garip
garip
garip

Yola Çıkmanın Mucizevi An’ı/ Gönül Malat

01 Eylül 2019 0
reklam

Senden sonra ağustosböceklerinin sesini öldürdük / ve alfabenin harflerinden yükselen zil sesine/ve silah fabrikalarından yükselen düdük seslerine bel bağladık / ey yedi yaş / senden sonra ne varsa yok olup gitti, cehalet ve çılgınlık içinde/ senden sonra biz ihanet ettik birbirimize / senden sonra biz bütün yadigârları / kurşunlarla ve saçılmış kandamlalarıyla sildik

Füruğ FERRUHZAD

“Enki, Enki, kurtar beni, kurtar beni!” diye bağırırken gözünü açtı. Bağırıyor ama sesi çıkmıyordu. Beyaz bezlere sarılı mumya gibiydi. Eksilmiş parçalarıyla, yatağın içinde ufacık görünüyordu. Acıdan kıvranıyordu. Her yanına ince borular bağlıydı. Burnuna, koluna hatta pipisine bile. Kimsenin duyamadığı, “Enki, Enki, kurtar beni, kurtar beni!” sözlerini tekrarlayıp duruyordu.

Etrafında beyaz giymiş adamlar ve kadınlar koşturuyor, anlayamadığı bir dilde konuşuyorlardı. Kendi kendine “Nerdeyim ben Enki, ha söyle nerdeyim?” diyordu. Alt çenesi parçalanmış, sol gözünü kaybetmişti. “Tarık,” diyorlardı ona, ama adı Tarık değildi ki. Yeni adının Tarık olduğunu da kendine geldikten epey sonra anlayabilmişti. Ürkütücü bir yalnızlığın içindeydi. Ninesi burnunda tütüyordu. “Enki, Enki, kurtar beni, kurtar beni”

Ezan sesini duyunca, köyünde sandı kendini. Hani şu, körpe ekinleri sulayan, yılan gibi kıvrılan, aslan gibi kükreyen ve köylerini cömertçe serinleten o nehrin kenarında! “Ben de körpe bir ekinim, sula beni, kurtar beni Enki,” “Evime götür beni, evime götür Enki,” “Orospunun çocuğu Enki, hani kurtaracaktın beni,” “Enki, Enki, kurtar beni, kurtar beni!”
Beyaz önlüklüler ona Tarık dedikçe, çaresizce inliyordu. “Tarık değilim lan ben, şişşt size söylüyorum, ben Tarık değilim,” “Enki, Enki, kurtar beni, kurtar beni!”

Hatırladığı son şey, köyleri bombalanırken, ninesinin kendine sıkıca sarılıp “Tanrı Enki’yi” anlatmasıydı. “Enki seni kurtarır, iste ondan seni kurtarmasını iste. Çok şefkatlidir o. Ceplerine umut doldurur. İste ondan,” Sonra sesi kesiliverdi birden ninesinin. Gözünü bu yaban ellerde açtı ardından da.

Adını sanını bilmedikleri bu çocuğun tıbbi takibini yapabilmek için, bir isim koymak bile klinikteki herkesin yüreğini dağlamıştı. Tarık için hepsinde, merhametle, şefkatle karışık bir kaygı vardı. Ellerinden geleni yapmalarına rağmen, durumu çok kritikti. Yeni isminin annesi hemşire, arada yanına oturup mırıl mırıl kitap okuyordu Tarık’a. Anlamıyordu ama hoşuna da gidiyordu, hemşirenin okuduğu her neyse.

Annesi ve küçük kardeşi zaten daha önceki bombardımanda yitip gitmişti. Asker olan babasından da uzun zamandır haber alamamışlardı. “Enki, Enki, kurtar beni, kurtar beni!” Ninesiyle birbirlerine tutunup yaşamaya çalışıyorlardı. Şimdi ninesini kaybettiğini de bilmiyordu. Yetmiş yaşına dek yaşamış yılgın ve acılı bir ihtiyar gibiydi. Oysa dağlarında, kar yerine yaban zambakları olması gereken, henüz yedi yaşında yalnız bir körpecikti sadece. İçi kocaman bir umut mezarlığıyla tıka basa dolmuştu.

“Enki, Enki, kurtar beni, kurtar beni!” arada sırada kendine geldiğinde, nasıl göründüğünü çok merak ediyordu. “Ninemin anlattığı öcülere benziyorum herhalde. Allah belanı versin nine, bana güzel şeyler anlataydın ya. Onlara benzeyeydim,” “Enki, Enki, kurtar beni, kurtar beni!”
Acıdan yüzünü buruşturacak oldu, buruşturacak yüzü de kalmamıştı ki. Kalan tek eliyle, elini bileğinden bükerek avuç içini kendine çevirip, beyaz önlüklüye ayna işareti yaptı. Ayna istediğini, sahte bir gülüşle anlamamazlığa geldi önlüklü. Onu gösterdi, bunu gösterdi bir tek aynayı vermedi.

