garip
garip
garip

Yaşanmayan Bir Zaman/ Melisa Parlak

reklam
01 Kasım 2019 0

Benim adım Bahar. Ruhumun mevsimlerinin adımın aksine kışı göstermeye başladığında ODTÜ Felsefe bölümünü kazandım. Ankara’nın soğuğunu da iliklerime kadar ilk o zaman yaşadım. Dağ başındaki kampüste; yurt ve fakülte arasındaki yol çözülmemeye yemin etmiş karlarla kaplıydı. Adımın mevsimi geldiğinde görülen yeşil manzaranın sahibi uzun ağaçlar, kar varken mavi göğe uzanan beyaz bir topluluğa dönüşürdü. Bazen sadece geceleri yağan ve sabaha bu kartpostallara yaraşan manzarayı bırakan kar bazen ise gece gündüz demeden göz gözü görmeyecek kadar şiddetli yağardı ve dersleri asmak için bahane arayan pek çok öğrenci arkadaşıma davetiye çıkartırdı. Okula gitmeme konusunda bahane kabul etmezdim ve bir önceki gece kaçta uyunmuş; ne kadar pişti, sessiz sinema, şişe çevirmece oynanmış; ne yenilmiş ve içilmiş olursa olsun sabah yedide uyanır ve yurttan fakülteye doğru uzanan kartpostal gibi manzaranın yolunu tutardım. Yaklaşık yirmi dakika süren yolda bir yandan ayaz göz kırpma hızımı bile yavaşlatıp, kemiklerime kadar işlerken bir yandan zihnim kendi Felsefe dersimi yapardı kafamın içinde. Nasıl olurdu da istekleri birbirine bu kadar zıt olan ruh ve beden tek bir insan formunda bir araya gelirdi? Ben kimdim ve nereye gidiyordum? Kader denen şey böylesine dillere pelesenk olmuşken aslında en kararsız zamanlarımızda bile öylesine seçtiğimiz şeylerin ve yaptığımız eylemlerin sonucu değil miydi? Onlarla konuşamadıklarımı kendi kendime konuştuğuma göre, bölümdeki diğer öğrencilerin üniversiteye sadece eğlenmek için geldiklerini düşünürdüm. Hiçbir zaman duygu durumlarına ortaklık sağlayamadığım arkadaşlarımla aramda gözle görülmeyen, elle tutulmayan, kelimelerle anlatılamayacak bir mesafe vardı. Bölümü, dersleri hatta hocaları bile onlardan daha çok önemsiyordum. Düşünce yapısına ve karakterine en çok hayranlık duyduğum hoca ise içlerinde en genci olan Melih hocaydı. Kirli sakallarının gizlediği gamzeleri, düşünürken kalemiyle kaşıdığı kafasındaki kumral ve parlak saçları, gülerken kısılan bal rengi gözleri, yaşlanınca daha da çok yakışacağını düşündüğüm kaz ayakları ve üzerine bıkmadan sayfalarca şiir yazabileceğim gülümseyişi hiç umrumda değildi. Bunların ardındaki adam; yaşam tarzıyla, insanları gözlemleyişiyle, hayata bakış açısıyla, felsefeyi ele alışıyla, düşüncelerini dile getirişi ile, bana bir yerlerden tanıdık gelen sıcacık ruhuyla görünenden çok daha ötesiydi benim için. O, Modern Felsefe dersi işlemesi gerekirken bize hep Makro Felsefe anlatırdı ve mikro insanlar olduğumuzdan anlamak için üzerinde günlerce düşünülmesi gereken bir konuydu bu. Makro Felsefe çalışmak için ayırdığım vakitlerde kendimi Melih hocanın anlamlı varoluşunu düşünürken bulurdum her seferinde.

Bir keresinde dersi bittiğinde ben sınıftan çıkarken arkamdan seslendi. “Bahar, öğleden sonra odama gelir misin? Sana vermek istediğim bir kitap var.” Şaşkınlıktan ne diyeceğimi şaşırdım, kafamı sallamakla yetindim. O an -tıpkı onu ilk gördüğüm andan itibaren olduğu gibi- o hariç her şey fluydu. Arka planda sıcacık ruhunun ruhuma sarıldığını bildiğim bal rengi gözleri ışıltıyla parlıyordu. Gözbebekleri bana gerçek mevsimlerin içimizde değiştiğini anlatıyordu. Ruh halim ismime doğru bir adım daha atıyordu kalbimin her çarpışında. Kitabı aldıktan sonra günlerce kapağını bile açmadan seyrettim; geceleri ise kendimi kitaba sarılıp uyurken buldum.

Takip eden onuncu günde kitabı bir solukta okuyup bitirdim. Akşamında ise ODTÜ’de hava koşullarının engel olamayacağı sosyal bir etkinliğimizde onu gördüğümde birkaç Felsefe öğrencisiyle sohbet ederken sıcak şarap içiyordu. Benim içim ise daha şarabı içmeden ısınmış, başım aşktan dönmeye çoktan başlamıştı. Gidip ben de bir kadeh sıcak şarap aldım ve yanlarına gittim. Yaklaşırken ‘Gel Bahar sohbete sen de katıl’ diyerek dostane bir tavırla kolunu omzuma attı. Hissettiğim sanki varoluşumun ilk anından beri kolunun omzumda olduğuydu. Gözlerim çok uzaklardan parlayan bir ışığa doğru dalarken henüz yaşanmayan belki de hiç yaşanmayacak olan bir kesit geçti aklımdan. Değişmeyen tek şey ben ve omzumdaki koluyla ruhunu sevdiğim adam. Deniz kenarında müstakil bir evin bahçesindeyiz. Benim üzerimde uzun,sarı ve iri çiçekli bir elbise var. O ise krem renkli keten bir şort ve beyaz hakim yaka keten bir gömlek giymiş, sarılıyor bana. Köprücük kemiğime değen bileği içimi huzurla dolduruyor. Ellerimizdeki kadehler ev yapımı beyaz şarap ile dolu. Dalgaların ritmik sesi eve kadar gelerek radyoda çalan jazz müzikle ve içkilerini yudumlayan konuklarımızın neşeli sohbetleriyle birleşiyor ve kutlamamıza eşlik ediyor. Birinci yaş günü partisinin başrolü olan kızımız Deniz, bakıcısının kucağında bize doğru yaklaşıyor. 

Omzumdaki kol kıyıya vuran dalgalar gibi yavaşça çekilirken; yaşanmamış en huzurlu anım benden gittikçe uzaklaştı. Elimdeki kadehten artık soğumuş olan şarabı yudumlarken ruhunu sevdiğim adam sordu: “Kitabı beğendin mi?”

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.