Yaşlı Binalar Sanatoryumu / Ayşegül Kaya

Tevfik, Yılmaz, Süleyman… Üçü de çocukluk arkadaşım. Aynı mahallenin dört farklı metniydik biz. Kimimiz düz yazı, kimimiz şiir, bense yasaklı bir roman… Öyle sağlamdı ki dostluğumuz. Şu İstanbul denen koca şehirde zaten en has dostlukların bizim mahalleden çıktığına inanmışımdır hep. Bizim gökyüzümüz, bizim ebedi umuthanemiz, ebedi tapınağımız… Bize çocuk olmayı tattıran, ergen olmanın altın kurallarını öğreten o mahallemiz… Tarlabaşı’nda, sadece orada yaşayanların çıkmakla yükümlü olduğu dik bir yokuşa, sağlı sollu yerleşmiş binalardan ibaret bir sokağımız vardı. Binalar dediysem veremli, ölmekle kalmak arasında bocalamış, solgun yüzlü hastalardı hepsi. “Yaşlı binalar sanatoryumu” diye lakap takmıştım ben kendimce bu sokağa. Barındırdığı hayatların çoğu, gri zemin üzerinde, siyah birer mürekkep lekesinden ibaretti ama buna rağmen, yere düşen gölgeleri dahi rengârenk olan insanlarla doluydu burası.  Bir de karşılıklı pencereler arasında gerilen çamaşır ipleri vardı ki bu en karakteristik özelliklerinden biriydi. Her daim çamaşır asılı olurdu bu iplerde ama ben baktığım her şeye görünenden farklı bir mana yükleyeceğim ya, benim için onlar sıradan naylon ipler değil, iki komşu hayat arasında gidip gelebilmek için kurulmuş birer geçitti. Hatta pencereleri birbirine bakan iki ev arasında sessiz sedasız imzalanmış, gizli bir anlaşma. Birbirlerinin hayatlarına çamaşır asma eylemi süresince müdahale edebilirlerdi bu evlerin hanımları. Dedikodu, şuh kahkahalar, hayal kurma, koca çekiştirme… Hepsi serbestti.

Bazen hadsiz küfürler, ulu orta savrulurdu sokakta. Asfalta, rüzgârda sokağa taşan perdelere, seyyar satıcıların el arabalarına varana dek her yana sinmiş, kazısan çıkmayacak küfürlerdi bunlar. Edepsiz yeni yetmeliğimizin uzun soluklu tefrikaları… Hiçbir filtreden geçirilmeyen bu küfürlerin pek çoğuna  hâlâ alışkındır dilimiz.

                İşte bu güzel ve evveli belirsiz mahallede, bir sabah, biz dördümüz bir oyunun içinde buluverdik kendimizi. İsimlerimizi bile doğru düzgün bilmiyorduk henüz. Bir ara koştururken düştüm ben. Asfalt sert. Alman terbiyeciler gibi tavizsiz. Dizimizi parçalardı anında. O sırada, baktım bir çocuk eli omzumda. En az benimkiler kadar minik. “Fena düştün oğlum! Kaldırayım seni dur.” Benim dizim kanıyordu ve ağlıyordum. “Adın ne senin?” diye sordu bana. Kaldırımın kenarına oturduk. Altı yaşından gün alıyorum o zamanlar. “Cihan!” diye yanıtladım yay gibi bükülen dudağımla. Sonra iki çocuk daha geldi koşarak. Tevfik, Yılmaz, Süleyman ve ben… Benim kanayan dizim, o gün orada bir kader çizmişti. Benden Tevfik’e, Tevfik’ten Süleyman’a derken, aramızda çekilen çizgilerle bir karenin dört köşesi oluvermiştik. Aynı okullar, aynı öğretmenler, benzer aşk acıları falan derken büyüyüvermiştik. Büyürken daha nice kanamıştık. Şimdi, kan anonslarına aldırış edilmeyen hastalar olarak kaderimize mi terk edilmiştik yoksa kanaya kanaya yaşamı en kırmızı hali ile tatma şerefine nail, yüce insanlar mıydık, bir türlü karar veremem.

