Yoğurtçu Parkı Cinayeti/ Ertuğrul Kaya

reklam
01 Şubat 2020 0

Yağmurdan kaçmıyordu. Aksine alnına çarpan soğuk damlalar, ondaki gerçeklik duygusunu daha da arttırıyordu. İçindeki sağanak, yüzüne değmeden bir umutsuzluk düdeninde kayboluyordu sanki. 

İyi eğitimli insanlar arasındaydı ama bir dostu olduğu söylenemezdi. İletişimin ne olduğunu kaç sunumda anlatmıştı oysa. 

Eşinden ayrıldıktan sonra kadınlara yönelmesi zaman aldı. Kadın kusursuz olmalıydı onun için ama yanılmıştı işte. Karısı Lara, zengin, zeki, güzel bir sarışındı. Bu kusursuzluktan büyük bir yoksunluğa düşmüştü şimdi. Tam üç yıl sonra bugün, o garson kız, önündeki masayı siler gibi basitçe silivermişti beynindeki kusursuzluk algısını. Huysuzluğuna rağmen, yakışıklı dulu ayartmak için ofiste kaç kadın denemişti şansını. O ise hiçbirini yalnız ve sarsılmış kusursuzluk şatosuna davet etmemişti.

Yıpranmış blucini, dağınık saçlarıyla yirmili yaşlardaki güneyli garson kız şimdi ona delice bir cesaret veriyordu. 

Lara ile evlenmeden önce kızlara karşı hep teklifsiz olmuştu. Onların ne istediğini bilirdi. Lara ona kusursuzlukla birlikte düzeni de aşılamıştı. O düzenin son taşı da bugün Cafe de Sole‘de yıkılmıştı. Daha ikinci birasını söylememişti ki, kıza: “Seni aramak istesem bunu neyle yapmamı önerirdin?” deyiverdi. Kız masaların arasında dolaşan müdürünü gözleriyle kontrol edip, elindeki sipariş için kullandığı tablete telefon numarasını yazarak tableti ona doğru çevirdi ve hemen indirdi. On karakterli bu numarayı, kafasındaki kilitli kapıları açan bir şifre gibi hızla telefonuna tuşladı. Barın arkasındaki bölmede güçlü bir titreşim sesi ile beraber yanıp sönen telefon ekranını fark etti. Muzip bir gülümsemeyle bardağını fondip yaptı. 

Kızın adının Leyla olması bir tesadüf olsa gerek diye düşündü. Gece çalışıyor olması, esmer oluşu tamamen tesadüftü. Evet, böylesi daha iyi diye düşündü. Telefonu tuşladı. Utangaç bir genç kız tonuyla açtı karşıdaki. “Sabırsızlıkla bekliyorum” ile biten cümlelerle kapandı telefonlar. Edebiyatın türlü hallerinden tartışan arkadaşlarıyla vedalaştı. Cebinden çıkardığı bir miktar parayı masaya bıraktı, kalktı. Caddenin bu saatlerde sadece müdavimlerince fark edilen bir sakinliği vardı. Yabancılar içinse Bağdat Caddesinin ışıltılı vitrinleri, hep batıya akan trafiği, sarı dolmuşları, arada ortalığı inleten egzoz sesleriyle kendisinden beklenen hareketliliği yeter düzeydeydi. 

Ellerini örme hırkasının ceplerine soktu. Çınar ağaçlarının ışıltılı gölgelerinden hızlı adımlarla Kızıltoprak istikametine doğru yürüdü. İstanbul’u karış karış yürüyen biri var mıdır diye sorulsa İstanbul’un tüm kaldırımları, sahilleri, tepeleri onu gösterecekti. Henüz yarım saat olmadan Moda sırtlarına gelmişti. Otomobillerin büyük bir titizlikle, adeta birbirlerine yapışık vaziyette, sıra sıra park edildiği, çınar ağaçlarıyla kaplı çıkmaz sokağa girdi. Zili çaldı. Çıkmaz sokağın sessizliğini kapı otomatının gündüz olsa belki zor fark edilir sesi böldü. Leyla tek boş gününün dinginliği ile kapıyı açtı. Leyla’nın evi, çalıştığı barın kaosundan oldukça uzaktı. Geleneksel kilimler, duvarlarda Afrika gezilerinden dönüşte getirdiği masklar, koridorlar da dahil olmak üzere küçüklü büyüklü kitaplıklar… 

Sohbetin nereye gideceğini bakışları karar veriyordu. “inanmıyorum bunu mu okuyorsun!” diye başlayan bir cümleyi ötekinin “Okumamış olmana inanamıyorum!”u karşılıyordu. 

