gibi düşünmüyorlar ama.”

Iseul son yemek servisinin ardından heyecanını bastırmak için bir şeyler okumayı denedi, bir türlü odaklanamadı. Onu anlayacak yaşta bir kızı olduğuna göre hemen evlenmiş olmalıydı. Suçlamaya hakkı yoktu. Bizzat kendi babası şikâyet etmiş, Kore’deki askerlik süresi tamamlanmadan sınır dışı ettirmişti Yusuf’u.

Kabin görevlileri emniyet kemerlerini kontrol etmelerini, inişe geçeceklerini anons ederken çantasından çıkardığı Yusuf – Iseul yazan kâğıdı, indiğinde kim olduğu anlaşılsın diye iple boynuna astı, kemerini kontrol etti. Uçağın tekerleri yere sürtünerek pistin sonunda durdu. Yanında valiz getirmediği iyi olmuştu, arama kuyruğunda beklemeden geçti. İlk çıkanlar arasındaydı. Sigara dumanı havayı iyice ağırlaştırmıştı. Arayan gözlerle yürüdü.

Şebnem ve Gönül tren istasyonuna indi. Florya plajına gidecek Bakırköylü gençler şortları, plaj çantaları, hasır şapkaları ile istasyondaydı. İlk vagona atladılar, Yeşilköy’de indiler. Yolu kısaltmak için patikadan yürümeye karar verdiler. Kurumuş otların arasından geçtiler. Yeşilköy Hava Limanı yazısını görünce Şebnem “Ne garip değil mi Gönül abla,” dedi, “Normal şartlarda karşılamaya gitmek şöyle dursun, yüzüne bile bakmazdın.”

“He ya. Çok merak ediyorum. Nasıl birisi.”

“Yanlış anlamazsan bir sır vereceğim, sorunun cevabı elindeki çantada. Babaanneme sana gösterdiğimi söyleme ama.”

“Boş ver,  geç kaldık, birazdan göreceğiz nasılsa.”

Üst baş aramasından sonra karşılama salonuna girdiler. Iseul’dan önce, elbisesini, sonra boynundaki yazıyı tanıdılar. Resimdeki elbise değilse bir benzeriydi giydiği. “Beli hâlâ incecik,” diye mırıldandı Gönül. Şebnem koşarken kollarını açtı. Gelen kırk yıllık tanıdığıydı sanki. Iseul bu karşılamaya kucaklayarak karşılık verdi. Gönül yanlarına geldiğinde ayrıldılar. İki kadın birbirleriyle tokalaştı. Şebnem, babamın eşi Gönül abla, diye tanıştırdı.

Iseul şaşkın bir ifadeyle sordu, “Abla değil anne demek istemiş olabilir misin?”

“Bu uzun hikâye, bir yerlerde oturur konuşuruz.”

Gönül sorgulayan gözlerle bakıyor, ne konuştuklarını bilmek istiyordu. “Sana abla dememe şaşırdı. Nerden bilsin kadıncağız, şuradan bir an önce çıkalım. Taksiyle gideriz herhalde.”

“Bakıyorum pek ince düşünceli oldun, sel gider kum kalır derler.”

“Babam için yaptıklarından sonra, seni değişir miyim ablacığım. Kıskanma hemen.  Babama gideceğimizi sanıyor. Gerçeği nasıl söyleyeceğiz, onu düşünelim.”

Dışarı çıkınca Gönül taksi çağırdı.“Abdullah Pastanesi, İstasyon Caddesi,” dedi.  Üçü birden arkaya yönelince Iseul ön koltuğa geçti. Kısa bir yolculuktan sonra taksi kenara yaklaşıp durdu. Ücreti Iseul ödemek istedi, Gönül ondan önce davrandı. Hastaneye benzer bir yer görünmüyordu etrafta. Pastaneye getirildiğini anlayınca “Yusuf’u görelim önce,” dedi Iseul. Gönül kolundan tutup çekiştirirken Şebnem, “İçeri girelim,” dedi.

Aile salonunda cam kenarında bir masaya oturdular. Yanlarına gelen garsona siparişlerini verdiler. Konuşulacak çok şey vardı ama gözler birbirinin üzerinde, önce sen başla der gibi geziniyordu,  ilk lafa giren olmamak için masanın üstünde bir yerlere takılıp kaldılar. Sessizlik hayra alamet değildi. Iseul kolları iki yana düşük sordu. “Baban nerde Şebnem, anlatmayacak mısın, annene ne oldu?”

Şebnem annesinin onu doğururken öldüğünü, Gönül’le babasının evliliklerinin çok yeni olduğunu, ona büyükannesinin annelik yaptığını anlattı. Iseul’un yanağından yaşlar süzülmeye başlamışken noktayı koydu. “Babam gitti, seni bekleyemedi,” dedi.

Gözyaşları bir süre daha akıp durdu. Çaylar gelince Gönül burnunu çekerek bir yudum aldı,  kaynanasının sözlerini hatırladı. Yemeden içmeden olmuyordu işte, hayat devam ediyordu.

“Kabul etmek zorundayız,” dedi, “Eminim ki o yukardan bize bakıyordur şimdi.”

“Gönül abla, bu sözü annem için o kadar duydum ki babamın ağzından, umarım doğrudur,” dedi Şebnem. Pasta tabağını önüne çekti, bir parça koparıp ağzına attı. Yine çok lezzetliydi,  ama eve paket yaptırmasını isteyeceği bir babası yoktu artık.

Iseul’un hayatlarının bundan öncesine ait bütün sorularını cevapladı. Şebnem, pazar çantasındaki mektupları masanın üstüne koydu. Arkasından botları çıkardı. “Bunları size vermemi istedi gitmeden önce,” dedi.  Giyip size gelemediği için üzgün olduğunu iletmemi de tembihledi.

Iseul hep beklemişti Yusuf’u,  mektupları çantasına koydu. Eliyle botların içini kontrol etti,  her şey bıraktığı gibi duruyordu. Tabana yerleştirdiği toplu iğneye bastırınca içe doğru battı. Onları Şebnem’e uzattı. “Bunlar artık senin,” dedi. “Ama unutma, bir bankaya götür, orada çıkar içindekileri. Babanın yokluğunda sıkıntı çekmezsin iyi değerlendirirsen.” Birden ayağa kalktı “Yusuf nerdeyse oraya götürün beni,” dedi. Şebnem, “Bu mümkün değil ne yazık ki,”  dedi. O, şimdi çok uzaklarda, Tokat’ ta bir servi ağacının altında, annemin yanında yatıyor.

2 Yorum Yusuf / Nargül Delice

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.