Yansı / Murat Acet

 

“Acımın gözyaşlarıma karıştığı anlar,  zor zamanlar…”

 İçini de dışını da bilmek istiyordu. Sabahları erken kalkıp uzun yürüyüşler yapmasının nedeni de buydu. Kendisini bırakmayışı, aldanışları, gündelik tek düzeliklere gösterdiği itina ve hayranlık uyandıran müzik dinleme tutkusu da hep bu yüzdendi.

Bir gün, Öteki’nin, pişman olacağını ve kendisini terk edeceğini biliyordu, nasıl da biliyordu tüm olacakları… Bildikçe acılarından kurtulacağını umut ediyordu, umut zannettiği şey değildi aslında. Ona karşı ellerini uzatıp adımlarını yavaşlatıyor, oluşturduğu mesafeye güveniyordu. Mesafenin, seçimine engel olmayacağını, uzakta olsa bile üşüyen ellerini ısıtabileceğini, acıları değilse bile ayrılığı erteleyeceğini düşlüyordu, ama daha çok kendisi üşüyor, geceleri hep düşüyor, kendi koyduğu mesafelerde boğuluyordu. Hesaplı kitaplı davranmanın cezasını çekiyordu belki de. Üstelik aşk can çekişiyor ve onun olabildiğince canı çekiyordu.

    Her şey ortaya saçılmıştı, her yer can kırığı doluydu.

Öteki, onun ayıp ettiğini düşünüyor, mesafeler korkutuyor, her yeni adımda tökezliyor, “Böyle devam etmek imkânsız” diyordu istemeye istemeye. Zor beğendiğini, sarılmaktan ve kendini kaptırmaktan korktuğunu kabul ediyor, yine de yaşamındaki kesiklerin daha az sevmesine engel olmadığını, onun kendini yanlış anladığını düşünüyordu ve “Uzak ol,” deyişine bir türlü anlam veremiyordu. Gidip ona, “Yorgunum, uğraşma benimle, bak yüreğim çok soğuk…” diyesi geliyordu.

O, sabah akşam ayrılığı düşünüyordu; yaşanacak acıları, hafızasında yer edecek yolculukları ve daha nicelerini… Yürümeyi ve müzik dinlemeyi ihmal etmiyor, şarkıları karanlıkta ve kaldığı yerden bir kez daha dinliyordu, her şeyi çoğaltmak ve yeniden yaşamak istercesine. Mesafenin daha da açılacağına ve beklenen sonun geleceğine dair en ufak bir kuşku duymuyor, gri bir yalnızlık taşıyordu bedeninde.

    Bedeninin içini de dışını da bilmek istiyordu kuşkusuz.

İkisi için de daha fazlasını istemek diye bir şey yoktu, olamazdı. Mesafe zaman geçtikçe yerini kalabalıklara, başkalıklara ve uzaklıklara bırakmak üzeriydi, engel tanımıyordu ve durdurulamıyordu. Ancak beklemek yoruyordu, beklenen hep o andı, ilk adımdı, ağızdan çıkacak ilk ve son sözcüktü. Hazırlıklar tamamdı, saatler kurulmuş, yokluğa ve boşluğa hafızalar alıştırılmıştı.

    Oysa her şey bu kadar kolay olmamalıydı.

Yıkıntılar arasında karşılaştıklarında kazanma ihtimali yoktu, kaybetmek ise önceden bilinen bir seziydi. Ağladılar çokça, sıkıcı geldi halleri, umuda yakın bir cesaret gerekiyordu kalanları toplamak için. O, durdu, içinde kalanları açmak istedi, yutkundu, derinlerde bir yerlerdeydi bilmek istedikleri, boğulmaktan korktu, sustu.

“Ellerin çok üşümüş,” dedi Öteki’nin gözlerine bakarken. Yarım kalmıştı sabah yürüyüşü ve en çok sevdiği şarkı, yarım ve eksik… Biraz da ertelenmiş. Ertelenmiş ve yarım kalmıştı zaten tüm yaşamlarımız. Öteki daha az suçlu, daha az uykusuz “Çok özledim, kaybolup gittim, yok oldum. N’olur, tut ellerimi,” deyiverdi bozuk kalbi, duruk aklı ve terkedilme korkusuyla.

N’olurdu ki biri suçu üstlense, bir diğeri bağışlasa.

Öyle oldu, “Sen bana koca kâinatın bir armağanısın,” dedi ötekine.

O, “Ah, hayır,” diye güldü.

Sımsıcak geçti o yaz, sabah yürüyüşleri, güz düşleri, gülüşler, şarkılar…

Ayrılığa yer yoktu ve hiç gidilemezdi artık, kırıla kırıla öğrenilmişti vazgeçmeyişler ve bilmek teninde yaşamaktı susuz aşk ikliminde.

Geriye ne kalır diye sordular gizliden, bazı zamanlar; bir dingin gövde yeter insanın uçurumdan düşmemesi için.

Ertesi bahar hep uçurtma uçurdular buralarda. Buraların güzelliği ondandır.


 

1 Yorum Yansı / Murat Acet

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.