Yanlış Anlaşılıyorum / Serkan Fırtına

K: İzmirli misin?
A: Evet
K: O zaman iyi yüzersin.
A: Fena değil.
K: İzmir’de deniz var. Şanslısınız, orda öğrenmen kolay olmuştur.
A: Denizde öğrenmedim.
K: Orada göl var mı?
A: Yok, göl değil.
K: Peki ne o zaman?
A: İzmir’de otogarı kullandın mı hiç?
K: Evet
A: Yüzmeyi öğrendiğim yerin üzerinde dolaşmışsın.
K: Nasıl yani?
A: 1980’li yılların sonunda orası büyük çukurların su birikintileri ile dolu olduğu büyük bir alandı.
K: İlginç doğrusu.
A: Sen İzmir’de herkesi yazın Çeşme’ye mi gidiyor sanıyorsun.
K: Sanırım.
A: Bir İzmir vardır, bir de iç izmir!
K: İlk defa duydum.
A: Daha duymadığın o kadar çok şey var ki…
K: Şaşırdım doğrusu. Ne bileyim, İzmir ile ilgili paylaşım yapanlar ya da şimdiye kadar tanıdıklarım hiç senin gibi değildi.
A: Çünkü sen orta sınıf ve üstünden İzmirlilerle karşılaşmışsın. Ama diğer yarısı ile pek karşılaşma şansın olmamış zaten olmaz da.
K: Neden, seninle karşılaştım ya!
A: Ben türümün nadir örneklerindenim.

Diyalog sürüp gidiyordu ama beni hâlâ anlayabildiğini düşünmüyorum. Aslında bu onun suçu değildi. İnsanlar inanmak istediklerine inanıyor ve sadece gördükleri ile yetiniyorlardı. Görünenin ötesi ile ilgilenmek bu ülkede nedense hep fantastik bilim kurguculardan bekleniyordu. Bir süre daha çırpındım ama bu girişimin de sonuç verebileceğine olan inancım tükeniyordu. Gecekondu ve varoş denilen yerlerde büyüyen bir öykü ve tiyatro yazarı için çok arzu edilen bir kategoriye girmiyordum. Ama bu sıralar şunları da duymuyor değilim. Bazı tipler kendilerine hikâyeden bir acılı geçmiş yaratıyor ve nasıl zor ortamlarda yetiştiklerini, politik idealler uğruna bedeller ödediklerinden falan bahsediyorlardı ve epey etkiliyordu bu insanları. Böylelerine çok gülüyorum ama imreniyorum da, benim gerçekten yaşadıklarımı adamlar cilala parlat yapıp yaşanmış gibi anlatıp, çevrelerini inandırıyorlardı. Aslında onların yalan söylediklerini anlamam uzun bir zaman almıyordu. Bunu nasıl yapıyordum, anlatamam. Yani bunun herhangi bir kılavuzu yok ama anlıyordum işte! Samimiyetsiz yüzlerinden, kullandıkları kelimelerin ağızlarından çıkış şekillerindeki yanlışlıklarından falan yakalardım onları. Argonun ve alt kültürün diyalog örgüsü kitaplardan öğrenilecek bir şey değildi.

Ama her ne olursa olsun, benden yetenekliydiler. Ben bu kadına bile inandıramamıştım kendimi. Kafası çok karıştı. Sanırım bana inanmıyor. “Otogarın eski halinde yüzüyorduk” falan çok absürt kalmıştı sanırım. Sadece varoşta büyüdüm, zor şartlarda okudum deseydim yeterli olacaktı buna eminim. Çünkü diğer tipler sadece bunları söylediklerinde herkesi etkiliyorlardı. Zaten inansa bile sonuçta ne değişecekti ki? Biraz takılacağız ve benim gerçekten beş parasız ve sefil bir hayatım olduğunu öğrenince beni terk edecekti nasıl olsa. Bu küçük burjuva insanı ruhiyesi böyledir. Bir süre serseri gibi yaşamayı severler dağıtmayı da… Ama toplanmak zorunda olunan bir dağılmadır onlarınki. Olimpos’a gidip kamp yapmayı severler ama doğayla ilişkileri belirli gün ve haftalarla sınırlı olmak zorundadır. Paran varsa sorun değil tabii, o apayrı bir mevzu… O zaman dergi çıkarmaktan, çeviri yapmaya, konser konser gezmekten, kurulmadık çadır kampı yeri bırakmamaya kadar bir hayatı sonsuza kadar yaşayabilirler. Ama benim cebimdeki 5 TL ile yapılabilecek olanlar arasında alternatif etkinlikler kataloğumdaki seçenekler simit-çay birlikteliğini pek aşmazdı. Ona bu düşündüklerimi nedense söyleyemedim.

Alsancak’a indik, barın birine gidip birkaç bira yuvarladık. Şiirden, öykülerden, güncel politik saçmalıklardan falan konuştuk uzun süre… Bir ara aslında Necip Fazıl’ın çok iyi bir şair ve oyun yazarı olduğunu söyleyecektim ama bundan da vazgeçtim. Ahmet Hamdi Tanpınar’a solcuların değil de neden muhafazakârların bu kadar sahip çıktığını, bu düşünceyi oluşturan ülkenin kültürel zihniyet coğrafyasından falan bahsedecektim ama bunlardan da konuşmadık. Tutunamayanlar’ı okuyup okumadığımı sordu. “Selim’e mi daha yakınsın, Turgut’a mı?” dedi. “Kendime çok uzağım” dedim. Bozuldu. Onu ciddiye almadığımı düşünüyordu. Ya da entelektüel bir ukalalık peşinde olduğumu… Tutunamayanlar histerisinden çok sıkıldığımı, insanların popüler kültür ikonu haline getirdikleri yazarlar üzerinden mastürbasyon yaptıklarını anlatmaya çalıştım ama beceremedim. “Zaten konuşmaktan çok anlamadığım için yazıyorum” da diyemedim.  Bir süre sessiz kaldık. Birkaç gereksiz gündelik konuşma dışında ikimizde kendi dünyalarımıza döndük. O sürekli cep telefonuyla birileri ile yazışıyordu. Ben de onun benden ne kadar sıkılmaya başladığı fark etmiş, etrafa bakınıyordum.

Sonra bir arkadaşını göreceğini söyleyerek yanımdan ayrıldı. Bu gidişinin nedenini biliyordum. Bilmek sizi mutlu kılmasa da bazen özgür yapabiliyor. Birkaç bira daha yuvarladıktan sonra yalnızlığımı sırtlanıp eve gitmeye karar verdim. Düşünüyorum da bu hayatta bir yük olduğunu düşünmeden taşıyacağınız en güzel şey yalnızlıktır.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*