Yollarda Olmak… Madrid, Barselona… / Sevda Müjgan

 

Barselona

                    Kimi zaman uzaklaşmak gerekiyor. 

                    İnsan dayanma gücünün zorlandığını hissettiğinde bunu yapmalı.

                    Bunu yapmak istedim. 

                    Hem kendimden hem ülkemden uzaklaşmak istedim. Kaçmak demiyorum. Ara vermek…

  Güçlenip dönmek… 

                    Yolumuzu bu kez kızım ve Ankara’dan eski dost Şehnaz’la İspanya’ya düşürdük.

 Önce Madrid, arkasından Barselona…

Madrid (2)

 

Avrupa’da ilk kez bu derecede İngilizce bilmeyen bir ülkede (Bizim bildiğimiz başka bir dil yoktu, dolayısıyla onlarla anlaşabilmek için İngilizce tek seçeneğimizdi.) sıkıntıya düşeceğimiz sanarak yanıldık. İspanyollar, (genel olarak) İngilizce bilmese de kendilerine hangi konuda danışıyorsak canla başla yardımcı olmaya çalıştılar. Hele Madrid’de elimizde haritalarla Botanik Park’ı bulmaya çalışırken yardım istediğimiz genç bir kadını anmadan geçmek istemem. Kendisi İngilizce bilmiyordu ama işaretlerle kendisini izlememizi belirttikten sonra bizi İngilizce bilen başka bir genç kadına götürdü.

Toledo

Toledo’da tren istasyonun önünden merkeze gitmek istediğimizi anlatmaya çalıştığımız otobüs sürücüsünü de anmalıyım. Merkez sanarak indiğimiz durakta otobüsü bekletip arkamızdan seslendi. Yanlış yerde indiğimizi belirttikten sonra bizi yeniden otobüse bindirdi. Avrupa’da böyle içten bir halkla daha önce hiç karşılaşmadım. Belleğimde sevgi bıraktılar.

Barcelona

Başka bir nokta ise Avrupa’da pek çok kentte dikkati çeken “güzellik sokakta” anlayışını Madrid’de ve Barselona’da rahatça görebilmemizdi. İnsanlar sokaklarda evlerindeymişçesine rahattı. Bizim gibi “ayıp”ların altında ezilen ülkelerden geliyorsanız bu rahatlığa özenmeden edemiyorsunuz. Hele de kadınsanız… Kim olunursa olunsun eşit koşullarda sokaklarda bulunulabiliyordu. Parkta bikinisiyle güneşlenen genç bir kadın, rüzgârda havalanan mini eteğini tutma telaşına düşmeyen genç bir kız, sevdiği erkekle el ele yürüyen bir erkek, sevdiği kadınla öpüşen bir kadın, metro istasyonunda sevdiği erkeğin kucağına oturmakta sakınca görmeyen genç kadın, bir yandan kocasıyla söyleşirken bir yandan da bebeğini emzirdiği sıra göğsünün açıkta kalmasını dert etmeyen genç bir anne… Bir haftada karşılaştığımız üç gösteride tekerlekli sandalyeleriyle eylemlere katılan insanların çokluğu da gözümüzden kaçmadı. Bizde kalan en güçlü izlenim, insanların birbirlerini yaşamlarını daraltmadığıydı. Bu yargımız, turistlik bir gezinin yanılma payını taşıyabilir. Ancak bütünüyle yersiz değildir elbette. 

Barcelona (2)

 

Cep telefonumu açmaktan sakındım. İnternete hiç girmedim. (Kızımın elinden düşmeyen cep telefonu, bulduğu her yerde internete girerek bütün çabalarımı baltalamaktan geri durmadı elbette.) Ara verilince belki ülkem de iyileşirdi. “Gezi Parkı Direnişi”yle başlayan süreçten ülkece olması gerektiği gibi (sözüm halkla savaşanlara, halka rağmencilere) yüzümüzün akıyla çıkardık. Akıl sınırlarını aşan haberler almazdık. “Bu nasıl olabilir?” diyerek çırpınmazdık.

Elimden fotoğraf makinesini hiç düşürmedim Ayaklarımıza sözcüğün tam anlamıyla kara sular indi. Ama ben yürüdükçe hayat buldum. Fotoğraf çektikçe yaşama daha çok bağlandım. . Madrid’in ve Barselona’nın kuşkusuz her yerine yetişemedik ama yetiştiğimiz her yerinde “iyi”leştim.

madrid (7)

 

Sokaklarda sevdiğim görüntülerden biri de heykel görünümlü insanlardı. Belki onlar modern dilenciler olarak adlandırılabilir. Ben öyle adlandırmaktan yana değilim ama. Bir akşamüzeri oturduğu kaldırımda önündeki kartona İngilizce olarak kapkaça uğradığını, konsolosluk kapandığı için yardım da alamadığını, aç – açıkta kaldığını belirten genç adamla (Aynı dilenciye farklı yerlerde üç akşam üst üste rastlayınca sergilenenin bir senaryo olduğunu anlamak zor olmadı elbette.) bir hizmetçi kadın kılığına giren, önündeki kutuya para atıldıkça elindeki bezle yeri silen kişi aynı kefeye konulmalı mı, düşünülebilir. Ya da Jack Sparrow kılığında dümenin başına geçen delikanlı… Gezimizin en mutlu kahkahasını sanırım Jack Sparrow taklidi yapan o delikanlıyla poz verirken attım.

İnsanların acıma duygularını harekete geçirerek çıkar elde etmeye sıcak bakmak mümkün müdür? Evet diyenler varsa da ben onlardan değilim.

Heykel görünümlü insanların da sokak müzisyenleri ya da dansçıları gibi sokakları renklendirdiğini düşünüyorum. 18.00 ile 20.00 arasında ücretsiz olduğunu öğrendiğimiz Prado Müzesi’ne girebilmek için bahçesinde beklediğimiz sıra… Çimenlere uzanıp gökyüzünü izlerken biraz ileride gitar çalan adamın müziğiyle çıktığım yolculuğu nasıl unutabilirim?  

barselona (3)

 

Unutamayacağım anlardan biri de kuşkusuz izlediğimiz Flamenco dansıydı. Hem de yudumladığımız sangrialarımız eşliğinde… (Eski bir şarap sever olarak sangriayı bulduğum her fırsatta içmeden edemedim elbette.) Barselona’da bizi Los Tarantos’a yönelten blok yazarına teşekkür etmek isterim. İnternet ortamındaki paylaşımları es geçmemek gerektiğini bir kez daha gördük. Yarım saat boyunca dansın dilinin dışında bildiğimiz bütün dilleri unuttuk. Bilmediğimiz bir dilde söylenen şarkıları ise bildiğimiz bütün dillerden daha iyi anladık.

Şimdi  İstanbul’dayım. Artık Madrid’de ve Barselona’da mutluydum demeye bile dilim varmıyor. Mutlu olmaktan rahatsızlık duyuyorum. Türkiye’den ayrılmadan önce en son 3 Temmuz nedeniyle Kadıköy’de yürüyenlerin arasındaydık. Döndük. Yakılarak öldürülenlerin yanına dövülerek öldürülenler konmuş!

Asıl rahatsızlık duyması gerekenlere gelince…

Yoksa gelmiyor mu?

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*