ümraniye escortkadıköy escortataşehir escortizmir escort

sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Yenilmediysen Anlayacaksın Beni / Josef Hasek Kılçıksız

01 Temmuz 2019 0

Yalnızlığın sağaltıcı bir yanı var mı bilmiyorum ama özgürlük yalnızlıktır, meczuptur özgür olan. Yalnızlık doğunun limanlarından ağan sise benzer. Ilgım yüzlü bir denize benzer, sonsuzluğun içine çeker dalga vuruşları. 

Senkronik ve homojen olmayan duygulanımlar içindeyim. Gece yarısının içinde saatin vuruşlarını dinliyorum. An nöbetini savsaklamıyor. Tütünüm bitti. Yazılarımı karaladığım kâğıtları Bakhtinci bir çılgınlıkla sarıp içiyorum sigara niyetine. Olsun çok sevmemiştim zaten bu yazılarımı. Başına buyruk bir anlatıcının tüm sözleri sunduğu tek sesli bir dünya. Anlamların ontolojik kapanmazlığını zedeleyen parçalı cümleler. Bu kâğıtlar şimdi en azından bir işe yarıyor.

Günün kararmasının gizini öğrendim de gecenin derin ruhunun gizini henüz değil. Mayıs akşamüstlerinin vaatlerini biliyorum da, kumaşının tanrısal gizlere götüren ipini çoktan kaçırdım. Ne yıldızlarım var artık, şafak güzelliğince yanan ay ışığına dizilmiş ne temiz çarşaflar ılıklığında sabahlarım. Samanla yılkılar arasındaki yakınsama gibi yan yana yatarken gizlendiğimiz ağıllarda, keşke korkup susmasaydık. Keşke aynı seste yan yana gelebilseydik.

Belki seni görürüm diye kırık camın içinden dışarıya uzatıyorum kafamı. Giderek ılıklaşıp bulanan sulu sepkende dokunulabilecek kadar somut ama ağmayan hayaletler dolanıyor kafamın içinde. Kar bulutu arasında tek tük görünen sokak lambaları bir cenaze alayının hazin meşalelerini andırıyorlar. Tabutu ötekine benzeyen bir gölgenin cenazesini kaldırıyor olmalılar. Yerde sigara izmariti arandı ölünün biri.

En güzel hatıraları anıyorum, yâdımdan sürülmüş olanın geri döndüğü. Kıymığın acısını uyuşturmayan, tersine onu uyandıran anılar bunlar. Parçası parçasına bir şeytan ulamı kuruyorlar zihnimde. Görünüşlerin ve yanılsamaların ölümcül oyununa teslim oldum. Son zamanlarda sesler duyuyorum, yaralı bir gülüşle geri dönüyor yankıları. Hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya kalkışıyor tedirgin gölge öbekleri. . Bak, yine kapının önüne yığıştılar tüm incittiklerim. Tükenişe kadar uyanık durmamı, yitmişliğimden çıkıp geri dönmemi istiyorlar. Ötekilerin yerinde yeller esiyor. Nereye gittiklerini bilmiyorum. Sen biliyor musun?

Ânın sunduğu tinsel serüvenlerde oyalanıyorum. Ufak bir olayın hayatımı kökünden değiştirmesini bekliyorum. Beklentilerimde lüzumsuz abartılar var. 

İçimdeki bozkırdan doğan atılımları ve yönelişleri tanımaya çalışıyorum. Boş bir sandalyenin yanından geçerken, saçlarıma dokun, diyorsun. Çünkü küçük şeyler çok büyük anlamlar taşır.

Belirsiz zamanların keskin sınırlarına doğru paçalarımdan lime lime korkular akıyor. Onların çok uzağında bir kadın var. Ay ağılı gözlerinde özgürlük ve cesaret barındırıyor.

