YAN YANA / Burçin Özmaya Çankaya

 

                                                                                                                                                                                                                                      Yan yanayız. Bir türlü kesişemiyoruz bir noktada,  ikimiz de kendi hayatımızda dosdoğru gidiyoruz. Herkes ayrı ayrı beğeniyor bizi, birbirimize yakıştırıp övüyorlar, bir mühendis –genç, yakışıklı ama gözleri biraz hüzünlü- ve sen neşeli, hayatının baharında bir öğretmen- dışarıdan tam görünüşlüyüz, içimdeki yokluk, dışımdan belli olmuyor neyse ki. Dağların aşkla denize yürüdüğü bu güzel yerde, denizin kıyısında, usul usul yürüyoruz. Başım öne eğik, fark ediyor musun bilmiyorum, çünkü düşüncelerimin kiri pası görünmesin istiyorum. Sen gözlerinle ve ruhunla bu anın içindesin, yan yanayız ama benden çok uzaktasın.

Merhaba.”  deyişinle ışıldamaya başlayan kelimeler, varlığınla bambaşka anlamlara kanat açıyorlar. Ne güzel anlatıyorsun her şeyi… Başımı kaldırıp etrafıma bakıyorum. Gökyüzü ve deniz, bizim gibi iki yoldaş şimdi. Onlar yoldaşlar, biz de aynı yolun yolcusu gibi görünüyoruz ama onlar ufukta- şeklen de olsa- bir noktada kucaklaşırken biz birbirimize yaklaşamıyoruz bile.

Kaçtığımı kabullenemediğim için mi bilmem, bir fanus hayal ediyorum kafamda, öylesine saydam, berrak, camdan kaldırım taşları olan… Kaldırım taşlarını birer birer sayıyorum içimden, “…kırk bir, kırk iki ”  çaresizim, bu andan kaçmak arzusu içimi kemiriyor. Yol yanımızda… Yoldan arabalar geçiyor arka arkaya, hayır, biz arka arkaya değiliz, birimiz önde, birimiz geride değil. Arabalar geçiyor, biz geçiyoruz yan yana, geçişiyoruz ve ben bu doğru, dosdoğru yolda koca bir boşluktan başka bir şey göremiyorum. Bu oyunu oynamak zor geliyor, insanlar böyle acımasızca ölürken ve öldürülürken, hiçbir şey yokmuş gibi, yaşadığımız dünyada her şey yolundaymış gibi…

 

Yarın geliyorsun değil mi?” diye soruyorsun. Şimdiki zaman yıldırım gibi aramıza düşüyor. Sığındığımı sandığım cam fanus çatırdıyor.”Seni terk edeceğim ben.” diyemiyorum. “Tayin oldum, gidiyorum.” Deyiveriyorum. Oysa gerçeği söylemeliyim, dosdoğru.Yapmıyorum, sana bırakıyorum anlamayı. Ben, öyle kötü, öyle acımasızım ki. Suskunluğumun altında çekingenliğim var sanıyorsun. Yaşadıklarımdan doğan şüphelerim, batıl sayılabilecek inançlarım, anlamsız kıskançlıklarım, kızgınlıklarım ve sayamayacağım onlarca şey bilincimin zaten  soğuk olan  sularını donduruyor.

Oysa sen,  cıvıl cıvıl sesinle bir konçertonun teması gibisin,  her notaya, her akışa uyumlanan, ona renk veren, belki onun ruhu olan bir şeysin… Artık yüzyıllar geçse de değişmeyeceğine inandığım bir genç kızlık hayaline, pırıl pırıl bir bahçenin içine, dalga dalga ve dayanılmaz bir neşeyle açılıyorsun. Şimdi nefesin tükenircesine bana anlattığın o çiçekler içindeki ev, bahçesinde pembe mavi ortancalar, kendiliğinden açıvermiş papatyalar, ellerinle yetiştireceğin kan kırmızı güller ve sakız gibi çamaşırlar olan yuva, nasıl da uzak bana.

Durmadan anlatıyorsun. Akşam açmışsın konuyu, kızlar zaten biliyormuş, annen merak ediyormuş. Baban bir şey dememiş. İşte bu iyi bir şeymiş, demek ki hiç kızmamış. Nasıl da yarı tatlı yarı endişeli bir sesle anlatıyorsun. Durgunluğumu ağırbaşlılığıma veriyorsun. Yüreğimin çöllerini, korkunç mağaralarını, uçurumun kenarındaki yalnızlığımı görmüyorsun. Sen görmüyorsun, görmek istemiyorsun belki de .

Hatırlayınca hüzünleneceğin bir anı olacağım için üzülüyorum.

İçimden saymaya devam ediyorum “…Doksan sekiz, doksan dokuz, yüz oldu, şimdi baştan.”diyorum. Babam da öyle derdi, canım babam, yanımda olsaydı… Sana “ Ben işe yaramaz herifin tekiyim.”diye nasıl söyleyeceğim? Birden sanki düşüncelerimi sezmiş gibi bakışların yokluyor içimin derinliklerini. Yüzüne bakamıyorum,  başımı yola çeviriyorum, bir kadın bize bakıp gülümsüyor arabanın içinden,  arabalar geçiyor, biz geçiyoruz arabaların yanından, yan yana geçişiyoruz ve  içten içe hepimiz bir anlam arıyoruz hayatta.

