Yum Gözlerini / Josef Kılçıksız

Gözlerini yum, öyle kal, beklemeyi öğrendiğin yerde tükenir sabrın; içine söylenen bir cümle devinir zamanda: yum gözlerini, yum ki, bu da ömrün kadar yalan olsun…

Bakir anlam fragmanları dağılır kırık aynalara.

Zonklayan o yaradan içeriye doğru bir kanamaya zaman arık olur; kan ve irin akar bir fay kırığından.

Şoför bir şarkı koyar lirik dağılmalara izin vermeyen. Yanına biri oturur, uzun uzun konuştukça umarsız bakarsın kendi varoluşuna. O konuştukça incelir kabuk, olanca yalınlığıyla bulaşır keder. Sanrı ve sabuklamalar ve tam on saat sürecek olan azap provaları: Her şey yüzeyde oyalamaktadır.

Hafızanın ve hatıranın onaramadığına dil nasıl dokunur ki, ama konuşur yanındaki uzun uzun.

Bir anlam yitimi ve zaman talanı kuşatır; Truva’daki Agamemnon, bütün yağmacılar gibi ihtiraslarının kölesi olarak çıkar karşına; zira herkes zaman denen derin denizin içinde gömü arayan bir yağmacıdır.

Bir deniz uzanır önünde. Karanlık ışığa, bir istiridye suyun geçişkenliğine kapatır kendini.

Habermas’ın “medeniyet savaşları” peronlarda ve hayatın akışını görüntüde karşılayan ”toksik deneyimler” ; her şey zehirli bir çiçek alıcılığındadır. Çay molasında şehvetli dudaklarıyla bir kadına yanaşmak istersin. Libidinal tortular ayaklanır içinde. Şizofrenik bir yarılmanın berisinde durur varlık bilinci -zaten yeterince belalı bir alandır- ve Lacan’ın yarım yamalak hakikatleri…

Hayat en görkemli tasarımlarıyla, billboardlarda bir süt reklamıyla yan yana, Ella Fitzgerald’ın yüzündedir: “if it’s a crime, then i’m guilty, guilty of loving you…”

Bir Herakleitos diyalektiği sarar zamanı, ”soğuk ısınır, sıcak soğur, yaş kurur, kuru nemlenir”.

Anlam askıya alınır, uçlardan yakına sürülür hüzün, utkuyla bozgun, yenilgiyle yengi sessizlikle gürültü, aşkınlıkla sığlık barışık gibi durur bir an için, bir an için bir sancı gerinir içinde, bir bulut sıkışır iki gök arasına; bir türlü yağmaz…

Uzun yemyeşil bir boşlukta koşma isteği sarar içini. ”Summertime”  ılık bir süt gibi akar karanlık gecelerine; ama ölüler şarkı söylemez ki…

Bir istasyona varılmaz hiçbir zaman. Hengâmeyi izlediğin duraklarda kendine gelirsin. Sana yabancı olduğunu sandığın her şey yakınlaşır, tanışlar sayesinde.

Her şeyi tesadüfle mi öğrenir insan? Onunla karşılaşırsın. Bir iç deneyimden dış deneyime geçiş kısalır, bir oluş öbür oluşlarla buluşup sırrını ifşa eder.

Derrida’nın göstergeleri gibi ama “bir yarı orada değildir, diğer yarı ise kendisi değil.”

Şehrin evlerini, sokaklarını, komşu çocuklarını, fabrikada çalışan kadınları, istasyonda koşturan kalabalığı izlersin: İmgeler ve görünümler püskürür yaşam; yakın bir uzakta yitirdiğin ne varsa hepsini kusar.

Saatin zamanı kovalayan akrebiyle yelkovanı arasındaki anlaşılması güç ilişki; peronda bir çocuk ağlaması, ona karışan gülüşmeler, daha başkaca mırıldanmalar, ama hepsi o yüzlerle kurulmuş dünyanın içinde bir rüzgâr gibi gezinir, sarmalar etrafını.

Varoluşun kökeninde soluklanan travmatik gerilimi o “güvercin ürkekliğini” hissedersin; huzursuz ama hakiki bir dünya açar kapılarını.

Ne kuşlar gibi çok yukarı çıkıp dünyayı tepeden izlemeyi ne de aşağıdan fark edilecek kadar yere yakın kalmayı başarabilirsin; o kuş sürekli irtifa kaybeder içinde ve sonunda yere çakılır, zira belleğin bileşenleri üzerinde çöküntülere neden olan an(ı)lar vardır, yerçekimine direnemeyen.

Bilinç çökeltileri bir yarıktan sessiz ve karanlık bir metafiziğe akar; yerleri ve gökleri dolduran gürültüye akar bir yarıktan. Ontolojik sükûta meydan okuyan bir gürültüdür bu; bir uğultudur, dinmez bir türlü.

Şoför iç bayıltan müzikle yorgun düşmüştür. Uyuklar direksiyonun başında. Kavşakta elinde kırmızı balonu bir çocuk, her türlü simgesel karşılıktan yoksun, onca gürültünün içinde susar sonsuzca.

Usulca çevirisin başını, ne olur, dersin bu da ömrüm kadar yalan olsun…

Yum gözlerini, yum ki bu da ömrün kadar yalan olsun…

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.