Rengi sararmış, yerinden oynamış, mütemadiyen fena bir rutubet sızdıran eski malta taşları ile kaplı bir sokaktayım. Uyumsuz insanın çağrısıyla dünyanın akla uymaz susuşu arasında bir yer burası. Kentin kalabalık ama trafiği yoğun olmayan sokağının orta yerinde bir barksızı halka teşhir ediyorlar. Parmaklıkları paslı bir kafesin içine kapatmışlar beni. Üstümü örten üç köşe kesilmiş camekan, kirden kapkara bir halde. Başıma geleceği biliyorum. Bir gün adım korkunç bir şeyin anısıyla birlikte söylenecek. İnsan değilim ben. Öyle ki, artık ismim kullanılmamakta. Sadece bir sayı ile anılıyorum. Saydam cam duvarlar arasında yaşayanların her anının sistem tarafından denetlenmesi gibi bir “Big Brother” durumu. Lanet bence “Biz” olmakla başladı. İnsan toplumun sıradan bir parçası halini alıp “Biz” haline getirilince doğadan ve kendi benliğinden koptu.

Hayatın acımasızca yarıda kestiği hikayeleriyle insanlar yığışıyorlar kafesin önüne. Zamanın çamuruna ve her türlü çirkefe bulaşmaktan yağlı bir muşambaya dönmüş suratlarıyla bön bön bakıyorlar bana. Acıyla, aşağılanmayla öylesine doluyum ki, dünya baştan sona anlam kayıplarıyla, yalanla, nereyeler ve niçinlerle öylesine dolu ki. Paslı kürkümün içinde, omuz kemiklerim dışarı fırlamış halde etrafı vahşi bakışlarla süzüyorum. Onlara ürkek ve marazlı bakışlar fırlatıyorum. Ziyaretçiler hantal gövdelerinin üzerinde manasız suratlar taşıyorlar, benden daha da azalmış, daha da eksik, daha da yorgun ve bitkin.

Kadının biri sanki öpecekmiş gibi dudaklarını büzerek bir gönül oburluğuyla kafese doğru yaklaşıyor. Aslında yaklaşmıyor arkadan itilmektedir. Ama o bunun farkında değil. Kırık bakışlarında kavuşmaya dair sahte bir inancın varlığını seziyorum.

Düşünüyorum da, gönül hoşluğuyla ve büyük bir öz saygıyla acı çekmeye hazır bu insanların hayatlarından zulmü, acıyı çekip aldığında, elleri ile kendi yaşamlarına son vermenin dışında geriye ne kalır? Böyle bir şey olsa, eminim ki, yaşlılık yıllarında, intihar hakkını, kurallara ve dogmalara başkaldırı, devrimsel bir tavır olarak etrafa pazarlamaya kalkarlardı. 

Kafesin önünden geçerken yırtıcı hayvanlar için bir parça çiğ et ve bir parça yalnızlık atıyorlar; bir parça güven kaybı. Günün birinde beni ermişler katına yükseltirler, diye ödüm kopuyor. Ermiş olmak istemem. Yalana dolana karşı duramadıktan sonra bir hiç olayım daha iyi. Bir zamanlar, ilk namuslu insan ben olmalıyım, diye düşünürdüm. Binlerce yıllık yalan dolana karşı ilk ben durmalıyım, diye düşünürdüm. Gelmiş geçmiş insanların en korkuncuyum ben. Bir yalnızlık dramının kahramanı gibi saçma dünyaya böylesine yakın, öylesine uzak. Sen bunu, bakışları ziyaretçilerin içlerinde kıvrandırıcı etkiler uyandıran bir delinin sanrılı gerçekliği olarak anla! Sen beni, kendine rağmen yaşamak yüzünden kendi kalbini kırmış biri olarak gör!

Kafesin içinde beni kendimle buluşturacak ayna parçaları arıyorum, ama yok. Sanırım kendilik bilgisi de son sınırlarına ulaştı. İnsanın kendisini çevreleyen kalın duvarlar hakkında kesin bir bilgisinin olmaması ne kötü değil mi?

Kafesin kapısı aralanırsa, fırtınalı kargaşanın ortasında yağmurda bekleyen bir köpek yavrusu gibi kalmaktan korkuyorum. Dışarı salıverilmek bataklığa atılan ağır bir taş etkisi yaratacak ruhumda.

Aşk kalbin tek kurtuluşudur, özgürlükse ruhun. Aşk yanlış kıyılar, yanlış güvenlikler öğretti. Sevmek aklı büyütür, dedim, büyütmedi. Sanki dünya akla aykırılıklarla dolu değilmişçesine herkes usa uygun hareketler sergilememi bekliyor. Birileri akla aykırı olanın haklarını savunmalı. Üstelik toplumun dışladığı insanlara en çok ev sahipliği yapan yerler hapishaneler ve tımarhaneler değil mi? 