Baştan başlıyorum saymaya. Kara kara kelebekler kafamın içinden sızıyor bu ana, babam yine ölüyor ansızın. Onu kaybetmenin acısı gözlerimde, sen şaşkın, bitik ve umarsızca gözlerime bakıyorsun. Anlamadığını biliyorum. Senin içinde gezdiğin o hayali geleceğin kapılarını açamıyorum ben, olmuyor işte.

Kestane karası gözlerine uzak yıldızların ışığı düşüyor belli belirsiz… Birazdan gün denizin kollarında uykuya dalacak. Dalgalar sakinleşip sessizliğe yürüyor. Ezan sesi dolduruyor göğü. Ben şu anda koşa koşa caminin içine girmek ve Allah’tan beni değiştirmesini dilemek istiyorum. İçim katılırcasına, kimseye aldırmadan, olduğum gibi, ıssızlığımdan utanmadan bunu yapmak, belki ağlamak… “Ben korkuyorum yaşamaktan.” demek.Bir mucize peşindeyim belki. Babamın öldüğü gün göz pınarlarım kurudu sanmıştım, dün gece, denize içimi dökerken, ellerime düşen damlaları deniz sandım önce, sonra baktım ki… Anladım, öylesine bağlanmışım ki sana, tamamen donmuş olan yüreğim, şimdi mumdan bir gemi şairin dediği gibi ateşler denizinde…

Beni affetmeyeceksin, biliyorum. Belki seni kandırdığımı düşüneceksin. Kötü bir niyetim yoktu aslında, sen öyle güzel, öyle saftın ki… Ben, babam öldükten sonra ilk defa bir şeye sahip olmak istedim. Hep yanımda ol istedim. Seni görünceye dek ne verilirse aldım, hiç şikâyet etmedim. Kimse çığlıklarımı duymadı.

Karşılaştığımız anda yüreğim umutsuzca çırpınmaya başladı. Senden önce yarı aydınlık, belirsiz ve anlamsız hayatımda birkaç adım ilerisini göremezdim, zaman geçmiyordu. Ölüm gerçeğinin kara deliliği her şeyi yavaşlatmıştı. Ruhum, seninle birlikte kör edici bir aydınlıkla önce sersemledi, sonra… Oluverdi her şey…

Benim çiçeğim, parıldayan yakutum,bulutsuz mavi göğüm,  kederin izi gölgesine bile düşmemiş meleğim.. Keşke sana, biricik aşkıma layık bir adam olabilsem.

Yapamıyorum. Yalnızlığım, korkularım, bir kez açarsam kapıları , Saymaya devam,“… elli yedi, elli sekiz”    aşk vadisinin serinliğinde, sana kavuşursam, babam ölüyor yine, ya sen de ölürsen…”

Kapılar açılmıyor.

Yukarıya bakıyorum. Dağların yücelerinden büyülü bir karanlık iniyor. Sen doğduğun bu güzel toprakların çocuğusun, yanaklarında yaşadığın toprakların taze kırmızısı,  dilinde, dudağında mutluluğun tadı.

Mutluluğunu elinden alacağımı  bilmek içimi kanatıyor.

Ne yapsam olmuyor, olmuyor.

Dönelim mi artık?” diyorsun. O ürkek bakışlarından, artık kalbinin düşüncelerimi sezdiğini anlıyorum. Keşke dönebilsek, her şeyin başladığı yere. Seni hiç görmemiş olsam, böyle sinsice, ahlaksızca, lanetlice, kaçarcasına, “Tayin oldum.” bahanesinin ardına saklanıp zalimce kaçıp gitmek zorunda olmasam. Dönebilsek. Ah her şey anlamsız. Sadece sen güzelsin, deniz kutsal, yeşil yüce, ölüm gerçek, başka her şey anlamsız. Bir esrar yumağına dönüşmüş düşüncelerimi kendim de anlayamıyorum artık.

“Ne olacak şimdi?” diye soruyorsun. Cevabı sen de biliyorsun. Kabul etmen zaman alacak. Yalnızlığın ipleri, senin kumaşına da işlenecek artık.

Kötüyüm ben.  Kafamın içinde geleceğim, adsız bir mezarda yatıyor. Üflesen yıkılacak düşler üzerine. Taşlı bahçe, tahta parmaklıklar ve sonra uçuşan güneş sarısı elbisen.

               Saymaya devam ediyorum.  “… doksan dokuz, yüz…”  Paramparça dağılıyor fanus.   Yan yanayız. Bir türlü kesişemiyoruz bir noktada.

Şimdi ben bu anın içindeyim, sen çok uzaklardasın.

 

2 Yorum YAN YANA / Burçin Özmaya Çankaya

  1. Bir solukta okudum.Sözcüklere zıt fiiller yüklemek.çok güzel.Bir iç konuşma çok iyi aktarılmış.Ancak erkeğin iç konuşmaları biraz faminen geldi bana.Ama “Zamanın bir yıldırım gibi” düşmesi bir çok sevdiğim imgelerden biri.Bekliyorum…

  2. Çok güzel, bayıldım, imgelerin çok sarsıcı, öyünün içine çekip yitiriyor insanı. üretmeye devam öğretmenim… Hayranlık dolu selamlar…

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*