Yavru Serçe / Hicran Bekiroğlu

Gün geceye kavuşmak üzereydi. Pencerenin dibinde oturan Halise kadının göz kapakları kapanıyordu. Son on gündür, bahçede üç ağaçtan biri olan dut ağacına yuva yapan serçe ailesini seyrediyordu.  Anne serçe, günlerce taşıdığı çer çöple yuvasını yapmıştı. Yumurtadan çıkan üç yavruyu, sabah akşam besleyip, koruyup kolluyordu. İki yavru uçup terk etmişti yuvayı. Kalan bir yavru cesaret edemiyordu annesinin güvenli kanatlarını bırakıp uçmaya. Yakındır uçacaktı yavru serçe diye düşündü Halise.

Gri,  soğuk binanın üç yataklı, yüz sekiz numaralı odasına getirileli altı ayı biraz geçmişti. Saymıyordu artık önemi kalmayan günleri. Lekeli ellerini siyah battaniyesinin altından çıkarıp, tekerlekli sandalyesini pencereye doğru çevirdi. Camı iteledi tam kapanmadı ama içeriye giren sonbahar rüzgârını kesti. Sağ tarafında yatan Beyaz kadına baktı. İki gündür yataktan kalkmamış, odayı dolduran nefesi azalmıştı. Canı sıkıldı Halise’nin iki kelime olsun konuşuyor, yalnızlığı bölüşüyorlardı Beyaz kadınla…

Yatağın başucundaki metal dolabın üstünde duran çerçeveyi eline aldı. Kocasıyla elli sene önce çekilen düğün fotoğrafına baktı. Parmağını damat tıraşı olmuş eşi Kemal’in yanağında gezdirdi. Bıyıklarını okşadı. Hafta sonları sohbet ederek içtikleri kahveleri, el ele yürüdükleri sahilleri, parkları düşündü. Emekli olunca küçük bir sahil kasabasına yerleşme hayallerini hatırladı. Kalbi hayatın ortasında duruvermişti Kemal’in. Odanın tüm havasını içine çeker gibi derin bir iç çekti Halise. Ne vardı erkenden beni bırakıp gidecek diye söylendi. Kendi sesi koridorda bir tur atıp tekrar kulağına geldi. Serçe yavrusunu kanadının altına almış gece uykusuna dalmışlardı. Yakındır uçacaktı yavru serçe.

Koridorda akşam yemek saatini haber veren zil çaldı. Mavi giyimli Hüsnü odaya girdi, Halise kadın titredi. Gözlerini yerdeki soğuk gri fayanslara indirdi. Hüsnü “ yemek vakti deyip” tekerlekli sandalyeyi yemekhane denen açık buzdolabına doğru sürdü. Uzun beyaz masanın üzerine sıra sıra dizilmiş pilav ve hoşaflar duruyordu. Elleri titreyen, salyası akan, başı önünde uyuyan, yarı ruhlu insancıkların yanına arabayı bir çuval gibi bıraktı Hüsnü. Halise kadın pilava hiç dokunmadı. Bir kaç kaşık kayısı hoşafı içti. Hüsnü’nün kel kafası, eldivenli elleri, fıldır fıldır dönen gözleri hepsini tek tek izliyordu. “Çok yemeyin sizin pisliğinizi ben çekiyorum” der gibiydi. Lokmalar boğazından aşağıya inmiyordu. Halise kadın kuru bir şey yemezse üç gün büyük abdestini yapmıyor, Hüsnü de sadece ıslak bez için çok söylenip, itip kalkmıyordu. Ama en kötüsü çırılçıplak sıraya dizip,  hortumdan akan buz gibi suyla fırçalanarak yıkanmak çok ağrına gidiyordu Halise kadının.  Yaşadığı utancı  unutmak için  en az  iki gün yataktan çıkmıyordu. Tek merak ettiği şey yavru serçeydi. Yakındır uçacaktı.

Odaya döndüklerinde tespih böceği gibi yatağa attı kadını Hüsnü. Halise kadın nefes bile almıyor, yüzüne bakmıyordu. Hüsnü, bir sigara yakıp naylon terliklerini süre süre beyaz kadının başına gitti. Dumanı üfleye üfleye kulağını Beyaz kadının dudaklarına yanaştırdı “Hala direniyor”  deyip odadan çıktı. Halise kadın gözünden akmayan yaşa hayret etti katarakt engel oluyordu herhalde. Beyaz kadının ruhu dinleniyor diye düşündü. Tavandaki kirli lamba söndü.  Burnuna oğlunun tıraş sonrası sürdüğü acı erkek kokusu geldi. Okumak için Amerika’ya gidip, evlenip oraya yerleşmişti.  Halise, altı ay önce evin salonunda düşüp kalmıştı. Komşuların yardımıyla hastaneye kaldırılmış, yüksek tansiyondan kısmi felç geçirmişti. Kısa bir tedaviden sonra konuşması düzelmiş ama bacaklarını kaybetmişti yürüyemiyordu artık. Devlet, kocasından kalan emekli maaşına el koyup, bu ruhsuz, soğuk yere yerleştirmişti. Oğlu bilmiyor muydu? Biliyorsa neden gelmiyordu? Başını pencereye cevirdi Halise kadın, ay ışığında uyuyan yavru serçeyi düşündü. Yakındır uyuyan serçe uçacaktı.

Halise, sabah gün doğarken uyandı. Beyaz kadına baktı gülümsüyordu ya da ona öyle göründü. Şıpıdık terlik sesiyle birlikte Hüsnü göründü. Yanında kıvırcık saçlı, dudağının sağ üst köşesinde tırnak büyüklüğünde bir ben olan kadınla birlikte. Halise’nin altındaki ıslak bezi aldılar. On gündür giydiği rengi solmuş elbiseyi kafasından sokup tekerlekli sandalyeye oturttular. Halise kadın, battaniyesini beklemeden pencereye doğru sürdü arabasını perdeyi açtı. Yavru kuş yuvasının kenarında kanat çırpıyordu. Halise’nin gözlerinin içi güldü hadi hadi yapabilirsin diye seslendi. Ellerini çırpıyordu sevinçten. Yavru serçenin arkasından annesi gagasıyla itekledi, yavru aşağıya doğru inmeye başlarken kanatlarını hızlandırdı hızlı hızlı çırptı yükseldi yükseldi uçmaya başladı.

O sırada Beyaz kadının başında Hüsnü bağırmaya başladı;

-Nihayet ölmüş bırak bezi depodan ceset torbası getir

Halise,  Beyaz kadının yatakta gülen yüzüne baktı. Hiç görmediği gibi gülüyordu..

10 Yorum Yavru Serçe / Hicran Bekiroğlu

  1. Ahhh..Ne diyeyim.Beni ağlattın.Gönlüne ve emeğine sağlık.İnşallah daha bir sürü öyküye ve Roman’aaaaaa

  2. Darülaceze ziyareti yapmıştım birkaç yıl önce. Oradan dödüğümde birkaç gün kendime gelememiştim. Öykünüz bana aynı duyguyu yaşattı yine. İnsanlığımdan utandım. Kaleminize sağlık…

  3. yıllar geçip gidiyor , yaşlar ard arda eklendikçe ölüm değil de korkutan kimsesiz kalmak oluyor. Ellerine sağlık tüyleri diken diken eden bir öykü

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*