Delilik dünyanın en eski soyluluğudur. Birileri akla karşı kalbin soylu ayaklanışının haklarını savunmalı. En iyisi, insanın hep yanında onu cinnete götürecek bir tetikleyici bulundurması. Aklı ve kalbi uzun süre aldatamazsın. En küçük bir fırsatta çılgınlığa benzer bir güçle uyanırlar.

Kafesin kapısını aralarken dünyanın kapısını da aralamaya çalışıyorum. Aramızda açılmayacak sandığım kaç kapı vardı? Reze yerlerinden gıcırdayan kaç kapısı vardı zamanın?

Bir yangın olsun istiyorum. Ateş bilgeliğince aydınlatsın karanlık ruhlarımızı. Çünkü tüm kötülük ve günahlar ateşin temizleyici gücüne boyun eğer.

Zaman arabalarına koşulmuş, gözlerinde yol kırıkları, tımarsız atlar var içimde. Yaşamın basmadık tek noktasını bırakmadan, geniş bir nehir boyunca durmamacasına koşuyorlar. Yeni bir inanca götüren başka bir inancın larvasını taşıyorlar rahimlerinde. Hangi yöne yönelirlerse yönelsinler koştukları yollar ya sana çıkıyor ya hiçkimseye.

İstersen buna abartılı bir umarsızlık, düşsü bir kurgu ya da bir peri masalı de, ne dersen de, vuslat ağrısı sanki yüzeye sürtünüp geçermiş gibi, geçmiyor işte.

Kıyım ve korku yaşadığım şehre geri döndü. Göklerinde, ufkun ardını düşlemeden hemen rüzgara teslim olmaya hazır uçurtma ruhları var. Saklı öfkeler bir bir açığa çıkıyor. Açığa çıkıyor gecenin sık taraklarının dişleri. Taşın, camın, demirin, pamuğun, ipeğin ve ketenin ve şiirin ruhları yırtılıyor. Saklı mektuplar, fotoğraflar ve saten çarşaflar yumuşaklığında sabahlar yırtılıyor. Tuz, şeker, tarçın, baharat ve kibrit bitiyor evlerde. Oyuncaklar dağılıp kırılıyor. Tabaklar kırılıyor. Kırılıyor annemin ayva reçeli kavanozları ve zeytin dalları. Aç kalıyor çocuklar. 

Korkularımın bu kadar hacimli olmasını inan anlamış değilim. Ama sen de biliyorsun ki, bu karanlık dünyada sevginin ışığına artık pek yer yok. Ah bir de bu yağmur olmasa. Öpmeleri bu vakitte kanatır. Sen bir kaç katresinin içine yoğunlaştırılmış yeni başlangıçlar bulutu, biraz gitme tehdidi, biraz kırgınlıktın. Bense hayatında bir toz zerresiydim, sessizliği iade eden uğultulu rüzgârların dönülmeyen yerlere savurduğu. 

Harcamadığın harçlıklarını, birkaç kartpostalı, gidilmemiş iki sinema biletini, sözlenmek adına sana aldığım gümüş yüzüğü ve yıllar önce deniz kıyısında çekilmiş bir fotoğraf bırakmışsın ahşap bir kutu içine. Bu eşyalar kutuyu her açtığımda mutlak bir yoksunluğun işaretleri olarak seni anımsatırlar.

Erkekçe bir kederle anıyorum seni. Sencileyin unutuyorum sonra. Sessiz iç çekmelerle, sencileyin çok özlüyorum. Bu da bütün varlığımı temize çıkararak sızılarımı dindiriyor. Avutuyor, onurumu okşuyor.

Gelirsin diye, umudun direngen anlamlarını uyarıyorum içimde. Beklerken nice bakışa bölünür gözlerim. Gelirsin diye, yenilgi utkuya savıyor sırasını. Tene damlayan reçine tadında aramızdan akıyor zaman. Bir gün kavuşma düşüncesinde birikiyor tortuları. Dolduruyor boşluğun deşilmiş yüreğini damla damla. 