Teklifsiz biriydi. Yine de yeni tanıştıklarına karşı  hep temkinliydi. Leyla’nın birlikte kahvaltı teklifini kibarca reddedip onu dışarıya çıkmaya ikna etmişti. 

***

Leyla, Yoğurtçu Parkındaki çimler üzerinde yatıyordu. Elindeki kanlı bıçağı örme hırkasının iç cebine soktu. Etrafta görünen kimse yoktu. Elini ıslak çimlere sürttü. Elindeki donmuş kanlar iyice belirginleşti. Parkın sınırını oluşturan beton hat boyunca denize karışan dere ağzında sıra sıra balıkçı tekneleri bağlıydı. Üzerleri brandalarla kaplı kayıkların boş olduğuna iyice emin olduğunun birinin üzerine atladı. Yalpalayan kayığın üzerinden eğilip ellerini kollarını deniz suyuyla yıkadı. Üzerindeki örme yün hırkanın üzerini ıslayarak sildi. Kayığın küreklerini bağlı bulundukları yerden çözdü. Şehrin güya bu ıssız yerinde ve geç saatine bile belli ki onu gözleyen birileri vardı. Kayığın halatlarını çözmemişti ki yüzüne tutulan fenerle donakaldı. Hiç siren sesi duymamıştı. Feneri tutan polisin yanındaki iri gövdelerinin gölgeleriyle kayığa atlayan iki polis hemen ellerini arkadan bağlayıp kelepçelediler. Polislerin parlak kaygan kumaştan üniformalarının sürtündükçe çıkan sesini kelepçenin soğuk sesi boğdu. Kayık iyice yalpalamaya başlamıştı. İri iki polis onu tutup parkın beton kıyısına çıkardılar. Parkın kenarındaki ekip otosunun ve peşinde duran ambulansın tepe lambaları şimdi yanıyordu. Leyla’nın cesedinin başında toplanmış görevlileri ve alelacele çekildiği belli olan sarı şeritleri de fark etmişti. Polisin ağır bilekleri altında eğilmiş başını polis otosunun içine soktu. Polisler hiçbir şey sormuyor o da hiçbir şey söylemiyordu. Polis otosu köprü üzerinden geçip boş caddede hızla polis merkezine doğru ilerledi.  İki iri polis aynı sertlikle ve hızla onu indirip içeriye aldılar. Sorgu odasında biri kısa boylu diğeri şişmanca iki polis vardı. Kısa olan üniformalıydı ve küçük bir masanın üzerindeki bilgisayarı açmakla meşguldü. Diğeri ayakta dolanıyor. beyaz gömleğinin kolları kıvrılmış, yakasının düğmeleri açılmış içinden beyaz atleti görünüyordu. Beyaz gömlekli polis, onu oturttukları sandalyenin yanındaki büyükçe masanın karşısına geçti. Tepede sallanan lambanın ışığı altında sigara dumanları dalgalanıyordu. İki ellerini de masaya dayayıp “Niye yaptın?” diye sordu. “Ben yapmadım” diyebilirdi fakat o “Bilmiyorum.” dedi. “Yani yaptığını itiraf ediyorsun öyle mi?” diye sordu polis. “Hayır, sadece bilmiyorum.” dedi. “Neyi bilmiyorsun lan! Parkta sizden başkası yok. Kız ölmüş. Senin üstün başın kan içinde. Kayığa atlayıp kaçmaya çalışırken yakalandın. Cebinden maktule ait olduğu çok belli olan bir bıçak çıkıyor ve sen bilmiyorsun!” Bilgisayar başındaki kısa boylu polise dönerek “Görüyorsun değil mi? Bunların hepsi böyle!” dedi. Kısa boylu polis hiçbir şey söylemeden sadece gülümsedi. Beyaz gömlekli polis devam etti “Anlat o zaman hikayeni, dinliyorum” dedi. 