1979 yılında, ben üniversiteliydim artık. Tembel tenekeler… Hiçbiri becerememişti bir üniversiteye kapağı atmayı. Belki ben de atmamış olsaydım biz yine hep bir arada ve mutlu olurduk. Kim bilir?.. Fitilin tutuşmasına neden olan, sığındığımız o ahşap dostluğu küle çeviren bendim ve ateşin her yangından sağ çıkabileceğini çok acı bir şekilde öğrenmiştim. Yok olmak için sulara atmak isterken kendimi, belki korkularımdan, belki de benim gibi düşünen arkadaşlarıma vermiş olduğum sözlere bağlılığımdan, hiç cesaret edemedim kendimi söndürmeye. Seksenli yılların eşiğinde, var gücü ile modernleşmeye çalışan bir şehrin külüstür hayatların hurdalığı haline gelmiş bu semtinde, yaşananlara seyirci kalmak ve bir taraf seçmemek ne kadar mümkün olabilirdi? Ben üniversite koridorlarında, kantinlerinde bir yol seçmiştim kendime. Okul bahçelerine sığamaz olmuştum sonra ve kendi fikirlerimi haykırırken çınlayan sesimi zevkle dinlemeye başlamıştım. Tevfik, bir avukatlık bürosunda getir götür işleri yapıyordu o sıralar. Yılmaz ve Süleyman ise ortak bir dükkân açmışlardı bizim arka sokakta. “Şen Yuvalar Emlak”… Hatırladıkça gülesim gelir. Girer girmez karşınıza gelen duvarda ikisinin dükkânın açılışını yaparken çektirdikleri fotoğraf vardı. Sanki baraj inşaatının açılışını yapıyor mübarekler. Nasıl da kasılmış Süleyman. Can arkadaşım benim.

                Yaşasaydı elli yaşında olacaktı. Benimle aynı yaşta… Saçları beyazlamazdı onun kesin. Benimkiler aldı başını gidiyor. Tonton ihtiyarlara döndüm şimdiden. Kim bilir, belki köşeyi çoktan dönmüş olurdu. Emlakçılıkta epeyce iyiydi çünkü. O değil de yokluğunu en çok cuma akşamları hissediyorum. Yılmaz ile her cuma akşamı buluştuğumuz bir meyhane vardır. Pek kaliteli bir yer değil. Duman altı malum… Yanımızdaki boş sandalyelere, bizim sandalyelerimizin ne zaman boşalacağını düşünerek ama kaygılanmadan bakıyoruz artık ve ince saz eşliğinde, anıları yâd ediyoruz.

                Tekrar o yıllara dönecek olursak; her şey 1980 yılının şubat ayında oldu. Ben mahallelinin ağzında dolanan, hatta bazılarının ağzında dolandırmaya dahi korktuğu, illegal bir isimdim artık. Yılmaz’ı da çekmiştim kendi safıma ve bir akşam, karanlığın dipsiz bir gözbebeği gibi büyüdüğü bir sırada, bir silah doğruldu üzerime. O silahın namlusu bana bakıyordu. Beni vurmalıydı ağzından püskürttüğü her bir kurşun ama beni değil, beni korumak için önüme atlayan Süleyman’dı vurulan. O gece ben orada sadece dostumu değil, geleceğimi külliyen yitirmiştim. Çok kısa bir süre sonra Yılmaz ve ben hapse girdik. Tevfik ikimizle de konuşmuyordu. Süleyman’ın sorumluları bizdik ona göre. Haksız da değildi. Yılmaz ve ben kaldık şimdi. İki eski sabıkalı. İki eski deli. Bir fikrin peşinden, inançla gitmiş olmamızın bedeli bu kadar ağır olmamalıydı elbet ama biz, bilhassa cuma akşamları buluştuğumuzda artık o yılları büyük bir sükunet içinde anar olmuştuk. Geçmişimiz, hesabı sorulduğu an paramparça, tiftik tiftik olacak bir pamuktan bir kumaştı sanki. Dağılmasın diye ellemiyorduk hiç. Bu matemlerin en naifiydi belki de. Süleyman ve Tevfik’in de yine bizimle olmaları için neler vermezdik.