Sancısı yine çok artınca elini yatağa vurarak, sancısının olduğunu anlatmaya çalıştı beyaz önlüklülere. Kolundan bağlı boruya iğneyle bir şeyler verilince hafifledi sancı ve yavaşça gözünü yumdu.
İlaçla daldığı derin uykusunda, şimdiye kadar hiç görmediği denizin üzerindeki bir iskelede gün batımında, oturuyordu. “Enki, Enki, nerdesin, nerdesin Enki?” diyerek, Enki’ yi çağırdı bir süre. Deniz dalgalanmaya köpürmeye başladı. Beyaz sargılardan kurtulmuş eli ayağı yerli yerindeydi. Deniz kabardı kabardı köpürdü elinde üç dişli yabası olan uzun beyaz saçlı sakallı, denizin üzerinde atlarla duran dev gibi biri belirdi.

-Enki, sen mi geldin?
-Beni Enki gönderdi.
-Enki mi gönderdi? Yardım mı edeceksin bana?
-Hem yardım edeceğim, hem de Enki’nin yanına yani köyüne götüreceğim.
Çocuk yüzünü dolduran kocaman gülümsemeyle,
-Dilimi konuşabiliyorsun sen
-Ben her dili bilirim
-Tanrı mısın sen?
-Evet tanrıyım. Denizlerin ve atların tanrısı derler bana.

-Benim adımı bilmiyorlar burada. Sinir oluyorum. Tarık deyip duruyorlar. Senin bir adın var mı peki?
-Phoseidon benim adım. Senin adını da biliyorum. Herkesin adını bilirim ben.
-Hadi söyle adımı, hadi söyle.
-Biliyorum ama söylemeyeceğim.
-Bilmiyorsun yalancı seni. Tanrı da değilsin sen.
-Annenin adı Kamile, babanın adı Ramazan, kardeşinin ki de Esma

Benimkini neden söylemiyorsun.
-Çünkü sana adını söyleyecek birini, tanıdığın birini gönderiyorum.
-Yaa kimi? Kimi? Hadi söyle kimi?
-Birazdan anlarsın.
-Sen kötü bir tanrısın neden bombalar patlatıyorsun?
-Tanrılar değil bombaları patlatanlar insanlar, insanlar patlatıyor.
-Tanrısın madem engelleyemez misin bunu?
-Engelleyemem, bu benim elimde değil.
-Ne biçim tanrısın sen hiçbir şey yapamıyorsun.
-Bombaların patlamasını engelleyemem çünkü bizi insanlar yarattı, biz insanları değil.
-Sizden çok mu var?
-Evet, çok tanrı var.
-Siz de savaşır mısınız?
-Bizi insanlar yarattığı için evet, biz de savaşırız.
-Sen hiç savaştın mı?
-Evet, savaştım hem de kadın bir tanrıyla.
-Kim kazandı?
-Tanrıça kazandı. “Tanrıça” deriz bizler kadın tanrılara.
-Bir kadına mı yenildin?
-Evet.
-Hahha, seni ahmak.
-Ne güzel gülüyorsun sen çocuk. “Yapraklar gibi, öpüşler gibi, köpükler gibi,”*
-Ahmak dediğim için kızmadın mı?
-Hayır. Aksine hoşuma gitti. Şimdiye kadar kimse bana ahmak dememişti. Seni çok sevdim çocuk.
-Doğrusu kızdırmak da istemem seni, ne de olsa beni köyüme götüreceğini söylüyorsun. Ağzımdan kaçıverdi işte.
-Gerçekten kızmadım. Köyüne gitme zamanı geldi. Hadi zıpla sırtıma.
-Dur bir dakka bir şey soracağım, o beyaz önlüklü, annem gibi kokan kadının bana okuduğu şeyleri biliyor musun?
-Biliyorum. Sana Füruğ’ un şiirlerini okudu. Hem de her nöbetinde, hiç aksatmadan.
-En çok okuduğu hangisiyse bana söyleyebilir misin?
-“Senden sonra ey yedi yaş” şiiri.
-Benim gibi. Benim yaşım da yedi. Benim yedi yaşımda olduğumu nasıl bilmiş o beyaz önlüklü?
-Onun da yedi yaşında bir oğlu var. Ayrıca bende kulağına fısıldadım yaşını.
-Adımı da fısıldayaydın ya, Tarık deyip durmayaylardı bana.
-Çok lafladık. Gitme vaktimiz geldi de geçiyor bile. Atla arkama haydi.
-Peki. Tamam. Enki’ yi de görecek miyim?
-Köyünde seni bekliyor.
Tarık, kulağında “Hasan, Hasan,” diyen, Rakka’ dan Kilis’e göç etmiş teyzesinin sesiyle gözünü açtı. Hasan, tek koluyla teyzesine sarılmaya çalıştı. Onca acının arasında gözünün içi güldü. “Enki, Enki, kurtardın beni,” diyerek; ninesi, annesi ve kardeşiyle buluşmak üzere bir daha hiç kalkamayacağı uykusuna daldı.

*Şükrü ERBAŞ

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR