Yaşanacak Günler / Eray Özdemir

Hasan Bey, üzerinde yaz havasına uygun kısa kollu beyaz gömleğiyle kahvehanenin önünde, sandalyede oturuyordu. Parmaklarını, emeklilik sonrası artık iyice belirginleşmeye başlamış göbeğinin üstünde birleştirmiş, biri ötekinin üstünde olacak şekilde iki ayağını da uzatmıştı. Ara ara gözleriyle sokağın sonundaki dönemeci kontrol ediyor, gelen birileri var mı diye bakıyordu. Çayını yudumladıktan sonra derin bir nefes alıp hızlı bir of çekti. İçinden ; “Ne yapsam acaba ? dedi. Keşke biraz daha uyusaydım…”.

  Sokak boştu. Yalnızca kuşların cıvıltısı işitiliyordu. Kafasını yukarıya kaldırıp bir eli alnında sokak lambasının tepesine bakmaya başladı. İki kuş gövdelerini birbirlerine çarpıştırıyor, gagalarıyla birbirlerine vurmaya çalışıyor, kısa süreli bir kovalaşmanın ardından tekrar lambanın tepesine konuyorlardı. Dikkatli bakan yüzüne hüzün yayılmıştı. “Biz de” dedi. “Biz de böyle oynaşır, kavgalar ederdik. Sabah kalkıp bir yürüyüş yapar, sonrasında kahvaltı, biraz lak lak, akşam gezmeleriyle günü bitirirdik. Daha bir yıl olmuşmuş, biliyorum, bir yıl olduğunu bende biliyorum !”

  Kendi kendine konuşurken çaycı gelip bir bardak daha içip içmeyeceğini sormuş, elinde boş bardakla içeriye geçmişti. Önüne döndüğünde kuşları yerinde bulamayıp gözünü yolun sonundaki dönemece diken Hasan Bey de masadaki iskambil destesini almış, kağıtların desteden ayırdığı bölümünü sertçe desteye atıyor ve bunu tekrarlıyorken şöyle düşünüyordu ; “Bugün de epey durgun ortalık, şuraya bak bir saatte üç araba ya geçti ya geçmedi. Acaba iki tanesi şöyle hafiften bir kaza yapsaydı ne olurdu ? Belki de kim haklı kim haksız bana danışırlardı. Allah korusun, Beşir’in kazası gibi olmasın da. Adam iki ay hastaneden çıkamadı yahu. İyi bari en azından abisine bir şey olmadı. Ona da helal olsun doğrusu, sen balkonu feda et, içini çiçeklerle doldur, her gün onlarla uğraş. Al sana meşgale ! Ah, benim de torunum yanımda olacaktı ki…

  Bir dakika sonra üzerinden dumanlar çıkan bardakla gelen çaycı hiç beklemeden sordu ;

  • Amca ne diyecektim, Rıfat abiyi mi bekliyordun sen ?
  • Sabah on bir dedin mi gelirdi. İyi oluyor biraz kağıt, biraz tavla oynuyoruz hava kararıyor. Akşam da millet işten dönüyor, muhabbetti, taştı derken bir de bakmışsın gün bitmiş. İki saat oldu, nerede kaldı anlamadım.
  • Vallahi ona bakıyorsan haber geldi dün akşam, köyüne gitti. Arsasının tapusuyla ilgili işleri varmış, tapuyu üzerine mi alacakmış ne. Ben de tam bilmiyorum. Yaz geldi, gidiyoruz madem bu yazı da köyde geçirelim demiş. Eşini de almış yanına.

Duyduklarına şaşıran Hasan Bey kafasını yere eğip ; “Ya… iyi yapmış madem gittiyse. Ne diyeyim.” Dedi. Konuşmasına devam edeceğini sanan çaycı on saniyelik bekleyişin ardından içeri geçmişti. Çizgilerle dolu yüzü hareketsiz, düşünceli bakıyordu. İnsan ruhunda niçin var olduğunu anlayamadığımız bir his sanki kolundan tutmuş, kendisine kelepçeliyordu onu.

  O an öyle bir hali vardı ki, tıpkı gün boyu babasından harçlık alacağı anı beklemiş fakat aldığı hayır yanıtı karşısında odasına geçip kimseyle konuşmadan sessizce oturmuş bir çocuğa benziyordu.

  Arkadaşının gelmeyeceğini öğrenen Hasan Bey ne yapacağını düşünmeye başlamıştı. On dakika boyunca zihninde bir sürü düşünce dolaştı. Bu aralıkta sokaktan geçenlerin yüz ifadelerinden iyi mi yoksa kötü mü insanlar olduklarını anlamaya çalıştı. Oturduğu yerin hizasında, yolun karşısında bir tabela fark etmişti. Önceden nasıl olup da fark etmediğine şaşırdı. Tabeladaki yazıyı yavaş yavaş okudu. Ardından bunu yine aynı yavaşlıkta tekrarladı. Biraz daha etrafına bakındıktan sonra yine bir of çekip hızla kaldırdı cüssesini sandalyeden. Cebinden bir bozukluk alıp gelişi güzel masaya attı. Terden ıslanmış olan boynunu, kulaklarının arkasını ve alnını, gömlek cebinden çıkarttığı mendille iki üç defa sildi. Ellerini arkada birleştirip hiç acele etmeden evine doğru yürümeye başladı.

  Küçük bir evi vardı. Bir yıla yakındır burada yaşıyordu. Bekar evi olmasına karşın içeriye girdiğinizde evin düzeninden, temizliğinden gözleriniz kamaşırdı. Kapıdan adımını attığında ilk işi televizyonu açmak oldu. Kanallar arasında geziniyordu. İlgisini çekecek bir program bulamamış olacak ki hiçbir kanalda iki göz kırpıştan fazla durmuyordu. Bu beş dakika boyunca böyle devam etti. Birazdan mutfağa geçmiş, buzdolabını açıp seyretmeye başlamıştı. Tek tek bütün raflara bakıyordu. Ardından lavabodaydı. Aynanın karşısında kesilecek düzeye gelmiş mi diye sakallarını inceliyordu. Öylece dolanıyordu evin içinde. Şimdi de salona geçmiş, kafası dışarıda pencereden sokağı izliyordu. Fakat bu da çok sürmedi. Pencereyi kapatıp hemen yanı başındaki çekyata oturdu. Geriye doğru yaslanıp iki elini iki yana koydu. Gözleri cansızdı, bu haliyle bir ölüyü andırıyordu. Odanın tavanına, duvarda asılı askerlik fotoğrafına, masanın üzerindeki babalar gününde hediye edilmiş çiçeğe, yerdeki halının desenlerine adeta bir yabancı gibi bakıyordu. Sanki hiç gelmediği, bilmediği bir yerdeydi. Sanki burada misafirdi ve birazdan birisi gelecek soğuk bir şeyler ikram edip, çekinmemesini, kendi eviymiş gibi davranmasını isteyecekti.

  Saatine baktı, ikiye yirmi vardı. “Nereden baksan altı saat var akşama.” Dedi. “Altı saat… Nasıl geçer? “ Etrafına bakınırken gözü çekyattaki yastığa ilişmişti. Dalgın dalgın bakmaya başladı ona. Tamamına yakını doldurulmuş bir bulmaca eki duruyordu üzerinde. Bir süre daha baktıktan sonra bulmacayı masaya bıraktı, geri dönüp kafasını yastığa koydu, gözlerini kapadı. Altı saati vardı, çabucak geçmesini umuyordu…

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.