Yıldızlar Ne Diyor? / Özlem Y. Uçak

Issız evimde yine yalnız ve boş geçen bir gündü. Çöl kadar sıcak olması yetmiyormuş gibi bir de işsizliğin beşinci ayındaydım ve gelecek kaygım içimde fokur fokur kaynıyordu. Kendimi eve kapatmıştım; aklımdan geçenleri dize getirecek hiç bir şeyi yanıma yaklaştırmıyordum. İstemsiz aldığım nefes de olmasaydı; ev mezar ben de ölü olurdum. Yalnız, parasız, amaçsız ve isteksiz…

Ne var ki o gece bir başkaydı. Her şey sıradandı, ben farklı hissediyordum. Nedenini anlamak için cehennem sıcağına aldırış etmeyip  ( insan neden -cehennem gibi sıcak- der? Cehennemi görüp geri dönen varmış gibi!…) kanım kadar soğuk Şiraz şarabını açtım. Müzik cd’mi takıp çığlık çığlığa şarkı söylemeye başladım. Diğer yol da kitaplardı. Stefan Zweig’in Satranç adlı romanında kaldığım sayfayı açtım. Dr.B’nin, hiçliğin korkunç baskısı altında sinirlerinin nasıl bozulduğunu görmek beni biraz rahatlattı. Dr.B gibi baş edebilmeyi istedim. (Sonumun Dr.B gibi olması da mümkündü.)  İşsizliğime, fazla tecrübesizliğime, yaşlılığıma, yanlış zamanda yanlış yerde olmaya, başıboş seçimlerime şimdi olduğu gibi anlam bulmaya çalışıyor, bazen de güçlü bir vakum gibi içime çeke çeke sessizliği dinliyordum.

Rüzgâr o gece utangaç bir köylü çocuğu gibi kuytuda saklanmış esmiyordu. Terlememek için en büyük buluşum, kol ve bacaklarımı gerek olmadıkça hareket ettirmemekti. Beynim bulanıktı. Ona ne yapsam da durultamıyordum.

Gece ile en denk olduğumuz andı. Gökyüzünde yıldızlar vardı, binlerce belki de milyonlarca. Çok yakındılar, elimi uzattım. Aralarında geziniyor kendi kendime mırıldanıyordum;

“Ne parlaksınız bu gece! Nedir sizi coşturan sıcak ağustos gecesinde? Rüzgâr utanıyor bu halinize. Rüzgâr! Es yüreğime, ferahlat böğrümü. Ey uyku! Özlemle bekleyen bu cana değ de yaşadığını bilsin!”

Uyku bana küstü, ben rüyalara; rüyalar hayallerime; hayallerse örtük geleceğime. Bir karmaşa içinde yaşıyorduk. Hayaller, gelecek planlarım ve ben. Birbirimizi tamamlayamıyorduk bir türlü.

“Yıldızlar! Hiç olmazsa siz gösterin mucizenizi, avunmaya hazır bu başıboş serseriye!”

Haykırıyordum sessizce. Gönlümdeki ses gözlerime, gözlerimden de göğe ulaştı mı bilmem birden yıldız kaymaya başladı. Bir çok kez. Uzanmış izliyordum. Başım dönüyordu. Derken, uyku uzak yoldan gelen yüklü bir tren gibi ihtişamla üstümde durdu.

Gecenin körü. Bir yıldız yere mi düştü? Yoksa ben mi yükseldim göğe? Havada uçuyor gibiydim. Boşlukta asılı kalmış gibi. Minik insancıklar bir sağımdan bir solumdan saçlarımı çekiştiriyordu. Bir altımdan yumrukluyorlardı, bir üstümden. Bu kadar uzun kendimle baş başa kalmanın sonunda belki de gerçekten deliriyordum. Kulaklarıma biteviye uğultular gelmeye başladı. Gerçekti. Odamın tavanındaki makrome avize kafasından uydurduğu müziğe uymaya çalışan yeteneksiz bir dansçı gibi anlamsızca etrafında dönüyordu. Hemen bitsin istedim. Ama bitmiyordu.

Bariz duyumsadığım şey, tartışma götürmez bir uğultuydu; beynimin içinden mi yoksa nereden geldiğinin ayırtına varamıyordum. Yıldızlar hâlâ odamdaydı; duvardan duvara çarpışıyorlardı. Gökyüzüne dönmek istiyor ama buradan kurtulamıyor gibiydiler. Sonra birden kayboldular. Işık topu gibi sıçramayı kesip yeryüzünü izlemeye başladılar.

 Dış kapının tokmağı güçlü bir şekilde vurulunca gittiğim tuhaf dünyadan hayata döndüm. Evden çıkmamı söyleyen korkmuş bir sesti. Aynı anda apartmanın koridorunda çoluk çocuk hırçınlıkları, harala gürele ayak sesleri ve şaşkın bir telaşı sezinliyordum. Çıktım.

Etraf zifiri karanlıktı ama gözlerim her şeyi görüyordu. Sokak insan doluydu. Çocuklar uykulu ve şaşkın, yetişkinler gergindi. Ben de öyleydim. Güçlü bir merak duygusuyla birden canlandım.  Ah yıldızlar, siz ne yaptınız?