“Biz barda tanıştık. Sonra onun evinde buluştuk. Kitaplardan konuştuk …” Polis az önce eline aldığı kahveyi püskürerek “Duydun mu?” diye yine kısa boylu polise sordu. “Kitaplardan konuşmuşlar” diyerek güldü. Polisin alaycı tavrına aldırmadan anlatmaya devam etti. “… yeni tanıştığım kişilere temkinli davranırım. Evinde kalmak istemedim. Birlikte dışarı çıkmaya ikna ettim. Parktan geçiyorduk. O biraz durup geceyi dinlemeyi önerdi.” Polis bir kez daha “Geceyi dinlemeyi mi önerdi?” diye sözünü böldü. Bu sefer kısa boylu polis gülümsedi ve “Komiserim hikayeni anlat demiştiniz ya herhalde o yüzden” dedi. “İyi anlatsın adam o zaman hikayesini” dedi beyaz gömlekli polis. “… Parktaki bankın birine oturduk. Başını omzuma yasladı. Konuştuk. O şekilde ne kadar konuştuk bilmiyorum. Uyandığımda yerde yatıyordu. Elimde bana ait olmaya bir bıçak vardı. Bıçağı yün hırkamın iç cebine koydum. Ellerimi ıslak çimlere sildim. Lekelerin bu şekilde geçmeyeceğini anlayınca deniz suyuyla yıkamak için kayıkların üzerine atladım. Ellerimi yıkadım. Yün hırkamın üzerindeki kanları suyla sildim. Yine de içinde bulunduğum durumdan kendimi kurtaramam diye kayığın küreklerini çözüp kaçmayı en azından biraz uzaklaşmayı istedim. Hepsi bu.” diye sözünü tamamladı. Kısa boylu polis anlattıklarını harfiyen yazdı. Komiser sigarasından keyif alamamış gibi ağzının kenarından bir o yana bir bu yana aldı sonunda masanın üzerindeki içi izmarit dolu kül tablasına buruşturdu. Polis alkışlayarak “Tamam güzel hikaye ama sence de biraz eksik değil mi?” diyerek kısa boylu polise döndü. Kısa boylu polis “ Yani, sanki olay yok da daha çok bir durum tasviri gibi.” Komiser biraz tereddütlü gülümsedi ve  “Anlattığın şey bir hikaye olabilir, doğru da söylüyor olabilirsin.” dedi. “Bu durumda?” diye sordu beriki. “Bu durumda bir süre daha bizimlesin. Hikayen yani anlattıklarının doğruluğu incelenecek, kamera kayıtları varsa, bilirsin seni gören başka birileri …” 

O an kendini kayıkta gören birilerinin ihbar etmiş olduğunu düşündü. Olayı gören birilerinin de olabileceğine dair bir umut taşımaya başladı. Ona olayı anlatmasını isteyen bir iki komiser daha sorguya geldi. Sonun da onu alıp hücreye attılar. 

***

Standın önünde uzunca bir kuyruk vardı. Kitaplarını imzalatmak için önüne uzatanların yüzlerine şöyle bir bakıyor, her okuruna ayrı cümlelerle kitaplarını imzalıyordu. Dışarıdan bakanların kitaplarını almış olmaları dışında bir bağ göremeyeceği fakat masanın ardındaki ile önündeki küçük okur kuyruğunun arasında, her gün karşılaşılan kişilerden daha sağlam ve çıkarsız bir bağ vardı. Sıranın en sonunda sırasını bekleyen uzun siyah saçlarıyla Leyla, elindeki Yoğurtçu Parkı Cinayeti adlı romanı yazarına uzattı. Leyla’yı görünce gizli bir utanç duydu. Gülümsemesini henüz bitirmemişti ki Leyla “Demek beyefendimiz bir yazar mıymış?” diye cevabını çoktan öğrendiği soruyu sordu. Leyla’ya özür mahiyetinde en süslü cümlelerle kitabını imzaladı. Notunun altına adresini de yazdı. Leyla, “Bu sefer beni parkta bırakıp gitmeyeceğinden nasıl emin olabilirim?” diye sordu. “Artık nerede bulacağını biliyorsun.” dedi yazar. 

Fotoğraf

BENZER KONULAR
YORUM YAZ