                Bu arada karım bu cuma akşamlarına fazla takılır oldu bu aralar. Mübarek kadın, gençliğinde bile çıkarmazdı sesini. Yaşlılık kompleksine mi girdi ne? Geçen gün demez mi, “Çilingir getirtip o kilidi değiştireceğim. Bir cuma gecesi dımdızlak kalacaksın sokakta. Yılmaz ile beraber yaşarsınız artık.” Güleyim mi, sinirleneyim mi bilemedim. Seviyorum da.

                Yılmaz için hava hoş tabii. O hiç evlenmedi. Emlakçılık yapıyor hâlâ ama büyüttü işleri. Teşvikiye’de bir emlak ofisi var. Leopar desenli taytı çeken onun dükkânda alıyor sanki soluğu. Kucakta uzun tüylü, minyon bir köpek… Ha, bir de botokslu dudaklar var elbet. Onları unutmamak lazım… Geçen gün, yani Süleyman’ın ölüm yıldönümünde bizim mahalleye gittik onunla. “Gitmeyelim, fena olursun sen!” dedi bana ama dinletemedi.

                   Eğreti duran cumbalar hâlâ yıkılmamış neyse ki ama o dünyanın an acımasız dozeri olarak nitelendirdiğim kentsel dönüşüme kurban gidecek buralar. Hepten yıkılır olur biter bizim sanatoryum. Çamaşır ipleri yine yerli yerindeydi. Zaman bu sokağa girememişti sanırım. En büyük değişiklik; bakkalın yerine bir börekçi açılmış. Tokuz diye midir nedir, içeriden yükselen koku bir ağır gelmişti ki bize. Mide enzimlerimizle savaşa girmeye hazır olan, dilimlenmiş börekleri görmezden gelmeye çalışarak diğer sokağa doğru saptık. Bakalım Yılmazların dükkân ne olmuş. Süleyman’ın vurulduğu noktadaydık. Biraz daha dikkatli baksam, yerde kanını görecektim sanki. Hatta zorlasam kulaklarımı, oracıkta, son kez evrene bıraktığı o sesini duyabilirdim. İç organlarım, yüzlerce boksörün istilasına uğramış birer kum torbasıydı sanki o an. İçimden dışıma dalga dalga yayılan titreşimlerle sallandığımı ve devrilmek üzere olduğumu hissediyordum. Ben sert görünümlü, duygularını pek belli etmeyen bir adamımdır ama şu Süleyman’ın gitmiş olduğu fikrine bir türlü ikna olmayıp hüngür hüngür ağlayan kalbimi susturamadım.

O vaziyette bile, manyakça ve eğlenceli fikirlerimle oynaşmaya başlamıştım. Zaman makinesi olsaydı mesela hemen sokağın başında. “On sene geriye gidene bir sene de bedava” yazsaydı koca harflerle üzerinde. Ceplerimi karıştırıp makinenin başında duran adamla pazarlık etseydim. Sonra içine girip o karemizin çizildiği güne geri gitseydim. Tek derdimin kanayan dizim olduğu o güzel güne… Düşünürken bile içim ürpermişti. Yılmaz kolumdan tutup sarsmıştı beni. “Bembeyaz oldun. Neden geldik ki buraya? Dedim ben sana. Haydi! Gidelim artık.” Aralarda bir yerlere park ettiğimiz arabamıza döndüğümüzde belki seneler sonra ilk kez ağlamıştım. Ne kendimden ne de Yılmaz’dan utanıyordum o an. O an benim için sadece Süleyman’ın o zarif silueti vardı.

1 Yorum Yaşlı Binalar Sanatoryumu / Ayşegül Kaya

  1. Sürükleyici birde CİHAN ismi dünya acımasız olsada isim bana değerli abimin ismi olması vesilesiyle… devam yazmaya hiç vazgeçmeden olurmu kolaylıklar diliyorum

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*