Ne bir araba sesi, ne de şehrin gürültüsü vardı; çıplak gözlerle gördüğüm binaların hepsi derin bir sessizlik ve ışıksızlık içindeydi. Deprem olmuştu. Depremin büyüklüğünü bilmiyordum ama kendi içimde büyük değişiklikler olmuş bir şeyler yer değiştirmişti. İlk şoku atlattıktan sonra telefonumu evde bıraktığımı fark ettim. Yıldızların aydınlattığı sokaktan karanlık apartmana girerken bir hayli ürktüm. Tıpkı dört duvar arasında boğuk ve havasız bir boşlukta sıkışıp kalmak gibiydi. İşte o an yerin altında olmanın duygusunu ürpererek yaşadım. Evde eşyalar yerinden oynamıştı. İznim olmadan eşyalarımın arasında gezinmiş ve çıkıp gitmiş bir şeyin varlığını hissettim. Bu duygu eve hırsızın girmiş olmasıyla hemen hemen aynıydı. Bir yalnızlık sanrısı gibiydi. Telefonumu alıp sokağa indim.

 Çevremdeki korkmuş insanları gözlüyordum. Daha önce deprem yaşamış bir kaç aiĺe panik yaşıyordu. Bilmenin insanı korkutan bir şey olduğunu görüyordum. Küçük kızın saçlarını okşadım. Nasıl yaptığımı bilmeden, çocuğu rahatlatmıştım. Asıl rahatlayan bendim; kız çocuğu aylardır derinlerime kadar hissettiğim asalaklıktan beni kurtardığının farkında değildi. Üzerime atılmış ölü toprağını silkelediğinin…

Neler olduğunu öğrenmek için tek aracımız komşulardan birinin getirdiği pilli radyoydu. Hemencecik, bir kaç kişi toplandı.

“Saat üçü iki geçe İzmit Gölcük’te yedi nokta iki şiddetinde bir deprem… Tam kırk beş saniye. Çok ciddi hasarlar ve ölüm. Ölümler! Duyduğum o uğultu! Yerin altından geliyor olabilir miydi? Yardım haykırışları olmadığını kim bilebilirdi?

Sabahın altısına kadar sokakta öylece bekleştik. Kimse eve girmek istemiyor, herkes birbirinden güç alıyordu. Radyoda ölüm lafı geçtikçe çaresizlik, yüzlerde bir maske gibi oturuyordu. Neler olduğunu bilmemek öğrenmekten daha acı veriyordu.

Gün aydınlanıp, yıldızlar bir bir yok olunca ne olursa olsun yeni bir günün başladığının idrakine varan insanlar evlerine girdi. Her eve girenin ardından diğerleri de cesaretlendi. Ben de girdim. O sırada elektrikler geldi. Sanki tehlikenin geçtiğinin ifadesiymiş gibi bir oh çektim. Televizyonu açtım.

Koca bir bölge yerle bir olmuştu. Sakınımsız bir toplumdan geriye kalan, tam bir kabus, kaos, acı, yıkım ve ölümdü. Deprem yerinden durumu anlatan gazetecinin sesi titriyor, isyankârlığını bastırmaya çalışıyordu. Yardım diye bağırıyordu insanlar. Kıyamet bu olmalıydı. Elim ayağım buz kesildi, beynim hâlâ o kırk beş saniyedeki gibi uğulduyordu. Boğazıma bir ağırlık çöktü;  gördüklerime düğümlenmiş çözülemiyordum. Televizyon her şeyi ayrıntısıyla gösterirken ben dövünüyordum.

Telefon çaldı. Kendimi toparlamak için biraz bekledim. Annemin endişesi sesinden anlaşılıyordu. Hemen gelmemi istiyordu. Ama bunu yapamazdım. İtiraz etmeye yelteneceğini anlayıp buna fırsat vermeden telefonu kapattım. Yıldızlar dün gece bana ne söylemiş beni neye hazırlamıştı?

Kurtarma konusunda tecrübeli birkaç dağcı arkadaşım İzmit’e gidiyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum ama aklım beni o yola götürüyordu. Arka odaya girdim; her şey yerli yerinde dururken aylardır gardrobun tepesinde duran sırt çantam ve uyku tulumum yere düşmüştü. Şaşkındım. Toparlanmam yalnızca on dakika sürdü. Cesaretim ve kararlılığım hiç ummadığım kadar makul ölçülerdeydi. Saat sabahın altı otuzuydu. Ulaşmak istediğim bir yer ve insanlar vardı. Bir amacım vardı.

***

Ağustosun on altısını on yedisine bağlayan bir gece daha. Ben nerede olursam olayım bu gece hep gökyüzüne uzun uzun bakar, yıldızları seyrederim. Şimdi yine yıldız kaydı. O geceyi anan sadece ben, bizler değildik. Yıldızlar da bizleydi. Bize bunu söylüyordu.  17 Ağustos 2015

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.