Beni bulmak istersen kilitleri açılmış bir kalbin tüm yollarını izle. Bu yollar üzerinde, kendi kuytusunu arayan zamansız yolcuları, orada keşfedilmemiş denizleri bulacaksın. Orada ırmaklar ve şehirler sökün eder gece düşlerinde yolcuların. Sessizliğin evreninde yaşıyor hepsi de. Birinin gecesi diğerinin gündüzü. Birbirlerinin şarkılarını duymadan aynı şarkıyı söylüyorlar. Ayrı yollarda yürüyen ama birlikte yol alan yoldaşlar gibi. El ele. Yenilseler bile, kimsesizlikleriyle barışık, yenilgileriyle kardeş. Nice yıkımdan çıktılar. Yenilgileri onların cesaretleri. 

Yaşamış, sevmiş ve çok yenilmişim. Sen benim yenilgim ve cesaretimsin. Yenilmediysen anlayacaksın beni.

Külüstür duvar saati beşi vurdu. Bu saatten sonra artık her şey uzun sürer. Uzun sürer kışın şarkısı. Unutmaya doğru hızlanır zaman. Bu iki hız arasında son bir kargı saldırısıdır, göğüslerim. Sen düşünme beni.

Josef Kılçıksız
Josef Kılçıksız

Diğer Yazıları

Rum Ortodoks bir ailenin en büyük erkek çocuğu olarak Antakya’da dünyaya geldi. Hacettepe üniversitesi felsefe bölümünden mezun olduktan sonra Roma Pontificia üniversitesinde Felsefe ve Katolik Teolojisi öğrenimi gördü. Ardından Tampere(Finlandiya) üniversitesinde Beşerî bilimler ve Felsefe dalında master yaptı. Aynı üniversitenin Pedagojik Bilimler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra uzun yıllar Fin devlet ve özel eğitim kurumlarında öğretmen olarak çalıştı. Halen aynı üniversitede yardımcı asistan, doktora öğrencisi olarak görev yapıyor. Finlandiya’daki değişik üniversitelerde epistemoloji (Karl Popper, Thomas Kuhn) Ontoloji (Christian Wolff, Heidegger) ile genel anlamda Alman felsefesi alanında araştırmalar yaptı. İlgi alanları varoluşçu felsefe ve postmodern metafiziktir. Kılçıksız’ın Finlandiya’da yayınlanmış (2004/Eylül) ”Hedelmät jotka eivät tuoksu ruudille” (Dilin kekremsi meyveleri barut kokmaz) adında bir şiir kitabı bulunmaktadır Kılçıksız’ın ayrıca ”Bahar Kapımda” , ve ”Buzdan Kuşlar Ormanı” adlı Türkiye’de yayınlanmış iki şiir kitabı ile ”Zamana Adanmış Yüzlerimiz” adlı deneme-öykü kategorisinde bir kitabı bulunmaktadır. Tematiği geniş bir yelpazeye dayanan felsefi ve siyasi içerikli yazıları halen DevHaber, SalakFilozof, YazıAtölyesi, Cafrande, İnsanokur, Komplike Dergi, İnsancıl, DüşünBil, İktisat ve Toplum, Aksi Sanat ve Evrensel Kültür’de yayımlanıyor. Kılçıksız’ın ayrıca şiir, öykü ve felsefi denemeleri sırasıyla İnsancıl, Komplike, Düşünbil, Ekin, Bekir Abi, Amanos, Güney, Süje, Bachibouzouck, Gerçek Edebiyat, Kurgu Kültür, Patika, Tmolos, Revue Ayna, Kirpi Edebiyat, Muhabirce (Almanca ve Türkçe olarak) Asma Köprü, Şiiri Özlüyorum, SonGemi, Elize Edebiyat, Edebiyat Nöbeti ve Edebiyatist’te yayımandı. Fransızca, Fince, Almanca ve İngilizce’ye şiir çevirileri de yapan Kılçıksız’ın verbal yeteneği geniş bir lisan yelpazesinden oluşuyor. Kılçıksız, iyi veya çok iyi derecede Almanca, Arapça, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Fince ve İtalyanca biliyor. Başta felsefe, şiir, tarih ve siyaset olmak üzere toplumsal içerikli romanlardan hoşlanan Kılçıksız’ın Felsefe, şiir, toplumbilim, satranç, siyasal sinema, fauna, anatomi ve futbol en tutkulu uğraşları arasında bulunuyor. Kılçıksız uzun Helsinki yaşantılarından sonra Paris’e yerleşti.


BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR